• BIST 106.785
  • Altın 269,506
  • Dolar 5,6938
  • Euro 6,3037
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 2 °C
  • Yozgat 1 °C
  • İzmir 15 °C
  • Adana 9 °C
  • Bursa 10 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -4

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliğini sâdece “Türk Milleti’nin ve devletinin bölünmez bütünlüğü”nün korunmasından ibaret sanmak; Türk milliyetçiliğini anlamamak ve onu dar bir kalıbın içerisine hapsetmek demek olur. Başka bir ifâde ile Türk milliyetçiliği, sâdece emniyeti merkeze alan “güvenlikçi” bir fikir hareketi değildir.

Türk milliyetçiliği, bütün insanlığın sulh, selâmet ve sükûn içerisinde yaşaması ve yaşatılması için yüklenmiş bulunduğu târihî “cihânşümûl” mes’uliyet ve “kâinât kavramı” telâkkisi ile kayıtlıdır. İslâmiyet öncesinde olduğu gibi İslâmiyet sonrasında da devam ettirilmiş olan bu kavram, insanı kâniâtın merkezine alan bir anlayışı temsil eder. Yâni, insan eşrefî mahlûktur (varlıkların en şereflisi) ve ırkı, rengi, inancı ne olursa olsun değer verilmeye ve sevilip sayılmaya, korunup kollanmaya lâyıktır. Bunun içindir ki, güçlü olan zâlimin değil, haklı olan mazlûmun yanında yer almak ve “darda kalana hızır gibi yetişmek” fikri; Türk Milleti’nin şiârı ve asâletinin bir göstergesidir. Nitekim, Türkler; târihin akışını müspet yönde değiştiren ve aynı zamanda Türklerin Müslümanlıkla şereflenmesinin yolunu da açan Müslüman Araplar ile Çinliler arasında yapılan “Talas Suyu Meydan Muhârebesi”nde (751) Arapların safında yer almış ve Çinlilerin ağır bir yenilgiye uğratılmasına sebep olmuştur.

Türk Milleti’nin yaradılış hikmeti ile rûh ve karakter yapısında mezcolmuş olan bu güzide hâl ve tavır; O’na, Allahü Teâlâ (azze ve celle) tarafından “İ’lây-ı Kelimetullah” dâvâsını ve “nizâm-ı âlem” ülküsünü bahşetmiştir.

Yukarıda işâret ettiğimiz bu yüksek Türk tefekkür ve hikmet rûhunun bir neticesi olarak diyebiliriz ki; Hazreti Mevlânâ’nın (kuddise sirruhu): “Kim olursan ol, gel” ve Yunus Emre’nin: “Yaradılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” mesajı, aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin ve Türk milliyetçisinin de ezelden gelen ve ebedi kucaklayan mesajıdır. Türk Milleti’nde bu yüksek hâl nasıl tezâhür ve teşekkül etmiştir?..

Büyük ilim ve tefekkür adamımız Hilmi Ziya Ülken’in “Türk Tefekkürü”, “Türk Hikmet Telâkkisi”, “İslâmî Türk Tefekürü”, “Kültürümüzün Kaynakları” ve “Türk Milleti’nin Teşekkülü” husûslarındaki tespitleri:

Türk Tefekkür Târihi

“Tefekkür tarihi, medeniyet tarihinin en mühim kısmını teşkil eder. O adeta, medeniyetin şuuru demek olduğu için bütün medeniyet tarihinin zübdesi ve ruhudur.”(1)

“Türk tefekkürünü, tarihin muhtelif devirlerinde ve birbirinden çok uzak mesafelerde yaşayan Türk kavimlerinin bıraktıkları eserlerle tanımaktayız. Milâttan 3500 sene evvel yaşayan Sümer’ler ve Hititler’den başlayarak… çok defalar İran ve Avrupa içlerine kadar sokulan Akhunlar,… Sakalara ve nihayet abide ve kitabelerini elde ettiğimiz…zengin kütüphaneleri ve madenî eserlerine malik bulunduğumuz Uygurlara, Avrupa içlerine kadar sokulan Bulgarlar, Hunlar ve Macarlara varıncaya kadar Avrupa ve Asya’nın hemen her tarafına dağılmış ve yayılmış Türk kavimlerini burada aynı kadro içerisinde ve tek hatlı bir tekâmül ile tetkik etmeye; onların bu kadar zengin ve tenevvülü (çeşitliliği) hayatlarındaki fikir mahsüllerini bir elden tetkik etmeye imkân yoktur...” (2)

