• BIST 101.447
  • Altın 275,493
  • Dolar 5,6965
  • Euro 6,2970
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 19 °C
  • Yozgat 14 °C
  • İzmir 22 °C
  • Adana 24 °C
  • Bursa 22 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -9

Ahmet ŞAHİN

TÜRK CİHÂN HÂKİMİYETİ MEFKÛRESİ

Türk milliyetçiliği, Türk Milleti’nin târihî, dinî, İslâmî, ahlâki, edebî, içtimaî, medenî, irfânî, askerî, beşerî, hâfızaî, ilmî, lisânî…ilh. hakîkatlerinin; millî kuvvet ve kudretinin tezahürlerinden doğmuş ve gelişmiş bir harekettir. Onun içindir ki, her sahada Türk Milleti’nin şan ve şerefini yükseltmek ülküsü ile dopdolu olan bu hareket; cihân çaplı, cihânşümûl bir harekettir. Böyle târihî mâzîsi ve zaferleri insanlık tarihi ile başlayan Türk Milleti gibi bir milletin “Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi”nin ve telâkkisinin olması pek tabiîdir ve bu telâkki o’nu diğer milletlerden ayıran başlıca husûsiyetlerdendir.

Azîz Türk Milleti’ndeki Allah (azze ve celle) vergisi bu husûsiyetleri gün yüzüne çıkarmak ve bu yüksek idealleri Türk gençliğine aktarmak için bütün ömrünü bu uğurda hasretmiş (vakfetmiş); büyük Türk Milliyetçisi, çile, dâvâ ve mefkûre adamı; Selçuklu Türk Tarihi’nin dünya çapındaki büyük âlimi ve mütehassısı, M. Fuad Köprülü’nün en gözde talebesi, hocaların hocası; “On İki Hayvanlı Türk Takvimi (1941), Orta Zaman Türk Devletlerinde Türkçe Unvanlar (1943), Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti (1965), Selçuklular Zamanında Türkiye (1971), Türkler ve İslâmiyet (1946), Selçuklular ve İslâmiyet (1971), Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması (1945), Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi (1973), Gafletten Uyanalım! (1948), İstanbul’un Fethinden Önce Yazılmış Tarihî Takvimler (1954, Selçuk Kervansarayları (1946), Ortaçağlarda Türkiye Kıbrıs Münasebetleri (1964), Türkiye’de Manevî Buhran Din ve Laiklik (1964), Türkiye’de Komünizmin Kaynakları ve Kültür İhtilâli (1964), Türkiye’de Siyasî Buhranın Kaynakları (1969), Türkler Anadolu’da (1973), Vatanda Gurbet (1980), Târihî Akışı İçinde Din ve Medeniyet (1980), Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar (1958), Satuk Buğra Han Menkıbesi ve Tarih (1971), Tarihî Kronolojinin Esasları (1954), Türkiye Selçuklularında Toprak Hukuku (1948), Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi (I-II 1969)..” adlı şâheserlerin yazarı, büyük ilim ve irfân üstâdı âbide şahsiyet Osman Turan’ın Türk milliyetçiliğine bakışını ve tespitlerini “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı şaheserinden yer yer yapacağımız bazı uzun alıntılarla memleket gençliğine göstermiş olacağız.

Osman Turan gibi büyük bir âlimin çok titiz çalışmalar sonucu yayımlamaya muvaffak olduğu bu güzide ve nâdide, paha biçilmez binbir hâzine değerindeki başucu eserlerinin Türk gençliği ile buluşmasının temini ve Türk Milleti’nin yüksek tefekkürünün bilinmesi ve öğrenilmesi için gayret sarfedilmesi, hemen her Müslüman Türk’ün ve bilhassa da bütün “Ülkücü Türk Gençliği”nin yegâne vazifesi olmalıdır.

Gayesiz, mes’elesiz, ufuksuz, ülküsüz bir gençlik; bir milletin başına en ağır yüktür. “Mazî”den, “hâl”den “habesiz”lik; “atî”den ve “bekâ”dan “emînsiz”lik, “İstikbâl”den “ümitsiz”lik ise yine en büyük “köksüzlük”tür. Bu itibarla, Osman Turan’ın Türk Milleti’ne ileri ve yüksek hedefleri işâret eden “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı bu şâheserinde anlattıkları; vaktiyle cihân târihinde, Türk Milleti tarafından yaşanmış ve yaşatılmış hakîki yüksek “Türk Tefekkürü”nün târihî hikâyesinden ibârettir.

