• BIST 104.248
  • Altın 271,164
  • Dolar 5,7711
  • Euro 6,3532
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 4 °C
  • Yozgat 9 °C
  • İzmir 23 °C
  • Adana 22 °C
  • Bursa 18 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -12

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği, Türk Milleti’nin bir şâhdamarı olarak ortaya çıkmış ve Orta Asya’da başlayan târihî mâcerâsı ile gök-kubbe’nin altında ve arz’ın üstünde bütün coğrafyalarda hükümrânlığını tesçillendirerek devam ettirmiştir. Muhtelif coğrafya ve iklimlerde devamlı hareket halinde bulunması ona cihângirlik rûhu kazandırmıştır. Bu sebepledir ki, iklimin ve coğrafyanın Türk insanı üzerindeki tesirleri daima müspet yönde olmuştur.

Türkler dünya üzerinde ayak basmadığı yer bırakmamış, bulunduğu her yeri yurt (vatan) olarak telâkki etmiş ve başkalaşmadan değişme ve gelişmesini şuûrlu bir şekilde hep sürdürmüştür. Bu sebeple de Türklerin ana-yurdunun neresi olduğu hep tartışma mevzuu olmuştur. Öyle görülmektedir ki, dün “Ar züt-Türk” dediğimiz ve bugün kullandığımız geniş coğrafyaları ifâde eden “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” veya “Üç kıt’a, Yedi İklim” tâbirleri de bu husûsu teyid etmektedir. Biz Türkler hakîkaten bu coğrafyalarda bulunduk ve halen de bulunuyoruz.

Diğer taraftan asırlar boyunca Cihân’a hükmeden Türk Milleti’nin ırkî husûsiyetleri de öteden beri merak mevzuu olmuştur. Sert görünümlü ve mert yapılı bu milletin iç ve dış güzelliği başka milletleri hem şaşırtmış hem de büyülemiştir. Bazen kasıtlı olarak kin, haset, nefret ve gareze varan iftirâ ve çarpıtmalara maruz kalan bu kadîm milletin üstün vasıf ve hasletleri yine insâflı yabancı yazarlar tarafından hakkının teslim edildiği görülmektedir.

Vaktiyle idâremiz altında serbestçe şan ve şereflerle yaşamış olduğu halde halen günümüzde Türklüğe hasım tutum ve davranışlarını her fırsatta devam ettiren bazı devletlerin varlığı ibretle müşâhade edilmektedir.

Bugün dünya adetâ adaletsizlik girdabında boğulmaktadır. Beşeriyet İslâm’ın güneşine, Türk’ün lekesiz ve gölgesiz adîl adaletine, şefkat ve merhametine hasret haldedir.

İşte Türk Milleti’ni emsâlsiz kılan ve büyük yapan bu târihî akıştır. Biz bu târihî akışı başlangıçtan itibaren iyi etüt etmeli ve iyi öğrenmeliyiz. Çünki, târih bir milletin istikbâlini tayîn eden esâsa bağlı kökün tâ kendisidir.

Bu bakımdan târihin ışığı altında gerek “Türklerin Ana-yurdu”, “Türk adının menşei” mes’elesi ve gerekse “Türklerin ırkî husûsiyetleri” ile alâkalı münakaşalar Büyük Tarihçimiz Osman Turan tarafından çok güzel bir şekilde vuzuha kavuşturulmuştur:

Türklerin Adı ve Ana-yurdu

             “Benim Türk adını verdiğim ve Şarkta iskân ettiğim

               bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman

                 onları o kavmin üzerine saldırtırım.”

                (Kâşgarlı Mahmud)

“Eski devirlerde Kun, Gök-Türk, Uygur ve başka devletlerin merkezleri Orkun havalisinde bulunduğu için Moğolistan Türklerin ana-yurdu sayılıyordu. Bu ülke de Türklere ait bulunmakla beraber tarihî, lisânî ve destânî delillere dayanan araştırmalar Türk-anayurdunun Altay-Ural dağları arasında yayılmış geniş bölgeler olacağını meydana koymuştur. Gerçekten tarihî bilgilerimiz yanında destânî rivayetler de ana-vatan merkezinin Balkaş, Aral ve Isık - göl bölgesinde olduğunu göstermektedir. Nitekim destânî Oğuz han’a, Afrâsyâb’a ve diğer efsânevî hükümdarlara ait menkıbeler ile GökTürk, Oğuz ve Karluklara mahsus bir çok tarihî hâtıralar hep bu bölgede temerküz etmiştir. Meselâ Sır-derya mansabında bulunan Oğuz yabgularının payitahtları Yengi-kent şehrinin Oğuz-han ve diğer mühim şehirlerin de Afrâsyâb tarafından kurulduğu destânî rivâyetlerde belirtilmiştir. Oniki hayvanlı Türk takvimi’nin icadı da efsânevî bir Türk hakanına ve İli nehri vâdisine bağlanmıştır. Oğuz destânı Sır nehri havzasını Oğuzların ana-yurdu olarak tasvir ederken, Çin kaynakları da Kunların neslinden gelen Gök-Türklerin, istiklâl kazanmadan önce, Altayların cenubunda oturduklarını ve demircilikle meşgul bulunduklarını belirtir. Esasen Türkiye Selçukluları İznik’i, Osmanlılar Edirne’yi nasıl düşmana yakın olarak payıtaht yapmışlarsa, kadîm Türkler de başlıca savaştıkları Çinlilere karşı öylece Ötüken de Kağanların merkezi olmuştur. Burası millî an’anelerin Ergenekon adını verdikleri yer olup Türkler, Kun ve Gök-Türk devrinde, her yılın beşinci ayının sekizinci gününde, orada Tanrı’ya ve atalarının rûhlarına kurban kesip dinî ayîn ve bayram yapıyorlardı. Mukaddes kitaplara bağlı rivâyetler de Yâfes’in oğlu ‘Türk’ün vatanını yine Isık-göl bölgesinde göstermiştir. Nitekim bu rivâyetlere göre peygamber Nuh (aleyhisselâm) dünyayı oğulları Hâm, Sâm ve Yâfes arasında taksim ederken Türklerin ceddi olan bu sonuncuya Ceyhun (Amu) nehri ötesindeki memleketleri yâni Türkistan’ı vermişti. Ak-hunların, garbi Gök-Türklerin, muahhar Oğuzların ve Karlukların Sır nehri ve Isık-göl havzalarında oturmaları bu rivâyetlerin tarihî menşeini göstermektedir. Böylece Türk destânı Oğuz-nâme ve İran destânı Şeh-nâme ile birlikte, İslâm'dan önce ve sonra bütün tarihî kaynakları ve nihâyet modern ilim Türklerin ana yurdunu tespit etmiştir.