“Bütün bu tetkikler bize tarihin çok eski devirlerinde Türk tefekkürünün izlerini bulmak mümkün olduğunu, hatta onların bir çok eski medeniyetlere kaynak vazifesi gördüğünü ispat etmektedir.”(3)

“Türklerin İslâm medeniyetine girdikten sonra vücuda getirdikleri fikrî eserler, evvelce vücuda getirdiklerinden ne miktar ne de muhteva itibariyle daha zengindir diye iddia edilemez. Çünkü eski devirden bize kalan vesikalar, hakikatte mevcut olanların ancak küçük bir kısmını teşkil eder. Şu kadar var ki İslâm medeniyetine ait menbaların toplu ve yakın olması sayesinde bu devri diğerlerinden daha etraflı ve derin bir surette tanıyoruz. Uygurların İslâmiyet’i kabulünden sonra başlayan bu eserleri sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun inkirazına kadar takip edebiliyoruz. Vak’anüvis (resmi devlet tarihçisi) tarihleri, menâkıplar (menkıbeler), vilâyetnâmeler (ermişlerin menkıbeleri), terâcim-i ahvâl (hayat hikâyeleri), vefayât (ölümler), tezkere (hayat hikâyeleri), silsilenâme (mühim kişilerin soyunu gösteren liste), seyrüsülük (tasavvufta manen yükselmek için bir yola girip yürümek, müridin kat ettiği yol), ilaahir… kitapları sayesinde İslâmî Türk tefekkürünün ana hatlarını çizmek mümkün olabiliyor. Bu devir hakkında memleketimizde oldukça zengin tetkikler yapıldığı için onları toplamak ve umumî vasıflarını meydana çıkarmak diğerlerine nazaran daha kolaydır.”(4)

Türk Hikmet Telâkkisi

“Türk hikmetinin en eski numûnelerine biz, Oğuznâme’de ve daha sonra onun Türk ozanları tarafından söylenip toplanmış bakiyeleri olan Dede Korkut Kitabı’nda, en eski Türk kıssalarında, nihayet Orhon Kitâbeleri içerisinde çok bariz olarak görülen hakîmâne ifâdede tesadüf ediyoruz.

Orhon Kitâbeleri, muhtelif parçalarına ayrı ayrı şekillerde rastladığımız Türk hikmetinin en canlı numûnesidir… Civar kavimleri mağlup ederek Orta Asya’da çok geniş bir imparatorluk tesis etmiş olan Türk kağanlarını kendi dillerinden dinliyoruz. Onların harplerdeki tasvirleri, zaferlerini anlatışları, tefâhürleri (övünmeleri) Türk milletine hitapları bize Türk hikmetinin en temiz bir portresini çizmek ve onu diğer bazı milletlerin dünya görüşleriyle mukayese etmek imkânını kazandırmıştır. Filhakika bir milletin içinde talihin veya iradenin sevkiyle en nüfuzlu mevkileri işgal eden insanların dünya görüşlerinde, eğer bir fikrî olgunluk ve bir nevi hikmet eseri görülürse, bu eser o millet hesabına çok mühim ve kıymetli şeyler ifade edebilir.”(5)

Türk Tefekkürü

“Türk hikmetine göre, âlemin nizâmı iki zıd kuvvetin arasındaki ahenk ve imtizaçtan doğmuştur… İnsanların saadeti, dünya cennetleri ve milletler arasındaki sulh, bu ahengin devamına bağlıdır. İçtimai mertebelerin birbirine hürmeti, zümreler arasındaki uygunlukta yine aynı nizamın eseridir. Bu nizâmın bozulması insanın hayat ve ruhundaki ahengi bozacağı gibi; bilakis insanın derûnî ahenginin bozulması da bu nizamı sarsabilir. Böylece varlıkla insan arasında Türk hikmetine göre karşılıklı bir irtibat, adeta bir vahdet vardır.”(6)

