Türkiye'nin yakın tarihine bakarken bazı tarihler vardır ki yalnız takvim yaprağı değildir. Bir milletin hafızasına kazınmış yaralardır.
1993 işte böyle bir yıldır.
24 Ocak'ta Uğur Mumcu bombalı saldırıyla öldürüldü.
5 Şubat'ta Adnan Kahveci, ailesiyle birlikte Bolu-Gerede yolunda geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.
17 Şubat'ta Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in uçağı düştü.
17 Nisan'da Cumhurbaşkanı Turgut Özal hayatını kaybetti.
Aradan geçen yıllara rağmen bu olayların tamamına ilişkin tartışmaların bitmemiş olması bile 1993'ün Türkiye açısından ne kadar karanlık bir eşik olduğunu göstermeye yeter.
Tesadüflerin ülkesi olmaz
Şimdi asıl soruyu soralım:
Bir devletin geleceğine ilişkin kritik kararların eşiğinde bulunan insanlar peş peşe hayatını kaybediyorsa, devlet bunu yalnızca “tesadüf” deyip geçebilir mi?
Geçmemelidir.
Ama başka bir yanlış da yapılmamalıdır.
Çünkü devletin namusu yalnız sınırlarını korumak değildir.
Arşivini de korumaktır.
Uğur Mumcu cinayetinde soruşturmanın yürütülmesine ilişkin çeşitli ihmaller ve usulsüzlük iddialarının TBMM kayıtlarına yansıması da bu nedenle önemlidir.
Peki Gladyo neydi?
Soğuk Savaş döneminde Türkiye dâhil birçok ülkede devlet dışı veya devlet içindeki gizli yapılanmaların varlığı üzerine ciddi tartışmalar yaşandı.
Türkiye'de “Gladyo”, “derin devlet”, “kontrgerilla”, “JİTEM” gibi kavramlar yıllarca aynı tartışmanın farklı başlıkları olarak kullanıldı.
Fakat burada da ölçüyü kaybetmemek gerekir.
Her faili meçhul olayın arkasına tek bir örgüt yazmak kolaydır.
Zor olan delili bulmaktır.
Türkiye'nin ihtiyacı komplo teorisi değil, devlet hafızasıdır.
Peki CIA, Mossad ve diğer istihbarat servisleri Türkiye'nin iç siyasetiyle neden ilgilenir?
Çünkü devletler dostluklarını değil, öncelikle çıkarlarını korur.
Bu yalnız Amerika veya İsrail için değil, dünyanın bütün istihbarat servisleri için geçerlidir.
Enerji yolları...
Savunma sanayii...
Doğu Akdeniz...
Karadeniz...
Kafkasya...
Orta Doğu...
Irak...
Suriye...
Türk dünyası...
NATO dengeleri...
Türkiye'nin bağımsız savunma kapasitesi...
Bunların tamamı Ankara'nın dış politika tercihlerini doğrudan etkileyen stratejik alanlardır.
Dolayısıyla yabancı devletlerin Türkiye'nin siyasi gelişmelerini takip etmesi şaşırtıcı değildir.
Muhalefet yabancı başkentlerden değil, Türk milletinden güç almalıdır.
Washington'dan alkış bekleyen de,
Brüksel'den onay bekleyen de,
Moskova'dan medet uman da,
Londra'dan işaret bekleyen de,
Tel Aviv'den gelecek mesajı siyasetinin pusulası yapan da,
Ankara'nın iradesine gölge düşürür.
Türk siyasetinin adresi bellidir:
Ankara.
Muhalefet düşman değildir; fakat
Türkiye'nin muhalefete ihtiyacı vardır.
Hem de güçlü bir muhalefete.
Çünkü iktidarın yanlışını söylemek gerekir.
Fakat başka devletlerin Türkiye üzerindeki hesaplarını kendi siyasi hesabının parçası haline getirmek de “demokrasi” diye savunulamaz.
Demokrasi, iktidarı değiştirebilme hakkıdır.
Egemenlik ise iktidarın kim tarafından belirleneceğine Türk milletinin karar vermesidir.
Sandıkta millet karar verir.
