1878’de Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ı İngiltere’ye geçici olarak bıraktığında bunun bir emanet olduğunu düşünüyordu. Hesap basitti: Tehlike geçince ada geri alınacaktı. Ancak tarih, devletlerin niyetlerle değil güç dengeleriyle hareket ettiğini gösterdi. İngiltere, 1914’te Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak etti ve Osmanlı’nın “emanet” olarak gördüğü topraklar bir daha geri dönmedi.
Aradan yaklaşık bir buçuk asır geçti. Takvimler 2026’yı gösteriyor. Aynı ada, aynı deniz, aynı stratejik konum ve yine büyük güçlerin hesapları… Değişen yalnızca aktörler ve kullanılan kavramlar. Dün “himaye” denilen şey bugün “barış”, “istikrar” veya “güvenlik” adıyla sunuluyor. Ancak devletlerin değişmeyen bir gerçeği var: Hiçbir büyük güç karşılıksız koruma sağlamaz; her hamlenin arkasında mutlaka bir çıkar hesabı bulunur.
Kıbrıs meselesinin belki de en acı tarafı, yalnızca devletlerin değil, adada yaşayan toplumların da tarih boyunca aynı hataları tekrar etmiş olmasıdır. Rum tarafında EOKA hareketi yıllarca Enosis hedefi uğruna mücadele etti. Türk tarafında ise varlığını koruma refleksiyle farklı arayışlar ortaya çıktı. Her iki taraf da kendi tezinin tek doğru olduğuna inandı. Oysa ada, aslında her iki halka da yetecek kadar büyük, ortak bir hayat kurmaya elverişliydi.
Fakat tarihte sıkça görüldüğü gibi, “ya hep ya hiç” anlayışı uzlaşının önüne geçti. Sonuçta Rumlar adanın kuzeyini kaybetti, Türkler ise uluslararası izolasyonlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Kazanan olmadı; sadece kayıpların şekli farklılaştı. Aradan geçen on yıllara rağmen tarafların önemli bir bölümü hâlâ aynı söylemleri tekrar ediyor.
Asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu ise bizim bu hikâyeden ne kadar ders çıkardığımızdır. Tarihi okuyor, geçmişte yapılan hataları eleştiriyor, Osmanlı’nın yanlış hesaplarını anlatıyoruz. Fakat dönüp bugüne baktığımızda benzer düşünce kalıplarının hâlâ varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Bazen bir başka gücün korumasına güveniyor, bazen kısa vadeli çıkarlar uğruna uzun vadeli riskleri göz ardı ediyoruz. Oysa Kıbrıs’ın tarihi, emanet edilen stratejik değerlerin geri alınmasının her zaman mümkün olmadığını açıkça göstermektedir.
Belki de en hüzünlü gerçek şudur: Kıbrıs Türkleri ile Rumlar yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı paylaştılar. Aynı güneş altında yaşadılar, aynı toprağın ürününü tükettiler, aynı denizin rüzgârını hissettiler. Komşuluk yaptılar, alışveriş yaptılar, kültürel etkileşim içinde oldular. Ancak dış müdahaleler, milliyetçi çatışmalar ve karşılıklı korkular zamanla bu ortak yaşamı düşmanlığa dönüştürdü.
Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Düşmanlık çoğu zaman kendiliğinden doğmaz. İnsanlara sürekli farklı oldukları, birlikte yaşayamayacakları ve birbirlerinden korkmaları gerektiği anlatıldığında ortaya çıkar. Ne yazık ki bu korkular yerleştikten sonra, onları oluşturan aktörler sahneden çekilse bile geride kalan güvensizlik uzun yıllar yaşamaya devam eder.
Kıbrıs’ın bize vermeye çalıştığı ders aslında son derece nettir. Kalıcı barış, sloganlarla değil; karşılıklı saygıyla, adaletle ve ortak yaşam iradesiyle kurulabilir. Haklı olmak kadar birlikte yaşayabilmek de önemlidir. Komşusunu dinlemeyen, yalnızca kendi tezini mutlak doğru kabul eden toplumlar, sonunda hem huzuru hem de geleceği kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar.
Bugün Kıbrıs’a bakarken yalnızca geçmişin muhasebesini yapmamalıyız. Aynı zamanda geleceğe dair bir uyarıyı da görmeliyiz. Çünkü tarih, ders alınmadığında kendisini tekrar etmez; bedelini daha ağır ödeterek geri döner.
Dr. Abdullah BUKSUR
İnsan Hakları Eksperti