İran millî destânına veya Şeh-nâme’ye göre dünyayı üç oğluna taksim eden Feridûn Türkistan ve bütün Şark ülkelerini (Çin dahil) Türklerin ceddi Tûr veya Tûrec’e, İran ve Arap ülkelerini İranlıların ceddi İrec’e, Rum ve Rus ülkelerini de Selem’e vermişti. İran kaynakları gibi, Çin, Yunan ve Arap kaynakları da Turanî ve İranî kavimlerin an’anevî hududunu Ceyhun nehri teşkil ettiğini ve Türk-anayurdunun Türkistan olduğunu belirtirler. İranlılar Tûr’a nispetle bu ülkeye ‘Turan’ adını verirler, ki bu isim farsça ‘Türk’ kelimesinin cemi’ şekli olan Tur(k)an dan, Tûr veya Tûrec de Türk’ten başka bir şey değildir. Aynı İran kaynaklarına göre; Türklerin efsânevî pâdişâhı Afrâsyâb bu Tur(k)’un torunu olup Türkistan’dan sonra İran, Hindistan, Rum ve Rus ülkelerini fethetmiştir. İran-Turan mücadelelerinin kahramanı olan Afrâsyâb’ın payitahtı Merv veya Belh şehri gösterilmiştir, ki tarih de Ak-hunların veya Eftalitlerin merkezi burası olduğunu bildirir. Destânî tarih bu memleketlerde Afrâsyâb’ın kurduğu bir çok şehirler ve ona ait hâtıralar nakleder. Böylece Türk destânî rivâyetlerinde Oğuz-han İran rivâyetlerinde Afrâsyâb olmuştur. Oğuz destânının İslâmî rivâyeti Oğuz-han’ı Yâfes’in torunu olarak gösterir, ki bunun da İslâm an’anesinden geçtiği muhakkaktır. Fars kaynakları gibi Çin tarihleri de kendi mitolojik cedleri Hia’lar (M.Ö. XXII - XVIII. asır) ile Türklerin ceddi Hiung-nu’ların aynı menşe’de birleştiğini yazarlar.

Eski İran’da Akamenid İmparatorluğu ve İskender’in istilâsı, İslâm Arap ordularının baskısı ve nihâyet Maveraünnehir’de Sâmânî devletinin kurulması Türk halklarının şarka doğru kaymalarına sebep olmuş; bu husus tarihî ve destânî rivâyetlerle de te’yid edilmiştir. Buna mukabil Hun, Ak-hun, Gök-Türk ve Oğuz istilâları da Türklerin tekrar Maveraünnehir, Şarkî Türkistan, Afganistan ve Horasan’da kesafet kazanmalarına yardım etmiş ve Ceyhun nehri yine İran-Turan kavimlerinin an’anevî hududu kalmıştı. Tarihî devirler esnasında bu nehrin şarkında nasıl İranî Soğdak’lar ve Harezmliler bulunmuş ise Turanî Ak-hunlar, Gök-Türkler ve Kalaç’lar da onun garbinde yerleşmişlerdi. Garba doğru artan göçler dolayısı ile Türkler, X. asırda, Moğolistan’da çok azalmış ve Çingiz’den sonra artık bu ülkede Türk kalmayarak şarktan gelen Moğollarla burası Moğolistan olmuştur.

XI. asırda büyük Türk ve Selçuklu göçleri ile Türk illerinin hudutları çok genişlemiştir. Bu sebepledir, ki XIII. asırda Türkistan veya Türk-ili (Arz üt-Türk) Çin ve Hindistan hudutlarından Rum ve Rus ülkelerine ve Tuna boylarına kadar yayılmış ve çağdaş kaynaklarca da dünyanın dörtte biri olarak kaydedilmiştir. Aynı asırda Avrupalı seyyahlar da Kıpçak-ili (Kumania) dahil olmak üzere Tuna boylarından Altay dağlarına kadar uzayan bütün bölgeleri ‘Büyük Turkia’ ve Selçuklu Anadolu’sunu da sadece ‘Turkia’ adı ile gösteriyorlardı. Böylece Türkistan veya Türkiye adı Türklerin yayılışlarına göre geniş ülkeleri hudutları içerisine alıyordu. Buna mukabil X. asır Arap coğrafyacıları, Türk adını sadece Şamanî Türklere tahsis eylediği ve Müslüman Türkleri onlardan ayırdığı için, Türkistan adını İslâm hudutları dışında kalan ve Fârâb, hattâ Talas ötesinde bulunan Türk memleketlerine veriyorlardı. İslâmiyet’in yayılışı ile hudutlar değiştiği halde bu hatâ muahhar kaynaklarda da tekrarlanmış ve bu husus bir takım tarihî karışıklıklara sebep olmuştur. Bundan dolayıdır, ki eski İran kaynaklarının ‘Turan’ (Türklerin yurdu) adını verdikleri Türkistan Selçuklu devrine kadar İslâm eserlerinde, ekseriya, Maveraün-nehir ismi ile anılmıştır. Kayda şâyândır, ki Türkler de Turan adını daha Gök-Türkler devrinde biliyor ve hattâ, Yenisey kitâbelerine göre Oğuzlar arasında ‘Alp Turan’ adlı bir kimseye rastlanıyor. Bununla beraber Araplar Türkistan’a geldikleri zaman Maveraün-nehir dedikleri ülke Gök-Türklere veya onlara tabi’ Han, Yabgu, Tarhan, Tekin, Tudun unvanlarını taşıyan Türk hükümdarları tarafından idare ediliyor; Araplara karşı Türk orduları savaşıyor ve bu sebeple de Ceyhun nehri ötesinde oturan halkları Türk olarak gösteriyorlardı. Nitekim Araplarla savaşan Buhara’nın kadın hükümdarı da Türk idi. Hatta Arap mütefekkiri Câhiz ‘Horasan lisânı ile Türk dili arasındaki fark Mekke ve Medine lehçeleri arasındaki farka benzer’ derken de Türklerin Ceyhun nehrinin berisinde de bulunduğunu ifâde etmiş olur. Bu da Ak-hunların veya Eftalit’lerin buralarda hâkimiyetleri ve yerleşmeleri vakıası ile alakalıdır. Nitekim bazı eski İsâm kaynakları Horasan ülkesinde ve meselâ Nişapûr şehrinde kadîm Türk ailelerinin bulunduğunu kaydederler. XIII. asırda etnik hudutlara delâlet eden Türkistan adı Tuna nehri boylarına kadar uzadığı gibi Osmanlı devrinde de Türkiye adı bazan siyasî bir mânâ almış ve imparatorluğun geniş hudutları içindeki memleketleri göstermiştir. Nitekim yukarıda da belirtildiği üzere Amu nehrinin garbinde Oğuz, Halaç ve Ak-hunlar bulunduğu gibi şarkında da Hârezmli ve Soğdlu gibi Türk olmayan kavîmler de vardı.