İslâmî Türk Tefekürü

İslâm medeniyeti, İslâm dininin yayıldığı muhtelif kıtalar ve içtimaî teşekküller arasında müşterek olan beynelmilel bir orta zaman medeniyetidir. ‘Ümmet’ ruhu ve İslâm mefkûresi itibariyle her tarafta aynı vasıflara malik gibi görünen bu medeniyet, hakikatte, kendisini temsil eden içtimaî teşekküllerin her birinde ayrı bir mânâ ve hüviyet almıştır. Bu suretle şekil nakta-i nazarından tek bir İslâm medeniyeti varmış gibi kabul edilmesine rağmen diyebiliriz ki muhteva ve mânâ itibariyle birbirinden oldukça farklı medeniyetler vardır. İşte bir Arap-Berberî medeniyetinin karşısında İran medeniyetinden veya İran’ın karşısında bir Türk medeniyetinden bahsedebiliyoruz… Biz burada, İslâmî Türk medeniyeti içerisindeki fikir hareketlerini yani Türklerin İslâmiyet içerisindeki fikrî hususiyetlerini görebilmek için, evvela ‘ümmet’ ruhunda müşterek olan vasıfları, yani şekil birliğini mütalaa etmeliyiz. Hiç şüphe yok ki, orta zaman medeniyetlerinde müşterek noktalar, muasır millî müşterek medeniyetin noktalarından çok daha fazladır. Nitekim İslâm tarihiyle uğraşan bir çok âlimleri eskiden beri, inkısam (ayrılık) kabul etmez tek medeniyet iddiasına sevk eden budur. Onlar bu fikre bir kıymet hükmüyle, yani İslâmiyet’in vahdetine inanarak ulaşıyorlardı.”(7)

Kültürümüzün Kaynakları

Destanlar

“Türk Destanları

A)İslâmiyetin Kabulünden Önceki Türk Destanları:

İlk Türk Destanları

1.Altay - Yakut Yaradılış Destanı

2.Sakalar Dönemi

a.Alp Er Tunga Destanı

b.Şu Destanı

3.Hun Dönemi Oğuz Kağan Destanı

4.Köktürk Dönemi

a.Bozkurt Destanı

b.Ergenekon Destanı

5.Uygur Dönemi

a. Türeyiş Destanı

b. Göç Destanı

B)İslâmiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları:

1.Karahanlı Dönemi Satuk Buğra Han Destanı

2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi Manas

3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi Cengiz-name

4.Tatar-Kırım Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri

a. Seyid Battal Gazi Destanı

b. Danişmend Gazi Destanı

c.Köroğlu Destanı”(8)

“Türk destânları umumiyetle, A) İslâm’dan önce ve B) İslâm’dan sonra olmak üzere iki zümreye ayrılabilir. İslâm’dan önceki destanlar, muhtelif Türk kavimleri arasında birbirinden çok farklı birçok şekiller göstermektedir.

Anadolu’ya yerleşen Türkmenlerin köklerini teşkil eden Oğuznâme içinde ve ona bağlı olan Dede Korkut Masalları’nda da başka Türk kavimlerinin adları ve efsâneleri geçmemektedir. Bütün bunlar…Anadolu Türk destânlarının İslâm’dan önceki köklerinin ancak Oğuznâme’ye bağlanabileceğini meydana koymaktadır.

Oğuz Destanı’nın esaslı hikâyeleri Anadolu’da İslâm devrinde hemen tamamıyla unutulmuştur. Bunlardan yalnız Bayböyrek hikâyesi bir dereceye kadar saklı kalmış… Fakat şimdiki halde Anadolu’da yaşayan değer halinde bulunan destânların ancak İslâmileşmiş destân parçaları olduğunu söyleyebiliriz. Nihayet bunlardan bazılarında muayyen bir derecede İslâmileşme hissesi olduğu halde, bazılarında ise efsâne veya masal doğrudan doğruya İslâmî devrin mahsulü gibi görünmektedir. Bir kısmı bölge hikâyesi olarak başlamış ve sonradan memlekete yayılmışken, bir kısmı her tarafta ve eskiden beri aynı kuvvetle yaşamıştır.