İşte Büyük Türk Tarihçisi Osman Turan’ın Tespitleri:

                                                                                “Ey Türk milleti, titre ve kendine dön!”                                                                                                                                                                                                          (Bilge Kağan)

“Milletlerin istikbâli için tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Zira devrimizde tarih şuûrunu taşıyan milletler millî kudret ve medeniyet hamlelerinde bu hâzineden faydalandıkça tarihin onlar için faydası vardır. Bu sebeple tarih yazılıp bir kültür ve şuûr kaynağı olmadıkça, toprak altında kalan kıymetli madenler gibi, hiç bir mâna ifade etmez. Nitekim çağımızda her ileri millet veya her medenî hamleye girişen memleket hummalı bir şekilde tarih tedkiklerine girişmiş ve onu çok yüksek bir seviyeye eriştirmişlerdir. Türk milleti tarihte ne kadar azametli bir mevkie sâhip ise onun tedkikinde ve kültür hâzinesi olarak kullanılmasında da o derece geri kaldığı bir hakikattir. Bu münasebetle millî tarihin siyasî, İçtimaî, İktisadî, dînî, hukukî, kültürel, edebî ve sanat bölümleri üzerinde ciddî eser ve araştırmaların ya çok az veya hiç olmadığını belirtmekte hiç bir tereddüd bulunmadığını ifâde edebiliriz. Bu durumda Türk tarihinin manevî ve mefkûrevî âmilleri hakkında bir tedkikin meydana çıkmamış ve hatta böyle bir meselenin varlığının düşünülmemiş olmasını hayretle karşılamamak gerekir. Bu sebeple ‘Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ adı ile çıkan bu eserin, bu şartlara göre, ilk bakışta yadırganması mümkündür. Lâkin millî tarihin cihânşümûl azameti ve medeniyet âbidelerinin ihtişâmı dolayısiyle umumî bir bilgiye ve sağlam bir muhakemeye sâhip bir kimsenin bir takım büyük manevî ve mefkûrevî âmillerin mevcudiyetini düşünmesi ve böyle bir eseri de ilmî ve millî bir tecessüsle karşılaması normaldir. Büyük ve ileri milletlerin Üniversitelerinde kendi siyasî düşünceleri tarihine mahsus ders veya kürsülerin konulduğuna şâhid olanlar Türklerin de tarihî fikir ve mefkûreleri olduğunu düşünmüş; bu sebeple de ilmî ve millî bir boşluğun varlığını hissetmiş olmaları tabiîdir. Zira muhteşem tarihi olan bu milletin bu hususta elbette zengin malzemeye ve hazînelere sâhip bulunduğunu istidlâl etmekte isabet vardır.

Filhakika milletlerin tarihleri ile siyasî düşünce ve inançları arasında, zarurî olarak, bir takım münasebetlerin bulunması muhakemesi bize de Türk tarihi üzerinde müessir mefkûrevî âmilleri düşünmeği telkin etmiş ve nitekim yirmi yıldan beri devam eden araştırmalarımız bu duygu ve düşüncelerin hem varlığını ve hem de tarihin inkişafında büyük rollerini sarahatle göstermiştir. Gerçekten ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi tarihi’ veya ‘Türk Dünya nizâmının millî, islâmî ve insanî esasları’ adını alan bu eser bu istikamette ilerleyen ve gittikçe kaynak malzemesi zenginleşen çalışmalarımızın bir mahsûlü olarak viicuda gelmiştir. Bazı tezadların mevcudiyeti hissedilse bile milliyet, din ve insanlık ideallerinin ahenkli bir şekilde kaynaşması ve dünya nizâmı hâlinde yükselmesi cidden dikkate şayan bir hâdisedir. Zira, Türk kağan ve sultanlarının bir yandan İlâhî irâde ve hâkimiyetle teyid olunduklarına ve Tanrının himâyesine mazhar ve mümtaz bir milleti olduklarına inanmaları ile insanlık ideali arasında bir tezadın olacağı akla gelir. Lâkin millî hudutlar genişleyip yabancı kavim ve dinler üzerinde kurulu büyük imparatorluklar meydana çıktıkça milliyet duygularının insanlık ideali ile birleşmesi ve yükselmesi kolay olmuştur. Zira içtimaî adalete ve nizâma bağlı millî devlet ve demokratik cemiyet anlayışının genişlemesi sayesinde milletin babası sayılmakta olan Türk hükümdarları imparatorluk halinde ve hususiyle İslâm çağında derhal ‘Cihân ailesinin babası’ mevkiine yükseliyor ve bunu bizzat ifâde ediyorlardı. Öte yandan Türkler İslâm çağında olduğu gibi Şamanî devrinde de ne kadar dindar ve Allaha inanmış idiyse yabancı dinlere saygı göstermeyi de o derece kendi hâkimiyet, adâlet ve insanlık duygularına uygun buluyorlardı. İşte Türk Cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmı mefkûreleri de bu temel üzerinde ve bu sâyede gelişiyordu.

