• BIST 110.477
  • Altın 275,921
  • Dolar 5,8011
  • Euro 6,4759
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 9 °C
  • Yozgat 8 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 16 °C
  • Bursa 14 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR- 11

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği, “Türk Cihân Hâkimiyeti”nin millî şecere ve menşe kaynaklarına istinat ettirildiğinde; maddî ve mânevî bakımdan zengin bir tarihî hakîkat alt yapısı “kültü” ve kültürünün ana besler damarı mahiyetindedir. Bu ana besler damar, bir takım menkıbelere, destânlara kaynaklık etmesi münâsebetiyle târihî akıştaki muazzam aynîlik hayret verecek derecede birbirini tamamlamaktadır.

Oğuz Han, Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Seyyid Battal Gazî, Abdülkerim Satuk Buğra Han, Dede Korkut, Hoca Ahmed-i Yesevî, Danişmend Gazî, Saltık Gazî, Selçuk Bey’in babası Dukak ve Selçuk Bey ve Osman Gazî’ye atfedilen menkıbeler ve târihî akıştaki meydana gelen tecellilerin her biri birbirini tasdik etmiş vaziyettedir. Hâdiseler zinciri ayni ile vâki istikamette vuku bulmuştur. Bütün bunların târih içerisindeki inkişâfı; Türk milliyetçiliğinin Türk Milleti’ni her bakımdan kavrayıcı ve kuşatıcı, kuvvetlendirici ve güçlendirici bir hâle getirmiş ve İslâm’ın nûrlu suyu ile çelikleşmiştir. Buradaki ifâde edilen ve Türk Milleti tarafından takip edilen asıl mes’ele, her hangi bir şahıs veya zümrenin dâvâsı değil; topyekûn bir milletin ve onun cihân çapındaki “âleme nizâm verme” dâvâsıdır. Yüce Türk Milleti, bu “Î’lâ-yı kelimetullah” (Allah’ın (azze ve celle) dinini yaymak) dâvâsının gönüllü bayraktarlığını üzerine almış; bu mukaddes dâvâyı asırlarca uhdesinde şan ve şerefle taşımış ve temsil etmiştir.

Millet ve memleket çocuklarının târihî hakîkatleri bilmeye ve öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Evvelâ destânlar devrinin tecellileri, sonra da târihî akışın bütün cesâmeti gözler önüne serilerek genç ve berrak dimağlara nakşedilmelidir:

Destân ve Efsânelere Göre

“Oğuz Kağan: Ey oğullarım!
Çok savaştım, çok yaşlandım.
Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim.”

(Oğuz Destânı)

“Milletlerin yaşayış, düşünüş ve inanışlarını araştırırken millî destan, menkıbe ve efsâneler bazan tarih vesikaları arasında birinci derecede ehemmiyet kazanır. Bunlar yalnız tarihin eksikliklerini doldurmakla kalmaz; içtimâî rûhun akislerini, düşünce ve inançlarını meydana koymak bakımından da çok mühim bir mevki işgal ederler. Bu sebeple Oğuz destânı ile başlamakta isabet vardır. Eski Türklerin veya Oğuzların tarihî fetihlerini destânî bir şekilde anlatan Oğuz-nâme’ye göre ilk cihân hâkimiyeti Oğuz Kağan tarafından kurulmuştur. Nitekim destân Oğuz Han’ın Çin, Hindistan, İran, Azarbaycan, Irak, Suriye, Mısır, Anadolu (Rûm), Rus ve hattâ Frenk ülkelerini fethettiğini anlatırken Kun (Hun), Göktürk ve Selçuk devirlerini şumûlüne almakta ve hattâ destânın muahhar (sonraki) parçaları Osmanlılara kadar uzanmaktadır. Türklerin ilk fâtih atası, bütün millî nizâm ve müesseselerin kurucusu sayılan Oğuz Kağan semâvî bir menşeden gelmiş ve hârikulâde vasıflara sâhip olarak doğmuştur. O, daha çocuk iken birtakım kahramanlıklar yapmış ve kendisi gibi gökten inen bir kız ile evlenmiştir. Destânın İslâmi rivâyetine göre Oğuz Han daha doğuşunda, Müslüman olmadığı için, anasının südünü emmez. Büyüyünce de bu din ayrılığı onunla babası Kara-han arasında mücadeleye sebep olur. Oğuzhan babasına galip gelir; tahta çıkar ve kağanlığını ilân eder. Dört tarafta bulunan bütün kavimlere elçiler göndererek ‘Ben artık bütün dünyanın Kağanıyım’ der ve hepsini kendisine itaata ve tâbiiyete çağırır. Esasen Oğuz Han’ın çok akıllı ve keramet sâhibi olan müşaviri (veziri) Irkıl-hoca veya Uluğ-Türk Tanrının cihân hâkimiyetini kendisine verdiğini de tebşir eder: ‘Ey Kağanım, Gök-tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ der. Aşağıda görüleceği üzere Allah’ın birçok Oğuz Kağan ve sultanlarına dünya hâkimiyetini bağışladığını Korkut-ata ve İslâm evliyâsı da müjdelemiştir.

Oğuz Han ilâhî hâkimiyetini kabûl etmeyen milletler üzerine seferlere çıkıp dünyayı fetheder. Bu fetih hareketlerinde Türk destân ve an’anelerinde mühim bir mevki olan ve menşe efsânelerine giren Bozkurt (Böri) Oğuz Han’ın da rehberidir. Gökten inen bozkurt: ‘Ey Oğuz, sen Urum (Roma) üzerine gitmek istiyorsun; ben senin önünde yürüyeceğim’ der. Oğuz kurdu takiple sefere çıkar; Urum ve Urus (Rus) hükümdarlarını yener; Çin, Hint, Suriye ve Mısır ülkelerini fetheder.

Ben sizlere oldum kağan
Alayım yay ile kalkan
Nişân olsun bize ‘buyan’
Boz-kurt olsun bize ‘uran’.