Nihayet şu noktayı da ilâve edelim: Anadolu destânları içerisinde eski şekliyle İslâm’dan önceki destânlar yaşamadığı gibi, hatta İslâmî Anadolu destânları, Türkiye dışındaki bazı Türk memleketlerine yayılmak suretiyle kendi canlılık ve kuvvetlerini göstermişlerdir. Meselâ Battal Gazi, Hazreti Ali Cengî, Kerem ile Aslı, Köroğlu, ilâh. bunlardandır. Bu eserlerin Kazan’da basılmış bazı nüshaları, bir zamanlar Sibirya içlerine kadar yayılmış ve okunmuştur.”(9)

Türk Milleti’nin Teşekkülü

“Türk milletinin nasıl teşekkül ettiğini görmek için onu meydana getiren âmillere kadar çıkmak lâzımdır.”(10)

“Türk milletini vücuda getiren âmiller de Anadolu’nun uzun bir tarih boyunda siyasî ve medenî bir birlik kazanması, Oğuzların birkaç asır içinde derece derece İslâmlaştıktan sonra bu vatana yerleşmesi, onu takip eden birçok müdafaa ve istilâ hareketleri ile vatan sınırlarının ve Türk kültürünün çizilmesidir.

Türk kelimesi ilk defa yalnız Oğuzların kurdukları Tukiu Devleti zamanında bu kavme başkaları tarafından verilmiş; fakat gittikçe onların nüfuzu altındaki diğer akraba kavimler de aynı adı almaya başlamışlardır. Uygurlar, asıl Oğuzları kendilerinden ayırmak için onlara ‘Uluğ Türk’ diyorlar.

Uluğ Türk, büyük Türk tâbiri İslâm’dan sonra ne oldu? Kimlere verildi? Evvelâ şurasını söylemeli ki, Türk kelimesi hududunu genişleterek aynı kan ve aynı dil ailesinden olan bütün kavimleri içine aldığı zaman, bu tâbirin ilk sahipleri şeref bakımından olan yüksekliklerini “Uluğ Türk” adıyla saklamışlardır.

Oğuzlar da sonradan ikiye ayrılarak Onoğuz (Guz) ve Dokuzoğuz (Tukuzguz) adlarını aldılar. İran sınırları üzerinde Türkleşmiş olan eski İranlılara Tacik deniyordu. Oğuz töresine göre, Türkmen yani Oğuzlardan başka on Türk kavmi vardı: Uygur, Kıpçak, Kalaç, Kanıklı, Karluk, Agaceri, Çiğil, Argu, Tağma, Tahis. Türkmenlerin Oğuz Han’dan başlayan 24’lü boy teşkilâtı bu kavimlerde yoktu. Türkmenler çok muntazam olan bu teşkilâtları sayesinde öteki kavimleri kaç defa idareleri altına almış ve imparatorluklar kurmuşlardı. Efsaneye göre Oğuz, babası Karahan’ın elinden idareyi alarak kavmini bir Töre’ye göre düzene koymuş ve büyük istilâlar yapmıştı. Bu efsane, Çinlilerin Hiong-Nou dedikleri Türk İmparatorluğu’nun teşkilâtını andırıyor. Oğuz bir ziyafette altı oğlunu çağırarak üç büyüğüne bir altın yay, diğer üçüne birer ok veriyor. Üç kardeş, yayı aralarında bölüşüyor. Bu suretle onlardan Bozok’lar ve Üçok’lar türüyor. Oğuz, çocuklarına birbirlerine bağlı olmalarını, soy ve soptan ayrılmamalarını vasiyet ediyor. ‘Yayı alanlar padişah, oku alanlar vezir olsun!’ diyor. Kendisinden sonra Gün Han hükümdar, Erkıl Ata hakîm ve vezir oluyor. Oğuz neslinde daima akıl danışılan bir hakîm, bir ata vardır: Abuşî Hoca, Karasölek, Erkıl Ata gibi. Erkıl Ata, Oğuz’un torunları zamanında soylara göre 24’lü teşkilâtı kuruyor. Her boya mahsus ayrı ongunlar, yani işaretler alınıyor. Ondan atalık mevkiine sırasıyla Hoca Bude, Yataban Hoca, Korkut Ata (veya Dede Korkut) geçiyor. Oğuz Destânı’nın devamı olan Dede Korkut Hikâyeleri bu sonuncu hakîmin naklettiği eski Türk hikmetine ait masallardır.