Türkler millî, İslâmî ve insanî duyguların ahenkli bir terkibi sâyesinde böylece bir dünya nizâmı dâvâsına bağlanırken bu esaslara göre Allah'ın cihân hâkimiyetini kendilerine emânet etti­ğine inanıyorlardı ve bu emânete saygı göstermek suretiyle de bir hânedân, bir sınıf ve zümrenin veya sadece bir milletin değil hüküm sürdükleri bütün kavim ve dinlerin hâmisi olduklarını düşünüyorlardı. Bu sebeple de Türk imparatorluklarında milliyet, din ve sınıf tezâd ve mü­câdelelerine rastlanmamış; adâlet ve ahenk hüküm sürmüştür. Türk Cihân Hâkimiyeti ve nizâmının milletler-arası bir mahiyet alması, İslâmî ve insânî esaslar dahilinde tekâmülü bu sayede mümkün olmuştıır. Orta-Asya’da kurulmuş Şamanî Türk devletleri yalnız yabancı din mensuplarına sığınak ve himâye bahşetmemiş; bizzat Türkler de bu dinlere bilerek türlü cemaatler hâlinde ve âhenk içerisinde bir arada yaşamışlar ve bu suretle tarihte din hürriyetine aid ilk ve en güzel örnekleri vermişlerdir.