İslâmî Oğuz-nâmede kurt çıkarılmış ise de Selçuklularla birlikte Yakın-şarka ve Anadolu’ya gelen Oğuzlar destânla birlikte Boz-kurt hikâyelerini de getirmişlerdi. Nitekim XII. asır Süryanî tarihçisi Mihael’e göre: ‘Yeryüzü Türkleri taşımağa kâfi gelmiyordu. Garba doğru ilerlerken önlerinde köpeğe benzer bir hayvan (kurt) bulunuyor ve onlar da ona yetişemiyorlardı. Bozkurt hareket etmek istediği zaman ‘Göç’ (Yâni, kalkınız!) diye bağırıyor; Türkler de durduğu yere kadar onu takip ediyor ve orada çadırlarını kuruyorlardı. Uzun zaman rehberlik eden kurt nihayet kaybolunca Türkler de artık geldikleri yerlerde oturup kaldılar’, yâni Yakın-şark ve Anadolu’da göçlere son verip yerleştiler ifâdesi ile Oğuzlarla birlikte destânlarının da nasıl geldiğini ve başka milletlerce de bilindiğini meydana koymuştur. Urallardan Avrupa’ya göçen Hunların da önünde kendilerine rehberlik eden bir geyiğin bulunduğu rivâyet edilmiştir. Semavî bir nurdan doğan Bugu-han ve evlâtları elindeki kut taşı Uygurların saadetini ve hâkimiyetini sağlıyordu. Bunun elden çıkması da onların Şarkî-Türkistan’a göçmesine sebep olmuştu.

Destân Türk milletini Oğuz Han’ın oğullarından türeyen Oğuz boyları ile Oğuz Han’ın kumandanları sayılan Karluk Kıpçak, Kanglı, Kalaç ve Uygurların nesli olarak bölümlere ayırırken Oğuzların hâkimiyeti altında millî birliği, bu milletlerarası münasebetleri ve hukukî mevkileride bir nizâma bağlamıştır. Oğuz dünya hâkimiyetini kurduktan ve ihtiyarladıktan sonra devletini altı oğlu arasında taksim ederken, feodal esaslara rağmen, millî birliği devam ettirmek ister. Gerçekten Oğuz’un her oğlundan doğan dört torunu ile çoğalan yirmi dört boy Oğuz milletini teşkil eder. Oğuz Han’ın üç oğlu Gün, Ay ve Yıldız’dan on iki torunu (boy) sağ; Gök, Dağ ve Deniz’den on iki torunu da sol kolu teşkil eder. Oğuz Han hâkimiyeti temsil eden yayı birincilere, tâbiiyeti temsil eden oku da ikincilere vermiştir. Oğuz beyleri ve boylarının siyasî ve hukukî münasebetleri de yayla ok münasebetine göre olduğundan sağdaki Boz-oklar, soldaki Üç-oklara üstündür. Yâni Üç-oklar Boz-oklara tâbidir. Bu hukukî kaide Selçuklulara ve hattâ bir dereceye kadar Osmanlılara kadar devam eder. Millî ve yabancı çeşitli kaynaklarda Türk kağan ve sultanlarının boy beylerine, tâbi Türk veya ecnebî hükümdarlarına ok göndermeleri kendilerinin yayı ve hâkimiyeti, onların da oku ve tâbiiyeti temsil etmeleri dolayısıyladır. Gönderilen ok aynı zamanda hükümdarın emrini ve huzûruna dâveti ifâde ettiğinden onu alanlar derhal hakan ve sultanların yanına koşar. Garbî Göktürklere bazan On-ok adı verilmesi de onların büyük kağanlara tâbi on boya ve idareye ayrılmaları ile alâkalıdır. Muharebe ve mühim mes’elelerde hâkan ok gönderince bütün tâbi yabgu ve beylerin iştiraki ile yüksek bir meclis (Kurultay) kurulur ve müzakereler; yani Kengeç yapılır ve siyasî mühim meseleler görüşülür, savaş ve barış kararları alınırdı.

Çin kaynaklarına göre Tatarları (Cücen veya Avar) hücûmuna uğrayan ve imha edilen Kunların asil bir (Hun) çocuğu Bozkurt tarafından kurtarılmış ve Göktürkler de onunla kurdun nesli olarak türemiştir. Burada tarih ve destân birbirine karışmakla beraber Gök-türklerin bayraklarında kurt başı bulunmuştur. Esasen Türk efsâne ve an’anelerinde mühim bir mevkii olan kurt hikâyeleri Hunlara kadar çıkar. Bu sebepledir, ki kurt Türklerce at gibi uğurlu ve hattâ mübârek sayılmış; Kâşgarlı Mahmud ve Dede-Korkut kitabının kaydettiği üzere bu telâkki İslâm devrine kadar gelmiştir. Oğuzlar arasında kurttan başka her boyun kuşlardan ayrı ayrı mübârek (ıduk) sayılan birtakım ongunları da vardı. Gök-türk bayraklarında kurt başı bulunduğunu zaten biliyoruz.