Bu töreye göre, Oğuz budunu nesilden nesle kısımlara bölünerek şu teşkilâta bağlanmıştır: budun, anar, ulus, boy, oymak, tire, oba, ocak, uşak. Oğuz’un yirmi dört torunundan her birine bağlı olan aşiret, bir boy teşkil ediyor. Bu muntazam teşkilâtın zamanla teşekkül etmiş olması ve Oğuz Destanı’nda görülen bu kati bölümün sonradan bu teşkilâta göre tasavvur edilmesi de çok muhtemeldir. Fakat, büyük istilâcı göçebe kavimlerden hiç birinde aşiret teşkilâtının bu kadar muntazam olduğu görülmüyor. Bunlara bir misal olarak şu sırayı verebiliriz. Oğuz budunu, Türkmen anarı, Kınık ulusu, Varsak boyu, Bozuganlı oymağı, Hofan tiresi, Ramazanoğlu ocağı.. vesare..

Oğuz Destanı’nda adı geçen Türk kavimlerinden başka Hazar, Bulgar, Kırgız, vb. gibi Türk kavimlerinin olduğunu da ilâve etmek lâzımdır. Son zamanlarda Profesör Mükrimin Halil Yinanç’ın bulduğu Farsça yazılmış çok eski bir Türk destanında bu kavimlerden bir kaçıyla beraber, bugün adları bilinmeyen bazı kavimler görülmekte olduğu halde Oğuzlardan ve Türkmenlerden bahis bile edilmemektedir. Bu da gösteriyor ki Orta Asya’da bugün “Turanî” diyebileceğimiz kavimler o kadar çok ve farklı soylara sahip idiler ki birbirlerinden tamamıyla habersiz tarihleri vardır.

Bu kavimler arasından Anadolu’yu fetheden ve yerleşenler esas itibariyle Oğuzlar (yani Türkmenler) idi. Fakat onların nüfuzu altında yukarıda adı geçenlerden Agacerilerin, bir kısım Uygurların, Taciklerin ve daha sonraki devirlerde Tatarlar ve Moğolların da geldiği görülüyor. İlhanîler zamanında Sivas’taki Eretna Beyler Moğol idiler. Bir aralık Moğollar bazı iç mıntıkalara kadar sokulmuşlardı. Osmanlıların ilk zamanında Çavdar Tatarlarından bahsedilmektedir. Fakat Türk aslından veya onlarla akraba kavimlerden gelenler asıl Türkmen aşiretlerine nazaran çok azdı. Bugün 25.000 ölçüsünde Anadolu haritaları tetkik edilerek köy adlarına bakılacak olursa, bu aşiretlerin bütün memlekete nasıl yayılmış ve yerleşmiş oldukları görülür. Bunlardan Afşarlar ve Bayatlar, orta ve güney Anadolu’ya; Kınıklar, ortaya; Çepniler, kuzey boyunca Trabzon’dan Edremit’e kadar bir hat üzerine yerleşmişlerdir. Köy adları arasında Dodurga, Döğerli, Kayı, Afşar, Bayat, Kınık, Alayuntlu vs. isimlerine sık sık rastlanır.

Oğuzların Anadolu’ya ne kadar nüfusla yerleştikleri kati olarak kestirilemez. Ancak bu memlekette eskiden mevcut olan dilleri unutturmaları ve memleketin en büyük kısmında Türkçeyi hâkim kılmaları onların ihmal edilemeyecek kadar büyük kitleler halinde geldiklerini göstermektedir. Büyük Oğuz muhaceretinden daha çok önce Abbasilerle Bizans arasında asırlarca devam eden sınır muharebelerini Türkler yapmakta idi. Sügur denilen bu harplerde Türkler Van, Bitlis ve Diyarbakır havalisini, güneyde Halep’i, Adana’yı ve Maraş’a kadar Toros havzasını ellerine geçirmişlerdi. Bundan dolayı Anadolu’nun birdenbire tek bir harp ile zapt edildiği söylenemez. Ancak Selçukîler kesif kitleler halinde İran’ı işgal ederek önce Rey,sonra Isfahan’ı kendilerine başkent yapmışlar; Tuğrul Bey, Melikşah ve Alparslan zamanında bu istilâ kuzey Anadolu’ya doğru çevrilmişti. O vakte kadar takriben 2,5 asır, Türklerin parça parça yerleşmiş oldukları doğu ve güney bölgeleri dışında Kayseri’den itibaren Orta ve Kuzey Anadolu Bizanslıların elinde bulunuyordu. Fakat 11. asırda Alpaslan’ın Malazgirt’te Bizans İmparatoru Diogenes Kommenos’u mağlûp ve esir etmesi üzerine Anadolu, Adalar denizi kıyılarına kadar, tamamen elimize geçti. Hatta kısa bir müddet istilânın en ileri karakolu olan İznik, Anadolu Selçukîlerinin başkenti oldu. Alparslan, imparatorluğu oğulları arasında taksim etti.