Türk adının tarih sahnesine çıkışı VI. asırda Gök-türk devletinin kuruluşuna bağlıdır. Nitekim bu kavmi Çin’liler Tu-kiu, Bizanslılar da Tur-koi adı ile tanıyorlardı, ki Orhun kitâbelerinin keşfinden önce bu isimlerin ‘Türk’ olduğu anlaşılmıştı. İslâm’dan önce Cahiliyye şâirleri (A’şa ve Nâbiga gibi) ve Hezret-i Peygamber’in hadîsleri de Türkleri kendi isimleriyle tanıyor ve kaydediyorlardı. Gök-Türk kağanları tabiiyetlerinde bulunan ve hatta kendi devletlerine karşı isyân eden Oğuz, Türkeş ve Kırgız uluslarını da Türk adı ile zikrediyor ve bunları ‘kendi Türk milletim idi’ (Türküm budunum erti) ifadesi ile gösteriyorlardı. Bu durum Türk adının sadece Gök-Türk hakanları hânedanının, mensup oldukları bir boya veya devlete ait olmayıp bütün bir millete şâmil bulunduğunu ifâde eder. Türk adının bu kadar geniş bir mâna kazanması onun Gök-Türklerden önce mevcut olduğuna bir delil teşkil eder. Nitekim eski İran ve Arap kaynaklarında Ak-hunlar (Hayâtili) da Türk adı altında gösterilmiş; destânî Turan isminin Türk’ten geldiği anlaşılmıştır. I. asır Latin müellifi Pompenius Ural (Yayık) ve İtil nehirleri arasında bir Turkae kavminin yaşadığını kaydeder. Hattâ meşhur Sinoloji âlimi De Groot Hunlardan önce Çin’in şimalinde Tik adlı bir kavmin bulunduğunu ve bu adın da Türk ile ilgili olduğunu ileri sürmüştür.

Türk adının bu derece yaygın ve şümûllü mânası onun Gök-Türklerden önce mevcut olduğuna delâlet eder. Esasen çağdaş Türkçe, Çince, Yunanca (Bizans devri) ve Arapça hem Gök-Türk devletini hem de idaresinde bulunan soydaş ulus veya boyları umumî Türk adı altında zikrediyor; bazen de bu ismin başına semâvî mânâsına gelen Gök (kök) sıfatını da koyarak devlete ve millete kudsîyed izâfe ettiklerini belirtiyorlardı. Meselâ kendilerine mahsus kavim veya ulus adı ile devlet kuran Uygurlar lisanlarına ‘Türk Uygur tili’ derken bu lisânın Türk olan Uygurların dili olduğunu da belirtiyorlardı. Esasen Uygurlar Sogd aslından gelen alfabelerini kullanmadan önce muamelelerini Orhun yazıları ile yapıyorlardı. Uygurların Gök-Türk devletinin yıkılışında büyük bir rol oynadığı ve yerine kendi devletlerini kurdukları halde kendilerini ve dillerini Türk saymaları çok mühimdir. Zirâ eğer Türk adı yalnız Gök-Türk hânedanı veya devletine ait bulunsa idi herhalde yıktıkları bu imparatorluğun ismini bizzat kendileri içinde kullanmaları vârid olmazdı. Buna mukabil tarih sahnesine cedlerinin adları ile çıkan Selçuklular ve Osmanlılar asırlarca, bu isimlerle meşhur oldukları gibi Türklüklerini de unutmuyor; bilhassa Hıristiyanlar da onları daima Türk adı ile anıyorlardı. Uygurlar gibi Karahanlılar, Hazarlar, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve başkaları hususî kavim ve devlet isimleri ile diğer sayısız soydaşlarından nasıl ayrılmağa mecbur idiler ise umumî Türk adı içinde de aynı milletin bir kolu olduklarını, öylece, biliyor ve kullanıyorlardı.

Filhakika Gök-Türk kağan ve devlet adamları, Orhun kitâbelerinde, kendi soydaşlarını sayarken hepsinin, kendileri gibi, ‘Türk budunundan’ yâni milletinden bulunduğunu tekrar]arken onların kavim veya boy ve ulus isimlerini belirterek her birine dâir bilgiler vermiştir. Ama koca bir imparatorluğun mensup olduğu hânedân ve boyun Türk veya Gök-Türk adını taşıdığına dair bir işarete rastlanmamış, fakat Oğuz Türklerine mensup bulunduklarına dair birçok delil bırakılmıştır. Bu duruma rağmen bazı meşhûr Türkologlar Türk adının ilk defa Gök-Türkler ile meydana çıktığını ve bilâhare bütün Türk kavimlerini ifâde ettiğini ileri sürmüşler ve bu fikre Avrupalı ve Türk ilim adamları da, tenkidsiz olarak uymuşlardır.

Çeşitli Türk devlet ve kavimlerinin bu ayrı isimlerle meydana çıkması ve bu yanlış görüşün doğması Türk adının aynı ırka mensup, bir çok kavim ve devletlere şâmil bulunmasına engel değildir. Türk tarihinde feodal siyâsî bünyenin hâkim bulunması pek anlaşılmamış olması ile alâkalıdır. Filhakika bin yılı çok aşan devirler boyunca Karadeniz'iıı şimalinden uzak-şarka kadar uzayan azîm birlikleri ve uluslar feodal siyâsî teşkilâtlara göre kavmî varlıklar hâlinde yayılmış ve bu sebeple Türk adının devleti ifâde etmesi ihtiyacı duymamıştır. Fakat Gök-Türklerin kuruluşundan itibaren millî ve ecnebî kaynaklarda Türk adının bir derece yaygınlaşması, diğer devletlerden farklı bir mesele olarak karşımıza çıkar. Filhakika Kun(Hun)ların inkırazından sonra Orta-Asya'da hâkimiyet Moğol ırkından sanılan Avar (Cü-cen) lardan Gök-Türklere intikal edince ve bu imparatorluk sür'atle bütün soydaşlarını kendi idaresinde birleştirince uzun bir devir düşman esaretinde kalan Türklerin, şiddetli bir tepki ile, umumî ve millî adları ile ortaya çıkmaları tabiî idi. Esasen Türk adının bir hânedâna veya ulusa aid olmadığının en mühim bir delili de bizzat Gök-Türk imparatorluğunun daha VI. asır ortalarında kuruluşunda bile, çağdaş Çin, Bizans ve Arap kaynaklarınca, bu umümî ve millî ismin bütün dünyaya yayılmasıdır.