Türkler İslâmiyeti kabul edip İslâm dünyasına, daha sonraları da, sıra ile, Anadolu’ya, Balkanlara ve Orta-Avrupa’ya hâkim olunca bu millî an’anelere ve İslâm’ın yüksek dinî ve hukukî prensiplerine bağlı kalarak, asırlar boyunca, bir çok yabancı kavim, din ve mezheplere hak ve hürriyet bahşetmekle Cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmı dâvalarını da en yüksek bir dereceye eriştirmişlerdi. Bu âdil ve insanî dünya nizâmı mefkûresi ve tatbikatı sayesindedir, ki Bizans İmparatorluğu’nda baskı ve zulüm gören bir çok Hıristiyan kavimler, daha sonra da Katolik tahakkümü endişeleri karşısında millî varlıklarını ve dinlerini kurtarmak isteyen bizzat Ortodoks ve diğer milletler Türk hâkimiyetini tercih etmiş­lerdir. Bu tercihin Bizans’a karşı bizzat Rumlar tarafından da yapıldığı­ na dair pek çok misal vardır. Hatta XVI’ıncı asırda Papalığın tahakkü­mü ve zulmü karşısında din hürriyetine kavuşmak isteyen Almanya Protestanları da âdil Osmanlı idaresinin imdada yetişmesini arzu ediyorlardı. Hıristiyan devletlerin Ortaçağda olduğu gibi modern çağlarda bile Müslümanlara hiç bir hayat hakkı tanımadıkları, Hıristiyanlık ve ölüm şıklarından birini tercih durumuna düşürüldüklerini hatırlayınca durum daha iyi anlaşılır. Türkler İslâm dünyasında hüküm süren şiddetli mezhep mücadelelerine de nihayet vermişlerdi. İşte İslâm devrinde, bütün din ve mezhep mensuplarının, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarına bağlanmaları, çok defa kendi arzuları ile onların idarelerine yaklaşmalarının sebebi budur. Türk cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmı da bu esaslara dayanarak bir realite olmuş ve millî tarihin azameti de bu sâyede meydana gelmiştir. İslâm ve Hıristiyan kaynakların fâtih Türkleri beklemeleri ve onların hâkimiyetlerine karşı şükran hislerini ifadeleri durumu çok güzel aydınlatmaktadır. Türk, İslâm ve Hıristiyan kaynakları bu hususa dair verdikleri vesikalar o kadar zengin ve çeşitlidir, ki bunların kar­şısında hayran olmamak mümkün değildir. Nitekim eski devir müelliflerinin naklettiği hâdiseler ve yabancı bir hâkimiyet hakkında yazdıkları medhiyeler dünya tarihinde emsalsiz ve müstesna kalmaktadır. Her milletin tarihinde zulûmler, yabancı ırk ve din mensuplarına karşı yapılmış birçok vahşetler yerine Türk tarihi sâdece adalet, şefkat, yabancı kavim ve dinlere hürriyet ve nihayet nizâm şuûru örnekleri ile dolu­dur. İşte zengin malzemeye dayanan bu inkişaflar artık bir Türk cihân hâkimiyeti mefkûresi ve dünya nizâmı dâvâsının tarih boyunca tabiî olarak hüküm sürdüğünü meydana koymuştur. Bu sebeple de bu mühim mevzu yalnız Türk tarihi değil dünya tarihi bakımından da aydınlanmak icap ediyor ve aksi takdirde tarihin bu âmilleri de karanlığa gömülmüş bulunuyordu. Esasen Türk cihân hâkimiyeti adalete, insanlık duyguları­na ve mîlletlerin arzularına dayanmasa idi Türk kudretinin tarih boyunca yaşaması da mümkün olamazdı. Burada mukayese için sadece Türklerin Hindistan'da dokuz asır hüküm sürdüğünü, İngilizIerin ise, bütün kıtada, ancak bir asır kalabildiğini hatırlatmak yerinde olur. Türk hâkimiyeti yüz milyonluk bir Pakistan'ı ve İngiliz hâkimiyeti de, sayısız diller arasında, müşterek bir anlaşma vasıtası olarak İngilizceyi bırakmıştır. Zira Türk hâkimiyeti Avrupalılarınkinden farklı olarak yerli halklara ikinci sınıf veya esir muamelesi yapmıyor; istismar gayesi de gütmüyordu…"  [1]

“Türklerin bu insani davranış ve siyasetleri, şüphesiz, millî mefkûre ve içtimaî demokrasi anlayışının bir genişlemesi ve tekâmülüdür. Ger­çekten Türk kağan ve sultanları, başka milletlerden ve meselâ komşu Moğollardan farklı olarak, halkın devletin kuruluşu ve yükselişinde hizmetlerini beyan ederek millî ve demokratik görüş ve duygularını belirliyorlardı, Nitekim resmî vesikalara göre hakanlar nasıl ilâhî hâkimiyetlerini ve milletin saâdeti için mücadele vazifesiyle mükellef olduklarını ifade ediyorlarsa, Türk halkının da kendileri gibi ilâhî menşeden geldi­ğini, devlet ve hükümdarları için çalışmayı öylece vazife saydığını da açığa vuruyorlardı. Bu karşılıklı anlayış milliyetçi ve demokratik duyguların temelini teşkil ediyordu, İşle Türk tarihinde devletin kudsiyetî ve hükümdarların babalık sıfatı da bu zihniyetin mahsulü idi. Osmanlı mefkûresi ve ‘Nizâm-i âlem’ dâvası da din ve devlet, mülk (vatan) ve millet gibi dört mukaddes unsura dayanıyor ve devlet dinden sonra mevki alıyordu…”[2]