Washington değil.
Brüksel değil.
Moskova değil.
Londra değil.
Tel Aviv değil.
Hiçbir yabancı başkent değil.
15 Temmuz'un bize öğrettiği en büyük ders
15 Temmuz gecesi Türkiye çok ağır bir gerçekle yüzleşti:
Devletin kurumları içinde örgütlenen bir yapı, devletin silahını devlete ve millete çevirebilecek noktaya gelmişti.
FETÖ yapılanmasına yönelik davalar, soruşturmalar ve operasyonlar yıllardır devam ediyor. 2025 yılında dahi örgütün finans yapılanmasına yönelik geniş kapsamlı operasyonlar gerçekleştirildi.
Buradan çıkarılacak ders açıktır:
Devlet kadrosu cemaatin, tarikatın, partinin, şirketin veya şahsın mülkü değildir.
Devlet memuru önce devlete sadakat gösterecektir.
Silahlı kuvvetler siyasetin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusudur.
Emniyet herhangi bir grubun değil, milletin polisidir.
Yargı herhangi bir siyasi yapının değil, Türk milletinin adalet duygusunun teminatıdır.
Bu nedenle 15 Temmuz'dan sonra FETÖ mensuplarının “siyasi hesaplaşma” adına topluca göreve döndürülmesi kabul edilemez.
Ama burada da hukuk devleti çizgisi korunmalıdır:
Suçlu olan cezalandırılır;
Devlet intikamla değil, hukukla hareket eder.
Milli savunma sanayii neden bu kadar önemlidir?
Çünkü bağımsızlığın bedeli vardır.
Kendi uçağını üretemeyen, kendi mühimmatını üretemeyen, kendi haberleşme sistemine sahip olmayan, kritik teknolojilerde dışa bağımlı olan devletlerin kriz anında karar özgürlüğü de sınırlanabilir.
Bugün Türkiye'nin savunma sanayii alanındaki yatırımları bu nedenle yalnızca ekonomik yatırım değildir.
Bunlar aynı zamanda stratejik bağımsızlık yatırımlarıdır.
Savunma Sanayii Başkanlığı da milli ve bağımsız teknolojilerin ülkenin güvenliği ve caydırıcılığı açısından önemini açıkça vurguluyor. Savunma sanayii sektörünün 2026 itibarıyla 20 milyar dolarlık toplam ciro ve 100 bini aşkın çalışan seviyesine ulaştığını açıklıyor.
İşte Türkiye'nin geleceği burada yatıyor.
Kim iktidara gelirse gelsin;
Milli savunma projeleri parti projesi olmaktan çıkarılmalı, devlet projesi haline getirilmelidir.
İHA'sı, SİHA'sı, radar sistemi, elektronik harp kabiliyeti, hava savunması, savaş uçağı, deniz platformları, uydu ve uzay teknolojileri...
Bunların hiçbiri günlük siyasi kavganın malzemesi olmamalıdır.
“Barış”tan korkmak neden?
Şimdi gelelim en önemli meseleye.
Türkiye yarım asırdır terörle mücadele ediyor.
Bu süreçte yalnız canlarımızı kaybetmedik.
Ekonomik kaynaklarımızı da kaybettik.
Köyler boşaldı.
Yatırımlar ertelendi.
Gençlerimiz dağa, şehitliklere ve cezaevlerine sürüklendi.
Türkiye'nin terörle mücadelesinin ekonomik maliyeti için farklı rakamlar ileri sürülüyor; kamuoyunda 2-3 trilyon dolar gibi çok yüksek tahminler dile getiriliyor. Bu rakamların kapsamı ve hesap yöntemi birbirinden farklı olduğu için tek ve kesinleşmiş bir “3 trilyon dolar” hesabı varmış gibi konuşmak doğru değildir. Fakat maliyetin devasa olduğu konusunda kuşku yoktur.
O halde soru basittir:
Akan kanın durmasının kime ne zararı var?
Şehit gelmemesinin kime ne zararı var?
Terör örgütünün silah bırakmasının kime ne zararı var?
Çocuklarımızın dağa değil üniversiteye gitmesinin kime ne zararı var?