Cihângir Oğuz han ile babası Kara-han arasında vukubulan mücadele, M.Ö. III. asır sonlarında, Kun imparatoru olan Mete (Modun) ile babası Tuman arasındaki savaşın destânî bir in’ikâsından başka bir şey değildir. Aslında Çin kaynaklarının ilk Türk fâtihi olarak gösterdiği Mete hakkındaki kayıtları bile daha Hunlar zamanında bu şahsiyetin destânî bir hüviyet kazandığını gösterir. Böylece Oğuz-nâme’nin Hunlar devrine kadar çıktığını belirtmiş oluyoruz. Büyük Hun Tan-yu’su Mete’nin destânda Oğuz han olduğunu gösteren başka sağlam deliller de vardır. Gerçekten Hunlardan Osmanlılara kadar devam eden idarî, siyasî, sağ-sol teşkilât tarihî ve destânî bu iki hükümdara atfolunmakta ve bu suretle bu iki şahsiyet birleşmektedir. Mete’nin imparatorluğu yirmi dört kumandana taksimi yirmi dört Oğuz beyi ve boyuna tekabül eder. Her kumandanın maiyetinde 10.000 süvariden müteşekkil bir kuvvet (tümen) bulunması, orduda bundan sonra 1000, 100 ve 10 kişilik birlikler ihdâsı da Mete’ye isnat olunmuştur. Onun, fetihleri, teşkilâtı ve vatanperverliği cidden milletin kalbinde destânî hüviyeti ile de yaşamasına imkân vermiştir. Destânın Oğuz boylarına tâyin ettiği hukukî mevki ve dereceler Türk cemiyetinde fi’len yaşamış; bu da tarihi kayıtlarla meydana çıkmıştır. Esasen Oğuz Han’a ait başka te’sis ve icâdlar da vardır ve burada daha fazla bilgi vermek imkânsızdır.

Oğuz Han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihângir olduktan sonra ana-yurduna (yurt-i aslî) döndü. Bir ‘Uluğ kurultay’ topladı. Binlerce hayvan keserek azîm bir toy yaptı; altun bir otağ kurdu. Üç büyük oğlu Boz-oklar sağda, üç küçük oğlu Üç-oklar solda oturdu; Oğuzhan Burada: ‘Ey oğullarım! Çok savaştım; artık çok yaşlandım. Düşmanları ağlattım; dostları sevindirdim. Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim’ dedi ve yurdunu oğulları arasında taksim etti. Ok-yay münasebetlerine göre Üç-okların Boz-oklara tabiiyetini bildirdi. Türeye ve birliğe bağlı kalmalarını vasiyet etti. Her birine ait hukukî mevki (orun) ve damgaları belirtti; onların ongunlarını gösterdi. Destânın İslâmî rivâyeti Oğuz Han’dan sonra Sır-derya boylarında yaşayan Oğuzların ve onların yabgularının hayatlarını içine alır. Onlardan sonra da Selçuklulara ve muahhar (sonraki) parçaları ile de, Osmanlılara kadar uzanır. Dede-Korkut, Oğuz Han tarafından inşa olunan ve yabguların payıtahtı olan Yengi-kent şehrinde oturur. Oğuznâme’ye ve Dede-Korkut kitabına göre o çok yaşlı, ak sakallı, çok akıllı ve tecrübe görmüş, kerâmet sâhibi bir insandı. Hanların tâyinlerinde, devlet işlerinin müzâkerelerinde, kurultay ve toylarda başlıca söz sâhibidir. Çünkü an’aneye göre Dede-Korkut’un kerâmetleri, hikmet ve hikâyeleri çoktur; istikbâl için ne demişse çıkmıştır. Eski devrin şamanları ve İslâm devrinin evliyâsı vasıflarını gösteren Dede-Korkut, Oğuz yabgularının başlayan hâkimiyeti gibi son cihângirliğin de, Oğuz boyları arasında birinci hukukî mevkii bulunan Kayı kabilesine ve Osmanlılara intikal edeceğini de kerâmeti ile keşfetmiş ve müjdelemiştir. Filhakika Dede-korkut kitabının başında: ‘Resûl (a.s.) zamanına yakın Korkut, ata dirler bir er koptu. Ol kişi Oğuz’un bilicisi idi; ne dirse olurdu; gaipten haber söylerdi. Hak taâlâ anın gönlüne ilhâm iderdi. Korkut-ata eyitti: Âhir zaman olup kıyâmet olunca (ya dek). Bu dedüği Osman neslidür. İşte sürilüp gideyordur’ ifâdesi Korkut-ata’nın kerâmetleri arasında nakledilmiştir, ki Oğuzların millî destâna son ilâvesi demektir.

Dede-Korkut’a atfolunan bu keşif ve tebşir ilk Osmanlı vakayi-nâmelerine ve bazı muahhar (sonraki) Oğuz-nâme parçalarına da intikal etmiştir. Filhakika II. Murad Devri’ne ait Türkçe Selçuk-nâme aynen bu metni ihtiva eder ve şöyle başlar: ‘Padişâhımız Sultan Murad Han, ki eşref-i Âl-i Osman’dur ve pâdişâhlığa enseb ve elyaktır. Oğuzların kalan hanları uruğundan ve Çingiz han uruğunun mecmûundan ulu asîl ve ulu sükükdür’. Nitekim tarihî ve destâni rivâyetlerde Kayılar hukukî ve siyasî mevki bakımından daima başta gelmiştir. Osman Gazi de Selçuklulara karşı Gök-alp neslinden gelmekle iftihar ediyor ve hâkimiyet hakkının kendisine ait olduğunu ileri sürüyordu. Bu sebeple de Osman Gazi’ye ‘Siz Kayıhan neslindensiniz. Kayıhan hod Oğuz beylerinin, Oğuz’dan sonra ağaları ve hanları idi. Gün-han vasiyeti ve Oğuz türesi mucibince Oğuz neslinden kimse olmayacak; hanlık ve pâdişâhlık Kayı soyu var iken özge soya değmez” düşüncelerini bildiriliyordu.