Büyük Selçukî imparatorluğunun taksiminden sonra Türk, İran ve Irak milletlerinin temelleri atılmış oldu. Oğuzların büyük kesafeti Anadolu’da yerleştiği için bunlardan yalnız Anadolu Selçukîleri yeni vatanı tamamıyla Türk memleketi haline getirdiler. Fakat Kerman ve İran’da hanedanlar bir müddet sonra yerli kültürlerin nüfuzu altına girmeye başladılar.

Anadolu’ya Selçukîlerin milyonlarca kişilik büyük kitleler halinde gelmiş oldukları kolay kolay iddia edilemez. Esasen Selçuk akını büyük bir muhaceret olsa bile bunun bir kısmının Horasan, İran, Azerbaycan yolu üzerinde kalmış olması lâzım gelir. Çünkü bu akın Selçuk, Tuğrul, Melikşah ve Alparslan zamanlarında, yani en azından bir asırlık bir zamanda olmuştur.”(11)

“Anadolu’ya yerleşen Türkler yalnız göçebelerden ibaret değildi. Bir kısmı Orta Asya’da ve Türkistan’da zaten çiftçilik ve madencilikle meşgul olan yerleşmiş nüfustu.

Orta Asya’da Tarım havzasında kurulmuş Uygur siteleriyle Ceyhun ve Seyhun arasında kurulmuş Semerkand, Buhara, Kaşgar, vb. gibi büyük siteler ilk İslâm istilâsı zamanında zengin ipekli tezgâhları, çini imalâthaneleriyle Arapların gözüne çarpmıştı. Buna mukabil Orta Asya’da daima göçebe yaşamış ve çobanlıkla geçinmiş olan nüfus da vardı. Bunlar Anadolu’ya geldikten sonra birdenbire yerleşmemişler ve Selçukîler tarafından muhtelif yerlere dağıtılarak toprak iktaı yapıldıktan sonra yerleşmişlerdir.

Türkler Anadolu’ya İslâmiyeti kabul etmiş olarak geldiler. Selçukîlerden çok önce Samanlılar ve Gazneviler, İran’a doğru inmeye başlamışlardı. Abbasi halifesi Mu‘tasım’ın hassa ordusunu Türk kölemenleri teşkil ediyordu. Sınır üzerinde onlar çarpışıyorlardı. Hâsılı Anadolu’nun Türkleşmesi aynı zamanda İslâmlaşması demektir. İran’ın, Azerbeycan’ın büyük kısımları da Türkleşir ve İslâmlaşırken Anadolu’daki hareketle bu memleketler arasında büyük bir fark yoktu. Ancak İran’da eski İran kültürünün kuvveti ve Şiîlik hareketleri İran Türkleriyle Anadolu Türklerini gittikçe farklılaşmaya doğru götürdü ve hakîki Türk kültürü ancak Anadolu’da yerleşen Oğuzlar arasında doğmaya başladı.