Türk adının etimolojik menşe veya izahı da bu kelimenin kadîm zamanlarda mevcûd bulunduğu kanaatını te'yid eder. Filhakika tarihi ve destânî rivâyetlere göre Altayların Cenubunda, Ergenekon'da, Avarlar için demircilik ve silâh imali ile uğraşan, Gök-Türklerin bir kısmı ilk istiklâl mücâdelesi ile tarih sahnesine çıkmıştır. Fakat Çin kaynaklarının Türk adını izahı masaldan ibaret kalmıştır. W. Thomsen G. Nemeth gibi meşhûr Türkologlar Uygurca bir metinde kuvvetli mânâsına gelen ‘Türük’ kelimesinden ‘Türük’ ve ‘Türk’ adının türediğini ileri sürmüşlerdir. Türklerin kuvveti ve diğer hasletleri dolayısı ile başka sıfatların kadîm devirlerden modern zamanlara kadar meydana çıktığı malûm ise de burada, sıfattan isim değil Türk adından bu sıfatın türediği muhakkaktır. Zaten muahhar bir Uygurca metnin bu mânâsını eski devirlere çıkarmak da mümkün değildir. Halbuki bu mümtaz iki âlimden önce Munkacsi ve Vambery gibi iki Macar Türkoloğu Türk adını ‘türemek’ fiiline bağlamaları daha isabetlidir. Gerçekten tarihî şahıs, boy ve ulus adlarının teşekkülüne göre meselâ Anadolu’da bir takım göçebeler nasıl ‘yürümek’den’ ‘Yürük’ adını almış ise ‘türemek’ kökünden de öylece, bütün bir millet Türük ve nihâyet Türk ismi ile anılmıştır. Bu kelimenin kadîm zamanlarda türemiş, meydana getirilmiş kişi ve insan mânasında iken bir milletin adı olduğu anlaşılıyor. Zirâ iptidâî zamanlarda kavîmler kendilerini asrî insan ve yabancılar da barbar ve benzeri ad ve sıfatlar ile tanıdıkları malûmdur. Nitekim Türkler de yabancılara ‘Çöllüğ’ yâni Çöl kavmi, yabani diyorlardı. Türkçe'de aynı kökten gelen ‘türe’ veya ‘törü’ kelimesi de örf, kanun, tüzük ve nizâm mânâsında kullanıldı.

İslâmiyet’ten sonra Türk adının medlülünde bazı farklar husûle gelmiş; müslim ve gayri müslim ayrılığı buna sebep olmuştu. Filhakika Araplar önce Amu (Ceyhun) ötesinde İslâm hâkimiyeti altında yaşayanlara, bilahare Sır (Seyhun) nehri şarkında bulunan Şamanîlere Türk adını veriyorlardı. Maverâünnehir halkı, böylece, yalnız Müslüman ismi ile zikrediliyor; Türk adı da şarktaki Şamanîlere tahsis olunuyor; bu suretle müslim ve gayri müslim Türkler birbirinden ayrılıyordu. Nitekim Müslüman Karahanlılar Türk ve memleketleri Türkistan olduğu halde şarkta bulunan put-perest Uygurlara karşı cihâd yapıyor ve onları ‘Türk’ veya ‘kâfir Türk’ ve kendilerini sâdece Müslüman adı ile isimlendiriyorlardı.

Bununla beraber Araplar Kendilerine yabancı olan İranlıları, blâhare diğer kavimleri de bazen Acem (yabancı) adı ile ifâde ediyor; fakat Hârizmşâh Sultan Muhammed Müslüman Türklere, Şamanî Kıpçak ve Kanglılar’a dayandığı halde ‘Padişâh-ı Acem’ ve ‘İskenderî Sânî’ unvanlarını kullanmış; Şamanî Karahıtay, Moğol ve diğer gayri müslim ve gayri Türk kavimler Türk ve hükümdarlarını da ‘Türk hanı’ ismi ile adlandırıyor ve kendi Türklüğünü belirtmeye lüzum görmüyordu. Türkiye Selçukluları sultanı Alâeddin Keykubâd deniz aşırı Soğdak (Kırım) ve Kıpçak seferi münasebetiyle bu Şamanî soydaşlarını Türk ve kendilerini de sâdece İslâm adı ile gösteriyorlardı. Türk, İslâm ve Hıristiyan kaynaklarında Türk hâkimiyeti veya tâbiiyeti altında bulunmuş bir kısım kavimleri de Türk umumî adına dâhil ediyorlardı. Meselâ Türk kültürü, dili ve kanı tesirinde kalan ve Kuban havâlisinde yaşayan Macarlar, şarkta Kıtay ve Mogollar, hattâ çeşitli Türk devletleri idaresinde bulunan birtakım Saklab veya Slav kavimleri de Türk câmiasından sayılıyordu.

Oğuz Han veya İranî adı ile Afrâsiyâb neslinden gelen Selçuklular ve Osmanlılar bu tarihî ve destânî menşeleri, Türklük şuûr ve hisleri ile iftihâr etmekle beraber Türk adını eski Şamanî soydaşlarına ve bilâhare de İslâmî ve millî kültürü zayıf kalan göçebe ve köylülere tahsis ediyordu. Bununla hânedânlar ve yüksek tabaka, göçebeler ve köylüler dışında, Türklük adını dürüstlüğün, asâletin ve kahramanlığın timsâli olduğuna inanıyor ve bununla öğünüyorlardı. Anadolu'da Selçuklu ve İlhanlı devlet nizâmına bağlı bulunan Mevlânâ Celâleddin, göçebeler ve bilhassa Karamanlıları, Moğollar ve Ermenilere karşı çarpışıyorlarken yerleşik köy, kasaba ve şehirlere de baskın ve yağmalarda bulundukları için, hoş karşılamamış; bu sebeple de Karaman beyi Moğolları kendilerine tercih ettiğinden dolayı bizzat büyük mütefekkire şikâyet etmiş ve üzüntülerini belirtmişti. Nitekim Mevlânâ bu göçebeleri Türk adı ile ve tahripçi olarak gösterirken yüksek tabaka gibi o da Türk adına saygı gösteriyor ve ‘aslım Türktür’ kaydı ile de Müslüman Türklere mahsus anlayışa sâhip bulunuyordu.

Gök-Türkler ve Oğuzlar

Türk adının Mânâ ve şumûlü yanında Gök-Türk ve Oğuzlar arasındaki münasebetler de mühim bir mesele teşkil eder. Zirâ bu hususta hâlâ bazı ağır hatâlar devam etmektedir. Filhakika Orhun kitâbelerinde Gök-Türk kağan ve devlet adamları, idarelerinde bulunan soydaş boy ve ulusları kavim isimleri ile gösterirken, kendileri gibi, onların da Türk olduklarını sık sık tekrarlamışlar; fakat en fazla bahsedilen Oğuz adını Türk isminin mürâdifi gibi kullanmışlardır. Esasen Çin kaynakları Gök-Türklerin Kun(Hun)ların neslinden geldiğini açıkça belirttikleri gibi Oğuz destânı ve tarihî rivâyetler de iki imparatorluğun başlıca dayandığı kavmin Oğuzlar olduğunu göstermektedir. Askerî, idarî, siyâsî, içtimâî teşkilât ve nizâmları, kültür ve mefkûreleri de Oğuzlarda bulunmakta; Türk Oğuz kavmî birliği belirmektedir. Orhun kitabelerine dayanan Barthold bir yerde Gök-Türk İmparatorluğunu ‘Oğuz Türkleri devleti’ olarak bildirmekte ve kendisinden önce Radlof gibi ‘Kağan kendi kavmine Türk ve aynı zamanda Oğuz’ adını verdiğini söylemektedir. Bununla beraber âbîdelerde hanların isyân eden Oğuzlardan şikâyetlerine dâir diğer kayıtlar Barthold’u şaşırtmış, fakat bunu açıkça beyân etmeksizin Gök-Türk ve Oğuzların kavmî ayniyeti görüşünü terk etmiş; hakanın ‘Türk ve Oğuz beyleri ve milletine’ (budununa) hitapları ve başka millî kavmî ayniyet ifâdeleri bir kenara atılmıştır.