“İslâm dini ve medeniyetine girmekle Türkler yalnız millî tarihlerinde büyük bir inkılâp yapmamışlar; İslâm ve dünya tarihlerinde de bir dönüm noktasına gelmişlerdi. Bu sebeple İslâm devrinde, yâni Selçuklular zamanında Türk mefkûresi ve cihân hâkimiyeti dâvâsı meselelerine girişmeden önce Türklerin bu dini kabûllerine âmil olan şartlar ve İslâmlaşma cereyanının inkişafı üzerinde ayrı bahisler halinde durmak zarureti hasıl olmııştıır. Filhakika Türklerin, diğer yabancı dinlerden farklı olarak, İslâmiyeti kabûllerini kolaylaştıran ve süratleştiren sebeplerin bir kısmı İslâm medeniyetinin yüksekliği idiyse, diğer kısmı da İslâmiyet’in onların mizaç ve ideallerine uygun bulunması, bu arada Türklerin kâinatın hâliki, insanların akıl ve kaderlerine hâkim tek bir Tanrıya inanmaları ve onun İslâmın Allah inancı ile gösterdiği yakınlıktır. Bundan dolayıdır, ki İslâm’ın cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmını kendi ruh ve inançlarına uygun bulan, Hazreti Peygamberin hadisleriyle ve evliyanın tebşiratı ile de cezbedilen Türkler, diğer dinlerden farklı olarak, İslâmiyeti süratle kabul etmiş; onu, az bir müddet süren intikal devresinden sonra, umumî ve millî bir din hâline getirmişlerdir…”[3]

“Üç kıtanın ortasında ve iç denizler (Ak-deniz dâhil) üzerinde kurulan Osmanlı imparatorluğu Türk milletinin en büyük eserini, Türk, İslâm ve dünya cihân hâkimiyeti tarihinin de en yüksek siyasî teşkilâtını temsil eder. Gerçekten Osmanlı imparatorluğu siyasî istikrarı, içtimaî adaleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi, ‘Nizâm-i âlem’ şuûr ve iradesiyle, çok yüksek ve ince idâre ma­kinesi, kudretli ordusu, yüksek askerî tekniği, geniş hukukî faaliyetleri ile ve nihayet edebiyat, sanat ve mimaride vücûda getirdiği ihtişâmlı eserleri ile de tarihte müstesna mevkiîni almıştır. Osmanlı devri bu azameti, hiç bir devlete nasip olmayan zengin millî ve ecnebi tarih kaynakları, muazzam arşivleri ile kendi Nizâm-ı âlem dâvâsını çok geniş bir şekilde tedkik imkânlarını bahşetmektedir. Bununla beraber Osmanlı mefkûrevi inançlarını, anahatları ile meydana koymak için başlıca kaynaklara müracaat kâfi gelmiştir…”[4]

“Türk milletinin millî, İslâmî ve insanî mefkûrelerini, cemiyet ve dünya nizâmı dâvâlarını ve bunlarla ilgili meseleleri tetkik eder, bunların millî tarihin azameti ve yükselişinde birinci derecede âmil olduğunu izah ederken bu suretle, şüphesiz, büyük bir tarihi anlamak ve ilmî bir ihtiyacı karşılamak istiyoruz. Türklerin siyasî düşünce ve inançlarını ve bunları birinci derecede temsil eden Kağan, Sultan ve beylerin irade ve duygularını ve nihayet halkın psikolojisini aksettiren kaynakların hususiyetlerine de dikkati çekmeliyiz. Filhakika bizzat tarihî kaynaklar yanında dinî inanışlar, destan ve efsâneler, kam (şaman) ların kehânetleri, evliyâ menkıbeleri ve başta Hazreti Peygamberin Türklere dair hadîsleri, Müslüman büyüklerinin kerâmetleri, nücûmî istihraçlar, hakanlara ve din adamlarına aid ve yaygın rüyâlar ve tâbirleri, atasözleri ve bir takım kelimeler bizim için çok mühim olup birinci derecede vesikalar arasında yer alır. Bu sebeple tarihi geniş mânâsiyle ve bilhassa psikolojik unsurları ile inşaya çalışan ileri görüşlü bir ilim adamı bu türlü malzemeyi ihmal ettiği veya sıkı metodlara göre kullanamadığı takdirde gayeye ulaşamaz. Bu münasebetle de tarihçi için meselâ bir hadîsin sahîh veya mevzu (uydurma) olmasından ziyâde onun cemiyet psikolojisinde ve hâdiseler üzerinde icra eylediği tesir derecesinin ehemmiyeti olduğunu belirtmeliyiz. Hususiyle bu esere aid meseleleri tetkikte bu türlü kaynakların rolü, başka mevzulara nazaran, çok daha fazladır. Bu sebeple bu kitapta bu cins vesikalara, sık-sık, müracaat edilmiştir. Türk âlimleri Hadîsden başka bir âyette geçen ‘Belde-i tayyibe’ kelimeleriyle İstanbul’un kastedildiğini ileri sürmek ve hattâ, Ebced hesabiyle bunun fetih tarihini gösterdiğini belirtmek suretiyle de Türkler Allah'ın tebciline mazhar bulunduklarına ve Allahın askeri (Cund Allah) olduklarına inanıyorlardı. Nitekim Fâtih Sultan Mehmed Hazreti Peygamberin hadîsleri gibi Kur’an âyetine de mazhar ve taziz olunduğunu fetihnamelerinde belirtiyordu…”[5]