Güneydoğu'nun huzur içinde yatırım bölgesine dönüşmesinin kime ne zararı var?
Türkiye'nin enerjisini terörle mücadeleye değil teknolojiye, eğitime, üretime, savunma sanayiine ve refaha harcamasının kime ne zararı var?
Barışın zararı yoktur.
Fakat barışın şartı vardır:
Türkiye'nin egemenliği tartışmaya açılmayacak.
Üniter devlet yapısı korunacak.
Türk milletinin ortak vatandaşlık bağı korunacak.
Silahlı örgüt siyasetin üzerinde bir güç haline gelmeyecek.
Devlet, silahın değil hukukun devleti olacak.
Terör örgütü tasfiye edilecek.
Ve bütün süreç TBMM'nin denetiminde yürütülecek.
Zaten bugün yürütülen “Terörsüz Türkiye” sürecinde TBMM bünyesinde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kurulmuş durumda. Komisyonun çalışma usul ve esasları da oy birliğiyle kabul edildi. CHP dâhil çeşitli siyasi partiler komisyonda temsil ediliyor.
İşte doğru zemin budur:
Ne Kandil'in masası ne Washington'un masası ne Brüksel'in masası...
Gazi Meclis'in masası.
Türkiye'nin önündeki tarihi fırsat
Türkiye artık aynı kavgaları tekrar tekrar yaşamamalıdır.
Birileri “barış” dediğinde hemen ihanet demek...
Birileri “güvenlik” dediğinde hemen savaş istemek...
Birileri “demokrasi” dediğinde hemen bölücülük suçlaması yapmak...
Bunların hiçbirisi Türkiye'yi büyütmez.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey:
Güvenlik + hukuk + demokrasi + kalkınma + milli egemenliktir.
Bunlardan birini diğerine feda edersek yine kaybederiz.
Terörsüz Türkiye hedefinin Meclis çatısı altında tartışılması da bu açıdan tarihi bir fırsattır. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, komisyonun Türkiye'ye özgü bir model ortaya koymasını hedeflediklerini belirtirken; CHP temsilcileri de çözüm zemininin TBMM olması gerektiğini ifade etti.
Son söz: Bu ülke bizim
Artık Türkiye'nin dışarıdan akıl almaya değil, içeride ortak akıl üretmeye ihtiyacı vardır.
Muhalefet olacaksa Ankara'dan güç almalıdır.
İktidar olacaksa millete hesap vermelidir.
Ordu siyasetin değil devletin ordusu olmalıdır.
Devlet kadroları hiçbir cemaatin veya örgütün arka bahçesi olmamalıdır.
Savunma sanayii hangi parti iktidarda olursa olsun korunmalıdır.
Terörle mücadele kararlılıkla sürdürülürken, terörü sona erdirecek her gerçekçi fırsat da değerlendirilmelidir.
Çünkü mesele AK Parti meselesi değildir.
CHP meselesi değildir.
MHP meselesi değildir.
DEM Parti meselesi değildir.
Hiçbir siyasi partinin şahsi meselesi değildir.
Mesele Türkiye'dir.
Bu topraklar dedelerimizin bize bıraktığı bir emanet değil sadece.
Çocuklarımızdan aldığımız bir emanettir.
Onlara daha güçlü bir devlet,
daha güvenli bir ülke,
daha bağımsız bir ekonomi,
daha güçlü bir savunma sanayii ve
daha huzurlu bir Türkiye bırakmak zorundayız.
1993'ün karanlığını aydınlatmadan,
15 Temmuz'un derslerini unutmadan,
terörü bitirecek fırsatları heba etmeden,
Türkiye'nin stratejik kazanımlarını günlük siyasete kurban etmeden yürümek zorundayız.
Çünkü unutmayalım:
Bu ülke ne Washington'un, ne Brüksel'in, ne Moskova'nın, ne Londra'nın, ne de Tel Aviv'in ülkesidir.
Bu ülke Türk milletinin ülkesidir.
Ve son sözü de yabancı başkentler değil,
Türk milleti söylemelidir.
***
Selam ve dua ile.
Ozan Derdivar