Nitekim Barthold ‘gariptir, ki hiçbir zaman siyâsî bir vahdet teşkil edememiş olan Oğuzlar tarafından en dayanıklı (Selçuklu ve Osmanlı) devletleri kurulmuştur’ hükmünü vermiş; Kunlar'dan Osmanlılara kadar en büyük imparatorluklar vücuda getiren, Türklerin en asîl, en teşkilâtçı ve kalabalık bir kavmi olan Oğuzlar hakkında bir dikkatsizlik yalnız büyük bir yanlışa sebep olmamış; onun otoritesine bağlı ilim adamlarını da, tenkidsiz araştırmaları dolayısı ile, aynı hatâlara düşürmüştür. Barthold'un bu hatâsı, şüphesiz Osmanlılar müstesna, hemen bütün Türk içtimâî ve siyasî hayâtına hâkim feodal bünyeye ve bunun devletlerin parçalanmasında başlıca amil olduğunu düşünememesi ile alâkalıdır. Oğuzların kendi Gök-Türk devletlerine karşı isyânlarını da, böylece, anlayamamış ve hatâ sürmüştür. Halbuki Gök-Türkler yanında Selçukluların başlıca dayanağı urûğdaşı olan aynı Oğuzların Sultân Sancar’a isyân etmeleri hattâ onu mağlup ve esir ettikten sonra Selçuklu İmparatorluğu’nu çökertmeleri, ne bu hânedânın ve ne de onu kuranların ayrı kavimden olmalarını reddetmeğe imkân vermez. Nitekim Türkiye Selçukluları da, Şamanî ve Alevî inançları üzerinden peygamberlik iddiasına kalkışan, Baba İshak veya Baba Resul de, aynı Oğuz veya Türkmenlerin devlete karşı büyük Babaî isyânları ile inkırazı başlamış; aynı soydan bulunmaları ayaklanmalara mâni olmamıştır.

Asırlar boyunca din, kültür ve devirlerin değişmesi ile Türk adı ve Türklerin yayılışı ile de Türkistan hudutları nasıl mâna farkları göstermiş ve buna dikkat etmeyen ilim adamları Türk tarihinin anlaşılmasında ne derece hatâlara düşmüş ise, Türk milletinin hep göçebe sanılması da o nisbette yanlış anlayışlara ve karışıklıklara sebebiyet vermiştir. Bu da Kun, Gök-Türk, Uygur, Hazar, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı hemen bütün Türk devletlerinin göçebeler tarafından kurulması ile alakalıdır. Nitekim Hunlardan beri askerî kudret ve teşkilât olarak bütün Türk devletleri göçebelere dayanırken ziraat, sanayi, ticaret ve kültürce de yerleşik ve şehirli Türkleri de idarelerinde bulunduruyorlardı. Gerçekten biz İslâm’dan önce Gök-Türk, Uygur ve Hazarların bir çok şehirleri, yüksek kültür ve sanat hayatları hakkında zengin tarihî kayıtlara sahip bulunuyoruz. Esasen Türk hakanları da kışın şehirlerde yazın da şehir gibi ordugâhlarında oturuyorlardı. Bu vesile ile Şamanî Türk devletlerinin hep göçebe Türklerden müteşekkil halklara dayandığı hatâsına dikkati çekmiş bulunuyoruz.”[1]

Türklerin Irkî Husûsiyetlerine dâir

                                                                        " Türkler barışta melek,savaşta ifrit gibidir."

                                                                                                                              (Gazzî)

"Bir milletin tarihine girerken onun ırkî teşekkülü ve durumu hakkında da mâlûmat sahibi olmak gerekmektedir. Türklerin antropolojilerine dâir vuzuhsuzluk ve hatâlar da bir takım karışıklıklara sebebiyet vermiş; Kırgızların mavî gözlü ve sarışın olmaları bazı âlimleri onların aslında Türk olmadığı kanaatine sevk etmişti. Sadece bu misâl bile Türklerin henüz izah edilmemiş bulunan ırkî vasıflarını göstermek lüzumunu belirtmeğe kâfidir. Bu kadar geniş coğrafî sâhalarda, çeşitli iklim ve karışma bölgelerinde yaşayan Türklerin ırkî vasıflarında bir takım farkların belirmesi tabiî idi. Filhakika eski devirlerde Çin, Yunan, İslâm ve Hıristiyan yazarlar Türkler arasında Sarı veya Mongoloid ırktan Aryânî ve Hindî tiplerine kadar değişen sîma farklarının mevcut olduğunu tespit etmişlerdir. Türkleri Moğol veya sarı ırktan sayan modern yabancı âlimler gibi, bunun tamimiyle aksine, Arî veya Avrupalı gösteren yerli yazarların iki ifratı temsil ettiği muhakkaktır. Zira burada göreceğimiz gibi tarih bu hakîkatı meydana koyan malzemeyi vermektedir. Rus âlimi, W. Barthold Gazneli Mahmud’un tarihçisi Utbî’nin, Karahanlı askerlerini Moğol tipinde gösteren bir tasvirine dayanarak, ‘Türklerin Moğol kıyafetinde olmadıklarını iddia edenlerin aleyhine getirilecek delillerin en mühimidir’ ifâdesini kullanmış ve böylece mes’eleyi iyi tetkik edemediğini göstermiştir. Nitekim o, diğer bazı Avrupalı âlimler gibi Çin ve İslâm kaynaklarında Kırgızların şimal ırkına benzer tasvirlerini de bu sebeple anlayamamış ve onları da Türk ve Moğollar dışında bir kavim sanmıştı.