Millî destân ve an’anelerle asırlarca milletin kalbinde, cihângîr olarak yaşayan Oğuz-han İran kaynaklarında Afrâsyâb adı ile geçer. Şahnâme’ye göre Türklerin ilk fâtihi olan Afrâsyâb da Türkistan, İran, Azerbaycan, Hindistan ve Rum ülkelerini fethetmiş; buralarda birçok şehirler kurmuş ve hâtıralar bırakmıştır. Destân dışında kalan kaynaklar da bu hatıraları kaydetmişlerdir. Fakat ona ait hâtıraların en fazla Sırderya ve Isık-göl havâlisinde temerküz ettiği de millî ve İranî eserlerde gösterilmiştir. X. asır Arap müellifi Mes’udî de Türklerden ve Türk hakanlarından, Çin ile Horasan arasında oturan ve birçok şehirlere sâhip bulunan çeşitli Türk kavimlerinden, Oğuz, Dokuz-Oğuz, Karluk, Gimek, Hazar ve Barskan’lardan, Fergana ve Taşkent bölgelerinde oturan uzun boylu ve güzel Karluklardan bahsettikten sonra: ‘Afrâsyâb bu Türklerin hükümdarı ve hakanlar hakanı olup bütün Türk ülkelerine hâkim idi; diğer hanlar ona tâbi, bulunuyordu. İran’a hükmeden bu Afrâsyâb hakanlara mensup idi.’ derken onu Lütfi Paşa, Gök-türklere, yani Mete (Oğuz) menşeine ve hanedânına bağlıyordu. Bu mühim kayıd bugüne kadar dikkati çekmemiştir.

Kâşgarlı Mahmud Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dediklerini ve onun dünya hükümdarı (Ajun begi) olduğunu bildirir. O, Afrâsyâb veya Alp-er Tunga için Türklerce mâtem âyinleri yapıldığını ve mersiyeler söylendiğini yazar ve bu münasebetle de şu kıt’ayı kaydeder:

Alp-er Tunga öldi mu
Issız ajun kaldı mu
Özlük öcin aldı mu
Emdi yürek yırtılur

‘Yâni Afrâsyâb öldü; dünya ıssız kaldı; felek öcünü aldı. Şimdi, onun devri ve devleti düşünülerek, yürekler yırtılmaktadır’…”[1]

“İslâm kaynakları Uygur, Karahanlı ve Selçuklu hânedânlarının Afrâsyâb’a mensup olduklarını ifâde ederlerken bu münasebetle, onu tarihî ve millî an’aneye uygun olarak, Oğuz-han ile birleştirmişlerdir. Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dedikleri rivâyeti bazı İslâm kaynaklarına Tunga Alp şekli ile geçmiştir. Orhun kitâbelerinde de mâtemi yapılan bir Tunga Tekin’e de rastlanmıştır. Afrâsyâb’a ait rivâyetler, onun İran’ı fethedip orada hükümdarlık yapması dolayısıyla İran destânında, tarihî ve edebî kaynaklarında çok geniş bir yer almış ve Arap menbalarına da girmiştir.

Cihân hâkimiyetinin Selçuklulara ve Osmanlılara tarihi rü’yalarla ve şeyhlerin tebşirâtı ile bildirilmesi de bu eski an’ane ve inancın İslâmî bir mahiyet almasından başka bir şey değildir. Selçuk’un babası Dukak, rü’yasında göbeğinden üç ağacın çıktığını, her tarafı saran dallarının göklere yükseldiğini görmüş ve bunun üzerine Korkut-ata da kendisine evlâtlarının cihân pâdişahı olacağını müjdelemiştir. Diğer rivâyete göre İslâmiyeti kabul eden Selçuk rü’yasında ateşe idrar yapmış ve bu suretle sıçrayan kıvılcımlar dünyayı sarmıştır. Bu da Selçuk oğullarının dünyaya hâkim olacağı şeklinde tabir edilmiştir. Üçüncü rivâyete göre de İslâmiyeti kabul eden Dukak olup Kur’an’ı çok tâ’zim ettiğinden rü’yasında Hazret-i Peygamber kendisini ve oğullarını takdis etmiş; ashabının da dualarını almıştır. Osman Gazi’nin rü’yası da cihân hâkimiyeti inancını aksettirir. Rivâyete göre Osman Gazi Şeyh Edebali’nin zâviyesinde misafir iken Kur’an’ı çok ta’zim eder. Yatınca, geceleyin, rü’yasında şeyhin kucağından çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden çok muazzam bir ağaç yükselir ve dalları dünyayı sarar… Bu rü’yayı dinleyen Edebali hemen istikbâli keşfeder ve Osman Bey’e: ‘Pâdişâhlık sana ve nesline mübârek olsun ve kızım Mal-hatun da senin helâlin olsun’ der. Böylece Osman Gazi Şeyh’in damadı olur ve Osmanlı İmparatorluğunun da cihâna hâkim olacağı kanaatı yerleşmeye başlar ve zaferler ve evliyânın yeni kerametleri birbirini takip ettikçe tam bir îman halini alır ve yayılır.

Türk cihân hâkimiyeti nasıl destânlarda akisler bırakmış ise felâket devirleri de menkıbe ve efsâneler hâlinde öylece millî vicdanda yaşamıştır. Kunların inkırazı üzerine onlardan bir boy Altay dağlarına sığınmış; birkaç asır kaldıktan ve kuvvetlendikten sonra atalarını ezen Tatarlara (Avar ve Cücenlere) karşı intikam almışlardır. İşte Gök-türklerin kurt efsânesi ve Ergenekon’dan çıkış destânı Kunlardan sonra yeni bir cihân hâkimiyeti devrinin hikâyesidir. Uygur destânına göre de kendi saadetleri Kut taşı (dağı) ile alâkalı olarak başlar; onun kaybı ile felâket ve göç ile sona erer. Bu da Kırgızların 840’ta Uygur ilini istilâları ile olduğu halde destân bu hâdiseyi de Çinlilerin hilelerine bağlar. Böylece millî vicdan tarihî hâdiseyi unutmuş ve her felâketin menşeini Çinlilere atfetmiştir…”[2]

Türk-İslâm Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi

İslâmiyet ve Türkler

“Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız”

                           (Hazret-i Muhammed)