Bu yeni Türk kültürünü, eski ırk ve kavim geleneklerinin devamı saymak kabil değildir; çünkü bu yeni vatanda büsbütün yeni problemler meydana çıktı. Eski Eti memleketi ve onun ilk çağdan beri Etiler tarafından eritilmemiş olan parçaları, Bizans idaresinde siyasî ve medenî bir birlik kazanmış bulunuyordu. Anadolu, Oğuzlar tarafından zapt edildiği zaman yalnız coğrafî bir isimden ibaret değildi. Ticaret yolları, kervansaraylar geçidi, büyük merkezler, müdafaa kaleleri, transit şehirler ile muhtelif kısımları birbirine bağlanmış, yekpare bir memleket haline gelmişti. Tıpkı Cermenlerin Galya’ya geldikleri zaman orada Roma’nın hazırlamış olduğu bir siyasî ve medenî birlik buldukları gibi. Şu farkla ki, az nüfusla gelmiş olan Cermenler yerli kültürü benimsemeye mecbur oldular ve oraya yalnız örf ve âdetlerinden bazı şeyler kattılar. Halbuki çok nüfusla gelen Oğuzlar bu yekpare vatanda derhal birliği kurarak kendi dillerini yerleştirdiler. Bu suretle Oğuz muhacereti, İslâmiyet ve Anadolu’nun hazırlanmış iktisadî ve siyasî birliği aynı vatanda gittikçe birbiriyle kaynaşarak Türk milletinin Orta Asya’dakinden farklı yeni bir kültür kurmasına sebep oldu.

Anadolu her ne kadar Selçukîler tarafından fethedildi ise de, muhtelif mıntıkalarda henüz ayrı ayrı hakîm Türk kuvvetleri bulunuyordu: Diyarbakır’da ve Mardin’de Artukoğulları, Erzurum’da Mengücekler, Adana tarafında Cavlı Beyleri, Sivas’ta Danişmendoğulları gibi. Tam o sırada Kudüs’ü zapta giden Birinci Haçlı Seferi’nin Anadolu’dan geçmeye çalışması Selçukîleri çok güç bir durumda bıraktı. Bir taraftan memleket içinde birliği kurmaya çalışırken bir taraftan da bütün Garp kavimlerinin iştirak ettikleri Haçlı ordularına karşı koymaya mecbur oldular… Çete harpleriyle Haçlı ordusunu mütemadiyen hırpaladılar. Haçlılardan bir kısmı Suriye’ye kadar gitmeye muvaffak oldu ise de bu sefer, onlara çok pahalıya oturdu. Geri kalanları Selçuk orduları tarafından mahvedildi. II. Kılıç Arslan zamanında Haçlılara karşı müdafaa daha başarılı oldu. Bu sefer Haçlılar Anadolu kıyılarından dolaşarak geçmeye mecbur oldular. II. Kılıç Arslan, Danişmendileri mağlûp ve Sivas’ı zapt etti… Anadolu’nun siyasî birliğini temin etti. Nitekim ikinci defa sarsılma tehlikesi geçiren siyasi birlik, I. Alâeddin Keykubad tarafından tekrar temin edildi.”(12)

TEFEKKÜR

Şanlı mâzîmizi bir bir eylerken tezekkür

Hem bütün mevcûdatı etmeliyiz tefekkür

__________________________

DİP NOTLAR

(1) Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkürü Tarihi, “Başlangıç”, 3. Baskı, Yapı Kredi Kültür Sanat

Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. İstanbul, 2007 s. 7.

(2) Hilmi Ziya Ülken, age. “Medhal”, s. 11, 12.

(3) Hilmi Ziya Ülken, age. “Medhal”, s. 13.

(4) Hilmi Ziya Ülken, age. s. 14, 15.

(5) Hilmi Ziya Ülken, age. s. 51.

(6) Hilmi Ziya Ülken, age. s. 52.

(7) Hilmi Ziya Ülken, age. s. 81.

(8) Prof. Dr. Umay Günay, Türk Destanları; http://karesitarih.balikesir.edu.tr/umur_gunay.pdf

(9) Hilmi ZiyaÜlken, Millet ve Tarih Şuuru, “Kültürümüzün Kaynakları”, Dergâh Yayınları (2’nci Baskı)

İstanbul 1976; s. 301, 302, 303.

(10) Hilmi Ziya Ülken, age. (“Türk Milletinin Teşekkülü”), s. 348, 349.

(11) Hilmi Ziya Ülken, age. (“Türk Milletinin Teşekkülü”), s. 350, 353.

(12) Hilmi Ziya Ülken, age. (“Türk Milletinin Teşekkülü”), s. 354, 355, 356.

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.