Eski Çin ve İslâm müellifleri Kırgızların kumral saçlı, mavî gözlü ve uzun boylu olduğu üzerinde birleşmiş; modern bazı âlimler Türkleri Moğol ırkına nispet ettikleri için onların Türkleşmiş bir kavim olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Halbuki umumîyetle şimal kavmi olan Türklerin diğer ulusları arasında Kıpçak (Kuman), Peçenek ve Bulgarlar da İslâm, Ermeni ve Avrupalı kaynaklarca sarışın, beyaz tenli ve uzun boylu olarak tasvir edilmiştir. Nitekim Ruslar ve Almanlar bile Kumanlara sarışın manasına gelen Polovtsi ve Falben adlarını vermişlerdi. Kayda şâyândır, ki XI. asırda büyük Türk muhaceretine katılan Kumanlardan bir kısmının Türkçe Sarı ismini taşıdığını Mervezî de belirtmiştir. Bu münasebetle Uygur ve Türkeşlerin iki kısım olup birer kısımlarının ‘Sarı-Uygur’ ve ‘Sarı-Türkeş’ adlarını aldıklarını da hatırlamak yerinde olur. Buna karşılık İslâm coğrafyacılarına göre Kara-Türkeş ve Kara-Hazar diye bu kavimlerin iki renge göre adlandırıldığı görülmüştür. Arap coğrafyacısı El-Omarî Mısır Memlûk devletini kuran ve ordularını teşkil eden Kıpçakların ‘Yüzleri güzel, boyları tam, vasıfları zarif, vefakâr, dürüst ve kahraman’ ve Türk ırkının en seçkinlerinden olduğunu söylerken diğer kaynakları te’yid eder. Gürcü kıralı Dâvid, XII. asırda, Selçuklulara karşı Şamanî büyük Kıpçak kavminin hükümdarı Karahan’ın oğlu Atrak ile ittifak etmiş; kızı ile evlenmiş ve 40 000 Kıpçak askerini aileleri ile birlikte Kafkaslardan geçirerek memleketine yerleştirmiş; bunların bir kısmı da orada Hıristiyan olmuştur. Kuman-daht (Kuman kızı) unvanını alan bu kraliçe güzelliği ile meşhur idi. Yeni keşfedilen VIII. asra ait Tibetçe bir vesikaya göre de Uygurlara bazen dost, bazen düşman olan Kırgızlar ‘Mavî gözlü ve kızıl saçlı’ gösterilmekle diğer kaynakları te’yid etmiştir. Bu vesikalar Kırgızlar yanında diğer şimal Türk kavimlerinin de ırkî vasıflarını güzelce belirtmiştir. Bulgar ve Hazarlar arasında bulunan Burdasların da güzel yüzlü ve beyaz tenli olduğu kaydedilmiştir. Esasen Şimal Türklerinin bugünkü ırkî vasıfları da tarihî kaynaklara uygundur.

Şimalde oturan Kırgız, Peçenek, Kıpçak ve Bulgarlar nasıl beyaz ırk vasıflarına sahip idiyse cenuptakiler de iklim şartlarına göre esmer renkte idi. Kâşgarlı Mahmud’a ve Oğuz-nâme’ye göre yirmi dört Oğuz-boyundan birini teşkil eden Kalaç (Halaç)lar, eski zamanlarda Şark’tan Afganistan’a doğru ilerlemişler Gazeli Sultan Mahmud’un ordusunda bulunmuşlar ve Hindistan fetihlerinde de büyük rol oynamışlardı. İslâm kaynakları onları ya Ak-hunların (Hayâtile, Eftalit) torunları sayıyor veya onlarla çok karışmış olduklarını belirtiyorlar. Eski müellifler bunların cenup ikliminin te’siri ile esmer bir renk aldıklarını ve bu sîmaları ile de diğer Türklerden ayrıldıklarını yazarlar. Bununla beraber Hindistan’ın Türkler tarafından fetih ve iskânında mühim rolü olan bu Halaç’ların renkten başka bir değişikliğe uğramadıkları da anlaşılıyor. Keşmir’i bir Türk beldesi sayan Kâşgarlı Mahmud’dan sonra XIII. asır coğrafyacılarının, bu memleket halkının Türklerle karışması sâyesinde güzel bir ırk meydana geldiğini ifâde etmeleri bizim için dikkate şâyân bir hâdisedir. Şimalî Hindistan (Pakistan)’ın Ak-hunlar, Göktürkler, Gazeliler, Selçuklular ve Moğollar devrinde büyük ölçüde Türk göçlerine sahne olduğuna ve Halaç’ların bu ülkede tekâsüf ettiğine dâir tarihî kayıtlar hayli zengin olup ırkî kaynaşmaların esasını gösterir.

Oğuzların şarkında bulunan ve Karahanlıların ana kitlesini teşkil eden Karluk, Yağma ve Çiğiller ile Talas (Taraz), Fârâb, Şâş (Taşkent) ve Fergana şehir ve bölge halklarının çok güzel olduğu, Türkler arasında boy, vücut tenasübü ve güzellikte meşhur bulundukları hakkında ittifak vardır. Taraz halkının güzelliğine dâir Ebû’l Hasan Zeyd el-Bayhakî’nin bir kıt’a şiiri bize kadar gelmiştir. Kaynaklar güzellikte Şâş ve Fergana halkların İranî unsurlarla karışmış olan Semerkand, Buhara ve Merv’den üstün olduğunu kaydeder. İbnül-Fakîh Türkilerin aristokrat tabakasını ve güzellerini Karluklar teşkil ettiğini ve Ezgişlerin de gür sakallı olduğunu yazar. Bu kayıtlar Utbî’nin Karahanlılara dâir verdiği mezkür kaydı ve buna dayanan Barthold’un hükmünü tekzip etmektedir, ki bu husus aşağıda bahis mevzuu olacaktır.

Hârizmli büyük Türk âlim ve filozofu Zemahşerî (1047-1134) Türk kadınları hakkındaki şiirlerinde bu güzellerin orta boylu, ince belli, uzun saçlı, yay (keman) kaşlı, çekik gözlü ve gövdelerinin bacaklarından daha uzun olduğunu tasvir etmiştir, ki Türk güzelliğine aid bu müşahade, aynı zamanda, bir derece Mongoloid bir tesiri de belirtir. Sultan Sancar’a isyân eden Oğuz’ların bu hükümdara vermeği taahhüt eyledikleri köle ve câriyelerin tasvirleri de kayda değer. Gerçekten Yağma ve başka Türk boylarına mensup bu kölelerin uzun boylu, uzun gerdanlı, ince belli, ak yüzlü, siyah saçlı ve düzgün bacaklı olmaları şart idi. XIII. asırda Moğolistan’a giden Rubruck, Uygurları ve ülkelerini anlatırken onlar hakkında ‘Bizim gibi orta boyludur’ demekle iktifa eder. Uygurlara ait duvar resimlerinde güzel aryânî tiplere de rastlanmıştır. Kâşgarlı Mahmud kız güzelliğini ‘Burnu kıval ve boyu dal’ sıfatları ile ifâde eder. Bazı Türk boy ve kavimlerinin sarı ve kara diye iki kısma ayrıldıklarına kara unvan ve sıfatı ile bir çok Türk han ve hükümdarlarının da adlandırılmasına rağmen bununla renk ifâde edildiği kat’iyetle belli değildir. Nitekim Türklerin (Oğuzların) ceddi Karahan adı da bazan renk ile ilgili sanılmış ve bu hususta bir hikâye de uydurulmuştur.