“Orta-çağlar, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi, iki cihanşümûl dinin yayılışı, cihân hâkimiyeti ve nizâmı dâvası uğrunda birbirleri ile mücadelelerde dünya tarihinde müstesna bir ehemmiyet arzeder. Hıristiyanlık Eski-çağlar kargaşalık halinde bulunan putperest veya çok tanrılı (politeiste) akidelerini, Roma’nın materyalist ve manen sukut etmiş hayatını yıkarak beşeriyeti vahdaniyete ve manevî nizama eriştirmeğe uğraşırken, ondan altı asır sonra gelen, İslâmiyet, daha büyük bir dava ve kudretle yalnız bu dinin gelişmesine set çekmekle kalmamış; onu yerleştiği Yakın-şark ve Akdeniz ülkelerinden de söküp atmağa, daha sağlam bir dünya nizâmı ve medeniyet kurmağa muvaffak olmuştur. Zira İslamiyet, Hıristiyanlığın ana akîdelerini bozduğundan, Teslis (üçleme) inancı ile putperestlik te’sirlerinden kurtulamadığına, hayat ve medeniyeti inkâr ederek, beşeriyetin saadeti için zarurî olan, madde-rûh muvâzenesini kaybettiğine inanarak bu dini de ilga ediyordu. Materyalizme karşı isyan eden Hıristiyanlık ilme ve medeniyete karşı da şiddetli davrandı. İskenderiye kütüphanesinin yakılması, Şarki-Roma’m büyük imparatoru Justinyanus’un Atina Felsefe mektebini kapaması ve birçok ilim adamının öldürülmesi veya İran’a kaçması bu dinin medeniyet ve hayata aykırı mücadelelerinin göze çarpan ilk misallerini teşkil eder. Papalığın, İlim ve akıl ile birlikte, hayatı da inkâr eden otoritesi Orta-çağ Hıristiyan dünyasını bir karanlık devre düşürdü; taassup ve suistimaller üzerinde kurulan bir kilise hâkimiyeti, asırlar boyunca, insanları zulüm ve cendere altında tutmağa çalıştı. Bu durum İslâm medeniyetinin tesiri ile Avrupa’da uyanan ilim ve san ’at hareketlerine, XV. asra, kadar devam etti.

İslâmiyet ise ilim ve akıl yolunu benimsiyor; Kur’an ve Hazret-i Peygamber insanları muhakemeye ve bu vasıta ile ilâhî hikmetleri düşünmeğe dâvet ediyordu. Her basit vaka karşısında Hazret-i İsa’ya isnat olunan mucizelere mukabil Hazret-i Muhammed en büyük mu’çizesinin Kur’ân-ı Kerim olduğunu söylüyor ve İslâmda çok az mucize yer alıyordu. Böylece İslamiyet ilim ve din, akıl ve iman, madde ve rûh, hayat ve ahiret arasında tam bir muvâzene kuruyor; bu suretle insan tabiatına uygun esasları ile beşeriyete medeniyet ve saadet yollarını açıyordu. İslâmiyet bu hüviyeti sayesinde yalnız madde âleminde, tarihin kaydettiği, iki mucizeyi gerçekleştirmiştir. Filhakika dünyanın ücra bir köşesinde yaşayan küçük bir kavim, Hazret-i Muhammed vasıtası ile üflenen İlâhî rûhun kudreti ile yeni ve bir millet haline inkılâp etmiş; meçhul veya sade insanlar birdenbire tarihin kahraman ve dâhileri olmuştur. İslamiyet bu ilâhi kudreti sayesinde Hazret-i Ebu Bekir’in dehası ile hayatiyetini, Hazret-i Ömer’in fetihleri ile de dünyaya yeni ve üstün nizâm getirdiğini ispat ediyordu. Hazret-i Ömer bir avuç Müslüman gazisi ile 641’de Suriye ve Mısır kıtalarım fethederek koca Şarki Roma’nın kanatlarını kırmış; 642’de de büyük Sâsânî imparatorluğunu yıkmıştır. İmparator Heraklius, Şaşkın bir durumda, Suriye’yi terk etmiş; bir müddet sonra da İran şehinşâhı Yezdigerd de Türkler nezdinde sığınak bulmak ümidi ile şarka doğru koşmuş ve kaybolmuştur. Böylece İslâmiyet az bir zaman zarfında Atlas sahillerinden Sır ve Sind nehirleri kıyılarına, Kafkas dağlarından Pirene dağlarına kadar yeni bir İslâm dünya nizâmını, yeni bir görüş ve yeni bir hayatı kuruyordu. İşte bu büyük kudret ve fetihler, tarih bakımından, İslâm’ın birinci mucizesini teşkil eder.

İslâmiyet, beşeriyeti dalaletten kurtarmak ve hidayete eriştirmek dâvası ile zuhur etmiş; kendine mahsus bir dünya sulhu ve nizamını da birlikte getirmiş ve bu suretle yeni bir cihan hâkimiyeti mefkûresi başlamıştı. Hıristiyanların kendi davaları için Hac seferlerine mukabil İslâmın cihadı farz kılması da onun dünya görüsünü gerçekleştirmek gayesine matuf idi. Bu sebeple İslâm dini dünyayı Dar ul-islâm (İslâm ülkeleri) ve Darül-harb veya Darül-cihad (gayri müslim memleketleri) olarak ikiye ayırmıştır. Darül-cihad olan ülkeler ve halklarının İslâma tecâvüz ve tehditte bulunması cihadın farz olması sebebi idi. Bu munasebetle cihad, sanıldığı gibi, mutlak surette gayri Müslimlerle savaşmak ve memleketlerini işgal etmek mânâsında değildir. Gerçekten İslâmiyet cihadı emrederken haksız yere bir muharebeyi tezviç etmiyor; kendisine bir tehdit ve tecâvüz olmadıkça cihad müsaadesini vermiyordu. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu da Şey-hül İslâmların fetvası olmadıkça harbe karar vermiyordu. Bundan başka Dârül-harb’ı Darül-İslâm yapınca da Hıristiyan ve Yahudi gibi Ehl-i kitap kavimlere İslâm hukukunu, nizâmını ve adaletini tatbik ederken onlara aman veriyor ve ‘Lâ ikrâh Fi’d-din’ (Dinde cebir yoktur) düsturu ile de Zimmîlerin dinlerine, ibadetlerine ve hürriyetlerine dokunmuyor; kilise ve manastırlarına saygı gösteriyordu. Zimmîlerin hukukî durumları, Hazret-i Ömer’in Kudüs’ün fethi münasebeti ile verdiği ahit-nâmeye göre bütün kaideleriyle tesbit edilmiştir. Zimmîlerin, İslâmlardan farklı olarak, ödedikleri cizye vergisi de askeri mükellefiyetten muaf tutulmalarına bedel sayılıyordu. Zira cihâd farîzesi yâni İslâmiyeti korumak ve yüceltmek vazifesi sadece Müslümanlara aid idi. Zimmîlere ait bu hükümler Tanzimat’a kadar devam etmiştir. Türkler, bu yüksek esasları ve ileri medeniyeti ile İslâmiyet’e girerken bu dinde kendi savaş ve barış anlayışlarını, cihân hâkimiyeti ve nizâmı mefkûrelerini buluyor; daha derin bir iman ve şevkle ona sarılıyorlardı. Zira bu nizâm hakka, Allah’ın emirlerine ve insanlık duygularına uygun idi…”[3]

