• BIST 99.664
  • Altın 237,301
  • Dolar 6,1475
  • Euro 7,2299
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 26 °C
  • Yozgat 25 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 31 °C
  • Bursa 19 °C

Süpergüç nedir? Süpergüç, ne değildir?

Ali BİLİR

Soğuk savaş yılları....

İki süpergüç vardı, güya: ABD ve SSCB. Biri dünyanın doğusuna, öbürü dünyanın batısına; silolar dolusu hidrojen bombasının başına kurulup oturmuştu. Kıyameti koparmak için bir kıvılcım bekleniyordu. Silahlar, silahlar… Amerikan bebelerinin havacılık fuarlarında seyredip; biz gariban ülke çocuklarının ancak resimlerinden tanıdığı o hâki teknoloji gözlerimizde dehşetle aşk karışımı bir pırıltı uyandırırdı. Karşıt sayfalara basılı fotoğraflarda Mig’ler ve F-’ler: F-14, F-15, F-18’ler… gövdelerinin aerodinamik estetiğinde alacadoğanlara özgü o ürkütücülük sezilen nice savaş uçağı… bir yerlerde, o veya bu üsten havalanmaya ve kanatlarınca gölgenecek dünyaya mikrop bombaları, zehir bombaları, nötron bombaları yağdırmaya hazır, bekliyordu.

Benim zamanımda hemen her  çocuğun Rus uçaklarına ve tanklarına karşı beslediği, suçlulukla karışık bir sevgi vardı. Demirperdenin ötesine, ‘düşmana’ aitlerdi; lakin çok, çok güzel görünen makinelerdi.

Sonra… 1991 yılı geldi çattı. Soğuk savaş sona eriverdi. Amerikalılar hayalet uçaklarıyla Irak’ı dümdüz ederken, hayranı olduğumuz Rus tankları Çeçen ateşi altında eriyip gitti. Rus ordusunun disiplinsizliği, beceriksizliği binbir anektodu tatlandırıp cümle alemin ağzına sakız oldu. İvan’ların tüfeklerini karaborsada üç kuruşa sattığı, subayların Çeçenlerden rüşvet aldığı; Rus kışlalarının, üstlerin astların ırzına geçip durduğu küçük birer Sedum’a dönüştüğü anlatılıyordu.

Artık, bizlerin ve bizlerden evvel babalarımızın aldatıldığını anlar gibi olmuştuk. Dünyada iki süpergüç yoktu; dünyada hiçbir vakit ikinci bir süpergüç bulunmamıştı. O her an başımıza kıyameti, çelik muhafazalar içine hapsedilmiş cehennem ateşi suretinde indireceğinden korkulan ‘kızıl’ umacı; çıka çıka ayakta durmaya mecali zor yeten yoksul, geri kafalı bir ihtiyarcık çıkmıştı. O günlerde dünyamız için “küresel köy” denmeye yeni başlanıyordu; fakat dünya uzun müddetten beri küresel bir köy olagelmişti. Ve bir köyün bir tek muhtarı olurdu.

***

Süpergüç nedir? Süpergüç, ne değildir?

Yaygın kanının aksine, bir ülkenin süpergüç sayılıp sayılamayacağını belirleyen onun kaç askere veya kaç paraya sahip olduğu değildir. Süpergüç, askeri ve ekonomik açıdan kuvvetli olan ve kuvvetini dünyanın her köşesine uzatabilen devlettir. Elbette, bir süpergüç dahi otoritesinin karşısında siyasi engeller bulur ve dünyanın her bucağını istediği gibi çekip çeviremez. Ancak salt mesafe, göze kestirdiği hedefin uzak oluşu, süpergüç için ciddi bir engel oluşturmaz.

Bir kıyaslama yapalım. Amerika, bölünmüş Vietnam’ın tek ve komünist bir devlete dönüşmesini önlemek adına on sene savaştı. Dünyanın öbür ucundaki bir ülkeye; hem kalabalık olan, hem de Doğu bloğu tarafından alabildiğine silahlandırılan bir ülkeye karşı. Rus malı uçaksavarlara hedef olan binlerce jetin ve helikopterin yerine yenilerini koydu. Vietnam’a yılda beş milyon roket, on milyon top mermisi attı. Bu silahları üretmek için on yılda yedi yüz milyar dolar harcadı. Neticede, komünistleri barış masasına oturtmakta başarılı da oldu. Masadan, istediği neticeleri elde etmiş olarak kalkıp dikkatini Ortadoğu’ya yöneltti.

Buna karşın, örneğin Küba devrimden yüz çevirecek olsa müttefikini yola getirmek için Kremlin’in yapabileceği bir şey yoktu. Küba’yı havadan bombalayamazdı: Sovyet envanterinde Küba’ya uçup dönebilecek nitelikte bir bombardıman uçağı mevcut değildi. Rusların elinde uçak gemisi de bulunmuyordu. İki tümenden ibaret Rus deniz piyadesi kuvveti Küba’yı düşürecek bir çıkartma yapamazdı. Zaten Rusya, iki veya üç tümenden fazlasını Küba’ya tek hamlede çıkartacak bir donanmaya da sahip değildi.

Bir diğer deyişle… Amerikalı, siyasetini üçüncü dünyanın her ülkesine dayatacak konumdayken, Sovyetler sözünü ancak komşularına geçirmeyi umabilirdi. ABD bir süpergüçtü. Rusya büyük bir siyasi güçtü, ancak süpergüç değildi.