Selçukluların ve garp Türklerinin esasını teşkil eden Oğuz veya Türkmenlere dair tarihî kayıtlar onların Moğol tipinden çok uzak ve İranlılara yakın ırkî vasıflar arzettiğini belirtirler. Reşideddin Oğuzların Türkmen adını aldığını, eskiden bu ismin mevcut bulunmadığını ve onların Karluk, Kalaç, Kıpçak, Kanglı ve Uygurlardan ayrıldıklarını bildirdikten sonra ‘Bütün Türk şubeleri şekil ve lehçe itibariyle, birbirlerine yakın ise de, her ülkenin hava ve suyuna göre vücut, sîma ve şivelerinde bazı farklar’ husûle geldiğini anlatır. Nihayet Türkmen adını izah ederken de ‘Oğuzlar kendi ülkelerinden Maveraünnehre ve İran’a gelince buralarda nesilleri çoğaldı; iklim, hava ve su te’siri ile tedricen Tacik (Acem)lere benzediler. Fakat tam Tacik biçimini almadıkları için de İranlılar onlara ‘Türk-mânend’ (Türke benzer) adını verdiler. İşte Türkmen ismi bu suretle meydana çıktı’ mütaleasını ileri sürer.

Türkmen adı hakkında yapılan bu izah şüphesiz bir halk etimolojisinden başka bir şey değildir. Fakat bu kayıt, XIII. asırda, Oğuzlar ile şark Türkleri arasında bir sîma farkı olduğunu, birincilerin Farslara daha yakın bulunduğunu göstermek bakımından çok mühimdir. Zira Reşideddin’in görüsüne aykırı olarak Oğuzların muhacereti ile coğrafya, iklim ve zaman bakımından XIII. asırda bir değişikliğe uğramaları mümkün değildi. Çünkü Sır nehri-Hazar arası Oğuz yurdu ile Maveraunnehir, İran arasında mühim bir iklim farkı bulunmadığı gibi ciddi bir ırkî karışma da bahis mevzuu değildir. Filhakika bu ırkî ve etimolojik izah aslında XI. asra aid olup Oğuz Türkleri henüz ana yurtlarından göçmüş değildi. Kâşgarlı Mahmud, Oğuzların Türkmen adını almasına dair, İskender istilası ile alakalı, uzun bir hikâye anlatırken onların uzun saçları olduğunu ve Türklere aid alâmetleri bulunduğunu ve bu sebeple ‘Türkmen’ (Türke benzer) adını aldıklarını söyler ve Reşideddin’in izahını iki asır önceye çıkarmış olur. Böylece bu kayıt Oğuzlar ile şark Türkleri arasında, birincilerin kendi yurtlarından göçmelerinden önce de, bir sîma farkı bulunduğunu meydana kor. Bu vesika Oğuzların sîmasında iklim, zaman ve karışmaların bir tesir yapmadığını gösterir. Esasen İslamiyet’i kabul eden bazı Oğuz ve Karluk boylarına, daha X. asırda, Türkmen adı verildiğini, Oğuzların şarkında bir ‘Müslüman Türkmen ülkesi’ ve Çu vâdisinde de bir ‘Müslüman Türkmen hükümdarı’ mevcut bulunduğunu İslâm coğrafyacıları bildirmektedir. Kâşgarlı Mahmud Müslüman Oğuzlar gibi Müslüman Karluklar da Türkmen ismi ile isimlendirildiğini söylemekle bunu te’yid eder. Bu hususta daha sarih bilgi veren Mervezî İslâm dünyası ile komşu olan ‘Oğuzların bir kısmı Müslüman olunca Türkmen adını aldı ve onlarla Müslüman olmayan Türkler arasında savaşlar başladı’ der. Böylece Türkmen adının Oğuzlara muhaceretten önce verildiği, ismin farsça ‘Türk-manend’ gibi halk etimolojisi ile değil Türkçe tafsil ‘men’ eki ile meydana geldiği, Müslüman Oğuzları ifade eden ‘İman etmiş Türk’ (Türk İman) izahının da bir yakıştırma olduğu meydana çıkar. Kâşgarlı Mahmud, Oğuzlar ile Farslar arasında karışmalara işaret ederse de bununla ırkî değil lisânî ve kültürel münasebetler kastedilmiştir. Esasen onun zamanında Oğuzların muhacereti çok yeni olduğu için kan karışması bahis mevzuu olamayacağı gibi İslâmiyet’i kabul edinceye kadar Karluklar Oğuzlardan daha fazla İran ve İslâm tesirlerine maruz bulunduğu da malûmdur.

Oğuzların şark Türklerinden olduğu gibi İranlılardan da farklı bir sîmaya sahip bulundukları ilk Selçuk devrinde müşahede ediliyordu. Filhakika Kirman Selçukluları hükümdarı Turan-şah (1085-1097) zamanında cereyan eden bir hâdise bu bakımdan kayda şâyaâdır. Bu hükümdar, sarayında çalışan bir marangoza, çırağının Türk’e benzemesi dolayısıyla, bu çocuğun kimin olduğunu sorar. Marangoz: ‘Bu meselenin mesuliyeti size aittir. Zira Konak Kanununa (hükm-i nüzul) göre evimde bir Türk askeri oturmaktadır. Anası bu çocuğun benden olduğunu söylerse de bunun cevabını vermek size düşer’ beyânında bulunur. Ustanın bu ifadesinden müteessir olan Turan-şah derhal sarayını ve ordugâhını şehrin dışına nakleder. Orada câmi, medrese, zâviye, hasta-hâne (bimâristan) ve hamam yapar; bunlara vakıflar tesis eder. Beyler (kumandanlar) ve devlet adamları da orada köşkler inşa eder; bu suretle hükûmet erkânı ile ordu şehrin dışına çekilirler. Böylece esmer İranlılara nazaran Türkler daha farklı bir sîma arzediyorlardı. Bu gibi hâdiselere İlhanlılar zamanında da rastlanmıştır. Oğuzlar da Peçenek, Bulgar ve Kıpçaklar gibi, İranlılara nazaran, bir şark-şimal kavmi olarak tanınmakta idi. Böylece Divân-ı Lügât-it-Türk, Selçuk-nâme Câmi’ut Tevârih’e aid bu üç kayıt Oğuzların Moğollardan ve İranîlerden farklı bir sîma ve renkte olduklarını açıkça göstermiştir.