“(…)İslâmiyet, bu kuruluş devresinde, Rumlara karşı sempatisini göstermekle beraber, Orta-cağlar boyunca dünya nizâmını kurmak ve beşeriyeti saadete eriştirmek dâvası karşısında başlıca rakip olarak Hıristiyan dünyasını ve Bizans imparatorluğunu bulmuş; onunla daimi cidâl hâlinde bulunmuş ve Haçlı taarruzları ile karşılaşmıştır. Bu sebeple İslâm’ın bu sempatisi kuruluş devrine aittir. Nitekim Sâsânî devleti ile birlikte Zerdüşt dini de yıkılıp tarihe karışınca İranlılar, birtakım yıkıcı hareketlere rağmen İslâm dünyası ve medeniyetinin başlıca rükünlerinden biri hâline gelmiştir.

Hazret-i Muhammed’in Türklere karşı ilk teveccühünü de bu sebebe bağlamak, Sâsânî İran’ın sarsılması ve İslâm istilâsına hazır bir duruma gelmesinde Ak-hun, Göktürk ve Hazar ordularının kazandığı zaferleri hatırlamak mümkündür. Gerçekten Hazret-i Peygamber’in Türkler lehinde rivâyet edilen hadislerinden biri ‘Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız’ hadîsi olup Ebu Davud Sicistânî’nin Sünen gibi muteber hadîs külliyatında ve pek çok tarihi kaynaklarda yer almıştır. Bundan başka Türklerin bu devirde tek Tanrı inancına erişmeleri ve belki de istikbâlde İslâma yapacakları büyük hizmetler de bu teveccühte amil olmuş ve Türkler istilacı ve ateş-perest İranlılara tercih edilmiştir. İslâm’ın zuhuru sıralarında Cahiliyye şâirlerinin Türklerden bahsetmeleri Arapların onları tanıdığına ve dünya hâdiseleri üzerinde te ’sirlerine vâkıf bulunduklarına delâlet eder. Eski Arap âlimleri de Türkler ile İranlılar arasında vuku bulan muharebeleri ve Samani hükümdarı IV. Hürmüz’ün (cülusu 579) Türk hakanının kızından (Türk-zâd) doğduğunu biliyorlardı…”[4]

Türkler Arasında İslâmiyet’in Millî ve Umumî Din Olması

“İslâmiyet’in Oğuz ve Karluklar arasında yayılması Türk tarihinde olduğu gibi, İslâm ve dünya tarihinde de büyük neticeler doğurmuştur. Filhakika efsanevî Oğuz Han ile bir kumandanının nesli olan bu büyük iki Türk kavmi, Gök-türklerden sonra, iki asır kadar kendi yabguları idaresinde Araplara ve Samanilere karşı istiklâllerini, korumuşlar; fakat hakanlık derecesine yükselememişlerdi. İslâmiyet şimdi bunların idaresinde bulunan şehirlerde manevî kudretini hissettiriyor ve sulh yolu ile yayılıyordu. Filhakika bu tedrici nüfuz ve yayılışlar sayesindedir, ki kaynaklar 960 (349) yılında 200.000 çadır halkı gibi büyük bir göçebe kitlesinin toptan İslâm dinini kabul ettiğine dair mühim bir hadiseyi bildirmişlerdir. Bu büyük ihtidâ (doğru yola girme) hadisesi birkaç asırlık nüfuz ve temasların artık ciddi semereler vermeğe başladığını gösterir. Böylece İslâmiyet Türklerin umumî ve millî dini hâline gelmekte ve büyük bir inkılâp başlamış bulunmakta idi. Birkaç milyonluk bu ihtidânın Oğuz veya Karluklardan hangisine ait olduğuna dair tek bir sarahat Zehebî’nin bunları Türkmen göstermesi ile meydana çıkar. Bununla beraber bu husus henüz tamimiyle aydınlanmış değilse de Oğuzlar da bu sırada ihtida etmiştir. Hattâ Karahanlıların aslî unsurlarından olan Karlukların Satuk Buğra Han ile birlikte daha önce Müslüman oldukları göz önüne getirilirse bu hâdisenin Oğuzlara aid bulunması kuvvet kazanır.

