• BIST 100.141
  • Altın 218,247
  • Dolar 5,2903
  • Euro 6,0256
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 4 °C
  • Yozgat -3 °C
  • İzmir 11 °C
  • Adana 9 °C
  • Bursa 10 °C

İSLAM, TASAVVUF VE BİZ TÜRKLER

Mehmet Fatih DAL

Savaşçılığı ile tarih boyu dünyaya korku salmış olan Türklerin İslâmiyeti kabulü tarihin önemli hadiselerinden biridir ki bu uzun bir zaman almıştır. Türklerin İslâmiyeti benimsemesinde tasavvuf inanışının rolü büyüktür.

Sûfiler Horasan üzerinden Türkistan’a girdiler. Türkler kendilerine ilâhîler, şiirler okuyan, Allah rızâsı için iyilikte bulunan, cennet ve saadet yollarını gösteren, sırları yoklayan bu hayırsever dervişleri, eskiden dinî bir kudsiyet verdikleri ozanlara, kamlara benzeterek hararetle kabul etmişler, onların dediklerini benimsemişlerdir. Bu suretle eski ozanların yerine Ata veya Baba unvanlı bir takım dervişler kāim olmuştur. Türklerin keramet sahibi, her derde deva bulan, gaipten haber veren kamları yerine İslâm şeyhleri ve evliyası geçmiş oldu. Böylece sessiz bir kaynaşma gerçekleşti ve bu ihtidalarda ciddi bir zorluk hissedilmedi. Türklerin kendi alpleri/kahramanları da alp-eren şekli ile kudsiyet kazanmış ve İslâm’ın cihâd mefhumu Türk gazilerin şahsında hayat bulmuştur.

Öyle ki Türkler tasavvuf anlayışını benimsediklerinde, bazı sûfiler gibi inzivaya çekilip, kendilerini tekke ve zaviyelere kapatmadılar. Tam tersine Allah yolunda düşmana karşı savaştılar ve uç bölgelerde fetihleri gerçekleştirdiler. Bu anlayışın adı ileride “i’lây-ı kelimetullah olacaktır.

Dört asırdan fazla süren İslâmlaşma tecrübesi Dede Korkut ve Manas Destanı’nda toplanır. Saltuk Buğra Han Tezkiresi İslâmlaşmanın sırrına sahip belki de en ehemmiyetli eserdir. İslâm öncesi devrin efsâneleri yeni devirde dinî bir kisveye bürünerek “menkıbe” adını alır. Menkıbevî unsurlar İslâm’ın bölgede yerleşmesini temin eden ehemmiyetli husûsiyetlere sahiptir. İslâmlaşmayı mümkün kılan pek çok hususu, menkıbevî algı ve kavrayışta bulmak mümkündür.

Türkler Müslümanlaştıkça İslâmiyet de Türkleşmiş milli bir din mâhiyetini almış bu milletin mizacına, zevkine ve hülyasına mahsûs renk ve hususiyetler kazanmıştır.

Ahmet Yesevi hazretleri bu işin neresindedir sorusuna gelince.

Türkler arasında İslâm’ın geniş kitleler halinde kabul edilmesinde Ahmet Yesevî’nin rolü büyüktür. Ondan önce de başka sûfilerin varlığı muhakkaktır. Ama Ahmet Yesevî’nin yeri başkadır. Diğer bir ifadeyle Ahmed Yesevî, İslâm ve Türk tarihi boyunca yaşamış binlerce sûfiden herhangi biri değildir. O yalnız Türk sûfîliğinin değil, bir bakıma Türk halk Müslümanlığı’nın da adı bilinen ilk öncüsüdür.

Ahmet Yesevî, çok sevilen tarîkatiyle Orta Asya Türk boyları arasında İslâm inancının yerleşip gelişmesini sağlayan bir din ve tasavvuf önderidir. Müslüman Arap ordularının, hattâ Müslümanlığı kabul eden ilk Türklerin savaş yoluyla yapmaya çalıştıkları işi, Yesevî, tasavvuf yoluyla daha kolay yapmıştır. Bunun sebebi, Yesevîliğin, İslâm îmânını Türklerin inanış üslûbuyla ve Türk boylarının inançlarının yaşayan hâtıralarıyla birleştirmiş olmasıdır.

Ahmet Yesevî, Türkistan’ın geniş bozkırlarında hayat süren göçebe halk kütlelerine İslâm’ı ve tasavvufu tanıtma yollarını iyi kavramış bir mürşidi kamildir. O, 12. yüzyıl Türk boylarının çok iyi anlayacakları sâde bir dille hitap etmiştir. Halkın çabuk öğrenip hemen tekrarlayabileceği bir vezin ve şekil kullanarak, Orta Asya’da tasavvufî bir halk edebiyâtı kurmuştur. Onun gerek Türkistan’daki tekke hayâtı, gerek halk arasında hızla gelişen tasavvuf edebiyâtı üzerindeki tesîri bu yüzden geniş ve devamlı olmuştur.

