Mavi Vatan’dan Açık Denizlere: Türkiye Neyi Değiştiriyor, Kim Neden Rahatsız?

Ozan Derdivar

Türkiye savunma sanayiinde son yirmi yılda yaşanan dönüşüm, artık “bölgesel güç” tanımını aşan bir eşiğe dayanmış durumda. Kara ve hava unsurlarındaki yerlileşme oranları kamuoyunda sıkça tartışıldı; ancak asıl sessiz fakat stratejik kırılma deniz kuvvetlerinde yaşanıyor. Bugün tartışılan konu yalnızca bir geminin metre hesabı değil, Türkiye’nin jeopolitik rolünü nasıl yeniden tanımladığıdır.

TCG Anadolu ile Türkiye, klasik amfibi gemi anlayışının ötesine geçerek, insansız hava araçlarıyla donatılmış ilk SİHA gemisi konseptini hayata geçirdi. Bu hamle, askerî literatürde dahi yeni bir sayfa açtı. Ancak asıl dikkat çekici olan, bu adımın bir “son durak” değil, yalnızca bir ara istasyon olarak görülmesidir.

300 Metre Tartışması: Çelikten Önce Doktrini Okumak Gerek

Kamuoyuna yansıyan bilgiler ve savunma çevrelerindeki değerlendirmeler, Türkiye’nin daha büyük bir uçak gemisi (MUGEM) projesi üzerinde çalıştığını göstermektedir. 260 metreyi aşan, 280–300 metre bandında konumlanan bir platformdan söz edilmektedir. Bu rakamlar, tek başına ABD ile bire bir rekabet anlamına gelmez; ancak NATO içindeki birçok donanmanın fiilî kapasitesinin üzerine çıkıldığı gerçeğini de değiştirmez.

Fransa’nın Charles de Gaulle’ü ve İngiltere’nin Queen Elizabeth sınıfı gemileri dikkate alındığında, Türkiye’nin hedeflediği platformun:

  • Kıtalararası erişim,

  • Uzun süreli görev kabiliyeti,

  • Yaklaşık 50 hava aracını taşıyabilme kapasitesi,

  • İHA/SİHA ve insanlı hava araçlarını birleştiren hibrit model

gibi unsurlarla, klasik uçak gemisi tanımını yeniden yorumlayan bir yapıya işaret ettiği görülmektedir.

Doğu Akdeniz Meselesi Değil, Açık Deniz Meselesi

Bu noktada sık yapılan hata, meselenin yalnızca Doğu Akdeniz’le sınırlı sanılmasıdır. Oysa bu kapasite;

  • Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na,

  • Afrika açıklarından Atlantik geçiş hatlarına,

  • Barış gücü, tahliye ve caydırıcılık operasyonlarına

uzanan bir açık deniz (blue-water navy) vizyonunun parçasıdır.

Türkiye, ilk kez “kıyılarını koruyan donanma” anlayışından, çıkarlarını uzak coğrafyalarda savunabilen bir deniz gücü seviyesine yaklaşmaktadır.

Kim, Neden Tedirgin?

Buradaki tedirginlik askerî olmaktan çok jeopolitiktir.

ABD açısından mesele;
Türkiye’nin kontrol edilmesi zor, özerk karar alabilen bir deniz gücüne dönüşme ihtimalidir.

Bazı Avrupa ülkeleri açısından ise;
NATO içinde uzun yıllar “ikinci lig” olarak görülen donanmaların üzerine çıkan, siyasi ve askerî ağırlığı artan bir Türkiye gerçeğidir.

Unutulmamalıdır ki uçak gemileri yalnızca savaş araçları değildir; aynı zamanda siyasi mesajlardır. Limana yanaştığında da konuşur, açık denizdeyken de.

Asıl Kırılma Noktası Nerede?

Asıl çığır, geminin boyutunda değil;

  • Kendi radarını,

  • Kendi silah sistemlerini,

  • Kendi SİHA’larını,

  • Kendi komuta-kontrol yazılımlarını

aynı platformda birleştirebilme kabiliyetindedir.

Bu durum, Türkiye’yi yalnızca bir “müşteri” olmaktan çıkarıp, oyun kurucu masasına yaklaştıran temel unsurdur.

Çelik Yüzer, İrade Yön Verir

Türkiye bugün uçak gemisi tartışmasını yapabiliyorsa, bu yalnızca tersanelerin değil, stratejik özgüvenin bir ürünüdür. Bu yol uzun, maliyetli ve siyasi baskılara açık bir yoldur; ancak artık geri dönülmesi de kolay değildir.

Mesele şu soruda düğümlenmektedir:

Türkiye, kendisine biçilen rolü mü oynayacak, yoksa kendi rolünü mü yazacaktır?

Denizler bu soruya sessizdir; fakat donanmalar asla tarafsız değildir.

Birileri “balıkların rahatsız olduğunu” iddia edebilir; ancak bir ulusun yeniden dirilişi, Barbaros’un mirasına sahip çıkmasıyla mümkündür.

Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.