Bununla beraber İslamiyet’i kabul eden Oğuzların umumiyetle Türkmen adını aldığını biliyorsak da Kâşgarlı Mahmud Müslüman olan Karluk, Çiğil ve Yağmalara da başlangıçta ‘Türkmen’ denildiğini kaydeder. Nitekim Mukaddesî de Çu havzasında Müslüman olmuş ve bu sebeple Türkmen hükümdarı (Melik üt-Türkmeniyye) adını almış bir hadiseden bahseder. Birûnî de Dokuz-oğuzlara komşu olan yerleri ‘Türkmen memleketi’ (Arz üt-Türkmeniyye) ismi ile göstermiştir. Bu münasebetledir, ki bu İslâmlaşmanın Oğuzlara aidiyeti yine de belli değildir. Bu devirde sür’atle ve kitle halinde yayılan İslâmlaşma hadiseleri arasında, bir müddet önce, İslâmî Abdülkerim adını alan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın ihtidâsı büyük bir ehemmiyet arzeder. İbn ül-Esir’e göre Saltuk Buğra Han, rü’yasında, gökten inen bir insan kendisine Türkçe ‘Müslüman ol, dünya ve ahirette kurtul’ diye hitap etmiş ve o da İslâmiyeti kabul etmiştir. Efsânevî Afrâsyâb neslinden gelen Satuk Buğra Han’ın İslâm oluşu hakkında Cemal Karşı’nın, XI. asırda yazılan Tarih-i Kâşgar’dan iktibas ederek, verdiği bilgiye göre Oğulcak Han’ın yeğeni olan Satuk, Sâmânî prensi Ebû Nasr’ın Kâşgar’a firarı sırasında, amcasından gizli olarak, İslâmiyet’i kabul etmiş ve amcasına karşı kendisine ve İslâmiyet’e yardım etmesini Allah’tan dilemiştir. Yirmi beş yaşında iken Müslüman olan Satuk Buğra Han Fergana gazileri ile birleşmiş; önce At-başı, sonra da Kağşgar şehrini alıp Müslüman yapmış ve 344(955)de ölmüştür. ‘Satuk Buğra Han gazi’ Kâşgar’a yakın Artuç’da defnedilmiş; türbesi de ziyaretgâh olmuş ve buranın halk arasında kutsiyeti ve ma’muriyeti artarak güzel bir kasaba hâline gelmiştir. Bu hadise feodal Karahanlı hükümdarları arasındaki mücadelede İslâmiyet’in rolünü ve o zamana kadar düşman sayılan Sâmânilerden bu sefer bir prensin yardımını aldığını meydana kor. Yukarıda kaydettiğimiz üzere Balasagun şehrinin Müslüman oluşu ve 942’de Karahanlılar eline geçişi sırasında Satuk’un ihtidâ ettiğini ve Sâmânilerle işbirliği yaptığını kabul etmek mümkündür.

Türkistan’da zevkle okunan ‘Satuk Buğra Han tezkiresi’ Buğra Han’ın İslâmiyet’i kabûlü ve haleflerinin faaliyetlerini tarihe yakın bir şekilde anlatır. Menkıbeye göre: ‘Allah’ın Resûlu Muhammed Mi’râc’a çıktığı gece peygamberler arasında tanımadığı bir kimseyi görmüş ve Cebrâil’e hangi peygamber olduğunu sormuş. Cebrâil onun peygamber değil, 333 yıl sonra, yâni M. 944 yılında Türkistan’ı dininize sokacak Satuk Buğra Han’ın rûhu olduğu cevabını vermiş. Hazret-i Peygamber sonsuz bir sevinç içinde yere inmiş ve Türkler arasında dinini neşredecek olan Buğra Han’a dûa etmiş; Eshâbı da onu görmek istemiştir. Hazret-i Muhammed arzularını kabûl edince başlarında Türk külâhı ve silâhlı kırk atlı selâm vererek yaklaşmış. Bunlar Buğra Han ve arkadaşlarının rûhları imiş. Bunların arasında Türk hanına hidâyet yolunu gösteren Sâmânî Ebû Nasr da varmış. Ebû Nasr, idare edecek bir vilâyete sahip olmadığından, Türkler arasında İslâmiyeti yaymak maksadı ile ticarete başlamış. Bir gün rü’yâsında Peygamberin kendisine ‘Kalk, Türkistan yolunu tut! Orada tekin Satuk Buğra Han müslüman olmak icin seni bekliyor’ demiştir. Bunun üzerine o da sevinerek, 300 kişilik bir kervanla, yola çıkar. Buğra Han o zaman on iki yaşına ermişti. Onun doğuşunda harikulâde hâdiseler olmuş; yer deprenmiş, kış mevsiminde bağ ve çayırlar çiçeklerle dolmuştu. On iki yaşında karşısına çıkan bir ihtiyar ona bazı haberler vermiş ve birkaç gün sonra Ebû Nasr ile Endicân’da karşılaşarak müslüman olmuş. Amcası Harûn Buğra Han yeğenini tekrar babalarının dinine çevirmek istedi ise de buna muvaffak olamadan öldü. Bu suretle Satuk Buğra Han artık hükümdar olmuş ve İslâmiyet onunla zafer kazanmış. Doksan altı yaşında ölünceye kadar kılıcı ile kâfirleri müslüman yapmış; garpte Amu-deryâ boylarına, cenupta Kışkezek’e ve şimalde Kara-korum’a kadar kâfirleri İslâm dinine cevirmiş. Hasta olunca, yukarıdan aldığı bir emirle, Kâşgar’a dönmüş ve orada ölüp Artuç’da Meşhed denilen yerde gömülmüş’. Hülâsasını verdiğimiz menkîbe bundan sonra Satuk’un evlâdları zamanında İslâmiyet’in yayılışını hikâye eder. Tezkire bu hâdiseyi Cemâl Karşî’nin iktibas ettiği Kâşgar Tarihi’ne yakın bir şekilde anlatır. Görülüyor, ki 200.000 çadır halkının müslüman oluşu bu hâdiseden sonradır. Bununla beraber genişleyen bu ihtidâlar üzerinde müslüman Karahanlıların büyük te’siri olduğu da muhakkaktır.