Bununla beraber Türkler ile İran kavimleri arasında hudud veya yakın bölgelerde bazı ırkî kaynaşmalar da vuku buluyordu. Selçuklulardan önce Hârizmlilerin de ‘Suret ve tabiatları ile Türklere benzediği’ erkenden dikkati çekmişti. Nitekim Selçuklular ve Hârizmşahlar zamanında bu yüksek medeniyet ülkesi ilerlemeye ve Türkleşmeye devam etmiş ve Moğol devrinde bu etnik hâdise tamamlanmıştır. Hârizm gibi Maverâ-ünnehir’de ve Şarkî Türkistan’da da asırlarca süren Türk göçleri sayesinde yerli Aryanî kavimler temsil edilmiş ve Türkleşmiştir. Nitekim Kâşgarlı Mahmud, XI. asırda Buhara ve Semerkand bölgesinde Soğuldular, Şarki Türkistan’da Gencek ve Hotanlıların Türkçeden başka kendi dillerini de konuştuklarını belirtir. O: ‘Tat’sız Türk, başsız börk olmaz’ atasözü ile Türkler ile Şarkî İran kavimleri arasındaki karışmalara işaret eder. Bu gibi muayyen bölgelerde vuku bulan bu karışmaların göçebelerle değil, yerleşik hayata gecen Türklerle cereyan ettiğini de kaydetmeliyiz.

İlk Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının sîma tasvirleri de Garp Türklerinin ırkî vasıflarını tespit bakımından lüzûmludur. Alparslan ‘Uzun boylu, uzun bıyıklı ve heybetli bir padişah’ idi. Oğlu Sultan Melik Şah da beyaz- kırmızımtırak çehreli, güzel yüzlü, uzun boylu, top sakallı ve pâzuları kuvvetli olarak tasvir edilmiştir. Sultan Sancar ‘Buğday renkli, güzel yüzlü, çiçek bozgunu, uzun boylu, geniş göğüslü, şişman, sakalları tam ve heybetli bir padişah idi.’ Bu sîma hususiyetleri henüz karışmamış bulunan ilk Selçuklu sultanlarının nasıl Moğol tesirlerinden uzak, İranlılardan ve hatta Şark Türklerinden farklı olduklarını meydana koyar. Türkiye Selçuklu sultanlarının sîmaları hakkında daha az kayda sahibiz. Gürcü kraliçesi II. Tahamara Kılıç Arslan’ın oğlu şehzade Süleyman’ın güzelliğini duymuş ve yaptırdığı resmini görünce kendisine evlenme teklifinde bulunmuştur. III. Gıyasettin Keyhusrev orta boylu ve yakışıklı idi. Musul-Halep atabeyi Nureddin Mahmud uzun boylu, güzel yüzlü, alnı geniş, rengi esmer ve sakalları gür (bir rivâyete göre de yalnız çenesinde) olarak tarif edilmiştir.

Osmanlı sultanlarına aid tasvirler Oğuz tipinin dikkate şyân örneklerini gösterir. Kayı boyundan gelen Osmanlı sultanları, Osman ve Orhan gazi ince ve uzun boylu, burnu kavisli, mavi gözlü, kumral saçlı, yüksek alınlı, geniş göğüslü, beyaz tenli ve kolları adaleli idi. Bu kayıtlar resimleri ile iyi bildiğimiz ‘Fâtih burnunun daha başlangıçta Osmanlı Hânedanında mevcut olduğunu, bütün karışmalara rağmen, harikûlâde hâkim bir irsiyetle, bu vasfın son Osmanlı padişah, şehzâde ve sultanlarına kadar devam ettiğini’ ifâde eder. Şemail-nâme Sultan Murad’ın da kartal burunlu olduğunu gösterir. Fâtih gibi, sarayı resimlerle süsleyen Yavuz Sultan Selim, yapılan resmin dedesine benzemediğini, zira çocuk iken onun kucağında oturduğunu ve kartal burunlu olduğunu hatırladığını söyler. Kanunî Sultan Süleyman’ın da, resimlerine uygun olarak, kartal burunlu olduğu yabancı elçiler tarafından belirtilmiştir. Osmanlı hânedanına mahsus yüksek hasletler yanında asırlarca devam eden bu ırsî hâkimiyet de cidden kayda şâyân bir vâkıadır. Dede-Korkut kitabının Oğuzlara dair hikâyeleri de diğer kaynaklara uygun olup ırkî bir karışma bahis mevzuu olamaz.

Türkiye’de göçebe ve yerleşik Türklere ait tasvirler de garp Türklerinin sîma hususiyetleri için ehemmiyetlidir. XIII. asırda Sinop şehrini tasvir ve metheden bir Türk şâiri bu şehrin uzun boylu, mütenasip endamlı ve çok güzel kadınlarla dolu olduğunu ifâde eder. XIV. asrın ilk yarılarında Anadolu’yu gezen İnb Batûta halkın birçok meziyetlerini anlatırken ‘Allah bütün iyilikleri bu diyarda toplamış olup, ahalisi çok güzel bir surettedir.’ der. XV. asırda göçebe Türkmenler hakkında güzel bilgiler veren B. de la Broquiere adlı Fransız seyyahı Çukurova’dan bahsederken ‘bu çok güzel memleket deniz ile dağlar arasında olup tamimiyle Türkmenlerle meskûndur. Bunlar çok güzel insanlar olup çadırlarda otururlar’ kaydını verir. Bir başka seyyah da çadırlarda yaşayan ve otlaklarda dolaşan Türkmenlerin ‘Çok misâfirperver, âlicenap ve hayırsever; uzun boylu, yüzleri renkli, bakışları sert ve kadınları çok güzel’ olduğunu söyler. Bu kadınların erkeklerden kaçmadığını, köy ve şehirlerde yerleşik Türk kadınlarından daha renkli, taze ve zarîf’ bulunduğunu söyler. Anadolu’da yerleşen göçebe Türkmenler ve Yürükler bugüne kadar bu vasıfları muhafaza etmişler ve garp Türklerinin güzel bir tipini temsil etmişlerdir. Oğuz Destanı, Oğuz doğunca babası Karahan çocuğun ‘Güzelliğinden hayrette kalmış; kavmimiz ve uruğumuz içinde bu kadar güzel bir çocuk dünyaya gelmemiş’ olduğunu belirtir. Destânın Uygurca rivâyetinde ‘Oğuz’un yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri mavi, saçları ve kaşları kara ve vücudu kıllı idi.’ Onun evlendiği kızların da gözleri gök gibi (mavi) ve saçları su gibi dalgalı olarak tasvir edilmiştir.’ İran ve Arap edebiyatları Türk güzellerine dair şiirlerle doludur ve bu sebeple de Farsçada ‘Türk’ kelimesi güzel ve sevgili mânâsını almıştır.”[2]

TEFEKKÜR

Türk ki, Cihân’a nizâm vermiş Millet’in adı

İslâm ile şân, şeref bulmuş Devlet’in adı

 

 

DİP NOTLAR

[1]  Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Türk Dünya Nizâmının Millî İslâmî ve          İnsânî Esasları; “Türklerin Ana-yurdu”; Cilt I-II İkinci Baskı Turan Neşriyat Yurdu, Nakışlar Yayınevi              Cağaloğlu – İstanbul 1978; s. 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 77.

[2]  Prof. Dr. Osman Turan, age. “Türklerin Irkî Hususiyetlerine dâir”; s. 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84,

      85, 86.

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.