***

Dünya bugüne dek yalnız üç süpergüç tanıdı. İlki İspanyol imparatorluğuydu. İyi eğitilmiş ve kalabalık orduları, sömürgelerinden hazinesine akan gümüş ırmakları; ve gezegenin her kıyısına uzanabilen donanması ile İspanya, bir asır boyunca -V. Karl’ın tahta çıkışından (1519) Otuz Yıl Savaşları’na (1618) dek- dünyanın dizginini tutan devlet oldu.

İkinci süpergüç, İngiltere oldu. Üzerindeki güneş, Napolyon’un çöküşünden (1815) Birinci Dünya Savaşı’na dek batmayan bu krallık, bir asır boyunca tüm denizlere; ve karaların da hatırı sayılır bir bölümüne hükmetti. Günümüzün süpergücü ise, geçenlerde egemenliğinin 64.ncü yılını kutladı: Japonyanın, atom bombalarından aldığı iki derin yara akabinde teslim oluşunun (15 Ağustos 1945) yıldönümünü.

Tarihte, bu üç cihan pehlivanı dışında ‘süpergüç’ denilmeyi hakeden kimse yok mu? Akla iki aday geliyor: Moğol İmparatorluğu ve Çin İmparatorluğu.

Bir devir Avrasya’nın üçte ikisini yöneten Moğollar, istikrarlı bir sistem kurabilmiş ve askeri güçlerini denizden aşırmakta başarı göstermiş olsalar “ilk süpergüç” sıfatını hakederdi. Ancak denizaşırı topraklara yönelttikleri her saldırı, düzenledikleri her çıkartma harekatı başarısızlıkla sonuçlandı. Onları Japonya’dan tayfunlar alıkoydu; Vietnam’a çıkan Moğolları gerillalar durdurdu, Endonezya seferinin sonunu tropikal hastalıklar getirdi. Halkının alışkın olmadığı iklimlere diş geçiremeyen, denizlere egemen olamayan ve kurulur kurulmaz bölünme belirtileri gösteren Moğol devleti süpergüç ünvanını sırtlanmaya uygun değildi.

Moğolları kapıdışarı ettikten sonra Çin, kendini devrik efendilerinin başaramadığını başaracak konumda buldu. Yeni hanedan Çin asıllıydı. Ancak Moğol devrinden kalma kozmopolit bürokrasi de henüz yok olmamıştı. Böylece, Çinlilerin büyük projelerin üstesinden gelme becerisi ile Moğolların dünya egemenliği vizyonu, aynı sarayın çatısı altında birleşmiş oluyordu. Çin tarihinin en ileri görüşlü egemenlerinden biri; imparator Yongle, bu esnada tahta geçti.

Yongle’nin ideali tüm denizlere hükmedecek bir donanma kurmaktı. İmparator bu amaçla öyle muazzam gemiler inşa ettirdi ki, böylesine ne tarih boyunca rastlanmıştı, ne de sonraki dört asır boyunca rastlanacaktı. Kurduğu donanmada, güvertesi futbol sahasından geniş altmış gemi mevcuttu. Bu donanma, Zheng-He adında Müslüman bir amiralin komutasında yedi kez denize açıldı ve Afrika’ya kadar tüm okyanusu dolaştı. Uğradığı her limana Çin himayesine girmeyi, yalnız sözde de olsa kabul ettirdi. Çin otoritesini reddeden Seylan ise işgal edildi: Bir krallığın o denli uzaktan yelken açmış bir donanmaca zaptedilmesi, tarihte ilk kez görülen bir olaydı.

Ne var ki Çin’in süpergüç olma deneyi yarım kalacaktı. Zheng-He gibi ‘yabancı’ yetkilileri sakıncalı bulan ve denizaşırı teşebbüslerin külfetinden bıkan Çinli bürokratlar, Yongle’nin vefatından sonra donanmayı kızağa çekti. Ufak tekneler dışında gemi yapımı yasaklandı. Tersaneler çürümeye terkedildi. Ülke, sofrasına bırakılan dünya egemenliğini yabancı düşmanlığı ve kısa vadeli politik kaygılar yüzünden geri çevirmişti.

***

Türkiye, istikbalin süpergüç adayı olmak için ne yapmalı? Şu sıralar Hindistan’ın, Çin’in, Japonya’nın, Kore’nin yaptığını: Donanmasını güçlendirmeli; onu, ulusal nüfuzunu başka kıtalara aksettirecek duruma getirmeli. Dış ticaretini canlı tutmalı. Güncel politikanın uzun vadeli siyasetin önüne geçmesine meydan bırakmamalı. Ve korku siyasetinden uzak durmalı: Dış dünyayı şeytanistan gibi görmekten; yahut bu ülkenin damarında akan kanın herhangi bir damlasını ‘düşman’ saymaktan sakınmalı. Farklı giyinen, farklı konuşan, farklı düşünen insanların da umumun iyiliğini isteyebileceğini idrak etmeli; idrak ettirmeli.

Ve gelecek için hazır olmalı. Daimi bir iktidar hiçbir ulusa nasip olmaz... ve her büyük güç, dünyayı terkederken miras olarak kargaşa ile savaş bırakır. İngilizin, İspanyolun, Moğolun bu dünyadaki saltanatı birer asır sürdü.

Türkiye, ABD tahtının da öncüllerininki kadar ömürsüz çıkması ihtimaline karşı tedbir almalı. Kendi haritasına bakıp “Kim, toprağımdan ne koparmak istiyor?” diye düşüneceğine, Dünya haritasına bakıp “Bu pastadan benim hakkıma ne düşmeli?” demeye alışmalı.

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.