Gök-türlerden sonra Karluklar başında devam eden Buğra Han sülalesi Müslüman olunca Karahanlı devleti haline gelmiş; şarkta İslam gazası ile meşgul olurken garpte de Sâmânîler aleyhine genişleyerek, Kâşgarlı Mahmud’un ifadesi ile Türklere aid bu ülkeleri kurtarmış ve nihayet bu devleti de 999 yılında ortadan kaldırmıştır. İslâmlaşma hâdiselerinin bu sıralarda Oğuzlar arasında da hızlanması tabiî idi. Filhakika Oğuz yabgusu ile arası açılan Selçuk da Oğuzlara ait Cend şehri civarına gelerek orada takriben 960 yılında yâni 200.000 çadır halkının Müslüman olduğu bir zamanda bu dine girmiş ve bu yeni kuvvetten faydalanarak eski matbû’u olan Oğuz yabgusuna karşı cihada başlamış ve ‘Gazi Selçuk’ olmuştu. Böylece Türkler arasında yayılan İslâmiyet, beylerin de siyasî mücadeleleri için bir destek mahiyetini almış ve bu da ihtidâları hızlandırmıştı. Bununla beraber Müslüman Karahanlılar ve Sâmâniler arasında kalan Selçuklular bu ihtidânın siyasî semerelerini, ancak seksen yıl süren uzun bir mücadele ve muhaceretler sonunda, 1040 yılında, Selçuklu imparatorluğunu kurmakla elde etmişlerdi…”[5]

İslâm Birliği ve Halifelik

“(…)Filhakika Osman Gazi’den beri Osmanlı padişahları hep evliyâ ile birlikte yaşamış; onların duâlarını almış ve bizzat kendilerine de kerametler atfolunmuştur. Osman Gazi kendi rüyası ve Şeyh Edebalî’nin tebşiri ile cihângir bir devlet kuracağına inanıyordu. Geyikli Baba da Orhan Gazi’ye: ‘Eşiğiniz hâvas ve avâm’ın ziyâretgâhı ve kıblegâhı olsun’ niyâzında bulunmuş; Sultan da babaya cami, zâviye ve türbe yaptırmıştı. Bu velinin Bursa’da türbesi büyük bir ziyaretgâh idi. Evinin yanında diktiği kavak ağacının yükselmesi de Osman Gazi’nin rüyasına göre Osmanlı devletinin azametine ve uzun ömrüne bir delil sayılmıştır. Sultan Murad Gazi’nin cami ile alakalı kerametleri de rivâyet edilmiştir. Yıldırım Bayezid ve II. Murad Gazi’nin cihatla ve büyük muzafferiyetleri de Emir Sultanın dua ve kerametlerine affolunuyordu. Fatih Sultan Mehmet zaten Hazreti Peygamberin tebşir ve tebciline mazhar bulunuyor; II. Bayezid ise artık ‘velilik’ sıfatı ile tanınıyordu. Yavuz Sultan Selim ise çok yüksek mânevî vasıfları ve İslâm rûhu ile milletin kalbinde yerleşmişti. Osmanlı padişahlarının din ve cihad yolunda hizmetleri o kadar büyük, âlim, veli ve şeyhlerle kaynaşmaları o derece kuvvetli idi ki bunların bir çoğu dünya zevklerinden uzak kalmış; sadece din ve devlet, mülk (vatan) ve millet uğrunda yaşamışlar ve bu sebeple de hayatları bir rûhâniyet hâlesi ile çevrilmişti. Bu durumda kendilerine keramet ve velilik sıfatlarının atfını artık tabiî bulmak iktiza eder. Dede Korkut kitabının Dünya hâkimiyetini Kayı boyuna ve Osmanlı hânedânına tebşîr etmesi de göçebe Türkmenlerin inanç ve duygulana tercüman olmuştur. Bu sebepledir ki İslâm dünyasında kudsîyet kazanan üç büyük hânedân, Âl-i Resûl (Abbasiler), Âl-i Selçuk ve Âl-i Osman, arasında sonuncusu daha yüksek ve müstesna bir mevkie sahiptir. Gerçi Abbasi halifeleri ve Selçuklu sultanları arasında da büyük ve çok dindar şahsiyetler çıkmıştır. Lâkin Osmanlı hânedânı kadar birbiri ardınca bu kadar büyük insan tarihin de şâhidi olmadığı bir istisnadır. Bu sebeple meselâ Bizans’ta bir takım kuvvetli kumandanlar tahtı elde etmiş ve kolaylıkla yeni hânedânlar kurmuşlardır. Fakat İslâm ve Türk dünyasında böyle bir teşebbüs aslâ akla gelmemiş; Müslüman ve Hıristiyan halkların devlete ve onun temsilcisi Pâdişâha karşı isyânları düşünülmemiştir. Bu munasebetle mesela Celâlî isyânlarını da Pâdişah ve devletle alâkalı saymamak gerektir. Bu umumî durum tarih boyunca devletin mukaddes tanınmasına ve halk arasında pâdişâhların 'Yedi Evliya’ kudretinde sayılmasına sebep olmuştur…”[6]

 

TEFEKKÜR

Türk-İslâm Hâkanlığı: (Gök) Bilge Kağan Göktürk

(Ve) Karahanlı Satuk Buğra Han Müslüman Türk

 

[1] Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizâmının Millî İslâmî ve İnsânî Esasları; “İslâm’dan Önce Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi” “Destân ve Efsânelere Göre”; Cilt I-II İkinci Baskı Turan Neşriyat Yurdu, Nakışlar Yayınevi Cağaloğlu – İstanbul 1978, s. 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149.

[2] Prof. Dr. Osman Turan, age, s. 150, 151.

[3] Prof. Dr. Osman Turan, age, “Türk-İslâm Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi” s. 209, 210, 211, 212,

[4] Prof. Dr. Osman Turan, age, s. 212, 213.

[5] Prof. Dr. Osman Turan, age, s.235, 236, 237.

[6] Prof. Dr. Osman Turan, age, “İslâm Birliği ve Halifelik” s. 394, 395.

 

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.