Ahmet Yesevî Hazretleri, İslâmiyet’in Türk boyları içinde tanındığı asırlarda, bu boylar arasında geniş ölçüde yayılma imkânı bulan ilk tarîkatı kurdu ve bütün dünyâdaki Türk topluluklarının gönül tahtında asırlarca hüküm sürdü. Bu, küçümsenecek bir olay değildir. Bugün ayrı cumhûriyetler şeklindeki Kazaklar, Özbekler, Türkmenler ve Tatarlar arasındaki en önemli mânevî bağ ve köprü Ahmet Yesevî’dir. Onun türbesinin önünde bir kaç saat geçiren bir insan, bütün bu bölgelerden akın akın gelen ziyâretçileri görünce bu durumu daha iyi anlar.

Hoca Ahmet Yesevî’nin büyük mânevî tasarrufu ile yayılan ve asırlarca yaşayan Yeseviyye tarîkatı, Türk dünyâsının sâdece gönül âlemini aydınlatıp, rûhunu mânevî zevklerle süslemekle kalmamıştır. O, aynı zamanda Türk boylarının kimliklerini korumasına ve devam ettirmesine yaramıştır. Geçmişte sağlam bir dînî ve ahlâkî hayat sürmelerini sağlamış, yakın zamanlarda da onlara mânevî güç kaynağı olmuş, böylece milliyetlerini ve kültürlerini unutturma çabalarını boşa çıkarmıştır.

Kemal Tahir’in dediği gibi, “Araplar mezhep kurucusu, Biz Türkler tarîkat kurucusuyuz. Tasavvufa göre dünyada her şeyden önce güzellik vardı. İbadet bu güzelliğe tutkunluktur. Bu sebeple Türk’ün bağlanacağı inanç, Allah korkusundan değil, Allah sevgisinden gelir. Bu tasavvuf anlayışını Ahmed Yesevî adına halîfeleri yaymıştır. Bunlar Anadolu’nun İslâmlaşmasını, bir anlamda Türkleşmesini sağlamışlardır. Anadolu’da bu tohum öyle yeşermiştir ki, Yunus Emre gibi kocaman bir dâhi sanatçı yetiştirmiş”tir.

Ahmed Yesevî, ilhamını, yalnızca Allah’ın gazabından korkmaya dayalı zühdî tasavvufa değil, ilahî aşka ve cezbeye dayalı, bu sebeple de geniş bir hoşgörü ve insan sevgisine ağırlık veren, her türlü benlik duygusunu kınayan Horasan Melâmetiyyesi’nden alan bir tasavvuf anlayışını temsil ediyordu. Kurduğu Yesevîlik Tarîkatı da bu temel üzerinde gelişti. O halde, yalnız Türk tarihi açısından değil, genelde İslâm’ın yayılış tarihi açısından da büyük bir önemi haizdir.

Orta Asya’da halen Divan-ı Hikmet adeta mukaddes bir metin olarak okunmağa devam etmektedir. Buradaki “hikmet”ler büyük bir saygı ile ezberlenmekte, hatta yalnız erkekler değil, kadınlar arasında da Yesevî-han denilen, ezbere hikmet okuyucular bulunmaktadır. Bu Yesevî-hanlar, -tıpkı bizdeki Mevlid merasimleri gibi- çeşitli vesilelerle yapılan toplantılarda Ahmed-i Yesevî’nin hikmetlerinden parçalar okumakta halk da kendilerini büyük bir vecd içinde dinlemektedir.

Yesevî dervişleri ile bütün Türk dünyâsına yayılan Ahmet Yesevî tesiri ve hikmet tarzı, en güzel ve olgun meyvelerini Anadolu’da Yunus ilâhileri ile vermiştir denebilir. Acaba Yunus Emre (720/1320) Ahmet Yesevî’nin Divân-ı Hîkmet‘ini görmüş veya işitmiş miydi? Bunu muhtemel görenler vardır. Hattâ Köprülü, bir vesikaya dayanarak şu ihtimal üzerinde durur: Yunus’un şeyhi olan Taptuk Emre, Cengiz istilâsı üzerine Buhara taraflarından Anadolu’ya gelmiş bir Yesevî mensubu olan Sinan Ata tarafından irşâd edilmiştir.” Konuyu enine boyuna tartışan Mustafa Tatçı ise bu ihtimali varit görmemektedir.

Her ne olursa olsun, şurası açık bir gerçektir ki Ahmet Yesevî’nin hikmetleri ile Yunus Emre Divanı’nın bir karşılaştırması yapılınca, her ikisi arasında pek çok benzerliğin bulunduğu görülecektir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.