“(…)Gerçekten millî kültür ve mefkûrenin sarsılması ve kısırlaşması neticesinde aydınlar arasında ideolojik husumet cepheleri yaratılır ve bütün müesseseler, nifak gayretlerine hedef teşkil ederken halk kitlelerini de etnik ve mezhebi tefrikalarla parçalamak fesadları gözden kaçmamakta; millî kültür, mefkûre ve vatan şuûru ile birlikte millî birlik de tehdide maruz kalmaktadır. Halbuki, tarihî mefkûresiyle, Cihân harbi destanlarını ve İstiklâl harbi menkıbelerini yazan Türk milleti, İmparatorluğun yıkılışı­na ve azîm kayıplara karşı Anadolu’da milli birlik ve tecânüse kavuşmakla teselli buluyor; bu sâyede daha kuvvetli olacağını ve kazanacağı huzur ile medeniyet yolunda rahatça yükseleceğini ümid ediyordu. Böylece Türk milleti, ilim ve medeniyet dışı bir anlayışla tarihinde görülmemiş ağır bir manevî ve ideolojik buhrana düşmüştür. Bununla beraber bu mefkûrevî sarsıntının sebebi olan fikir ve kültür sukutunu buradan (altıncı bölümde) ziyâde ‘Dünya buhranı karşınında Türk-İslâm medeniyetinin ihyâsı’ adlı eserimizde tedkik ve izah edeceğiz. İlim ve medeniyet tarihinin, rehberliğine dayanan bu eserde millî, İslâmî ve Avrupaî unsurların terkibi sayesinde yeni bir medeniyet yolunun bulunacağı; bugünkü manevî kargaşalık, fikir ve mefkûre kısırlığı ve yıkıcı ‘Kültür ihtilâli’nin kendiliğinden bertaraf olunacağı gösterilecektir. Bu da, şüphesiz, ilmin ve medeniyet tarihinin görüşü olmak gerekir. Bu mü­nasebetle Avrupa medeniyetinin de, selefi eski medeniyetler gibi, ömrünü tamamladığını, bu medeniyetin son harikulade teknik keşiflerine ve seyyâreler-arası seyahat hazırlıklarına rağmen mukadder âkibetine doğru süratle ilerlediğini de izaha çalışacağız. Zira madde-rûh muvazenesini kaybeden bu medeniyet boğulduğu materyalist hastalıklarla daha şimdiden inhitatını göstermiş; dünya hâkimiyetini de elden çıkarmıştır. Türklerin üstünlük ve inhitat devirlerine aid mefkûrevî durumlarını mukayese ile hu eserin ilmî olduğu kadar millî ve terbiyevî bir gayesi de bahis mevzuudur. Bu kitapta kültür ve mefkûre kaynaklarımızı meydana koymakla yeni neslin zekâ ve enerjisini ateşleyen büyük ve ebedî kıymetlerin cazibesi her şeyin üstünde bulunmakta; kabiliyetlerin ulvî gayeler uğrunda harekete geçirilmesiyle işe başlamanın lüzûmu belirmektedir.[6]

“İşte çok mütevazi imkânlarla kurulan ‘Turan Neşriyat Yurdu’ milletimizin tarih ilmi ve şuuruna, millî kültür ve mefkûresinin yükselmesine hizmet gayesiyle, ilk önce, bu ‘Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ ile neşriyata girişmeyi uğurlu bir başlangıç saymaktadır. Müessesenin genç sahipleri gayelerine uygun bulunduğu ve maddi imkânları el-verdiği nisbette her türlü telif ve tercüme eserleri de programına almak ve Türk efkârına sunmak niyetindedir. Zira biz Türk kültürüne hizmet ederken ciddî neşriyatla sarsılan millî ahlâk ve mefkûreyi korumaya yardım edeceğimizi de düşünüyoruz. Maarif ve üniversitenin kifayetsizliği ve bozuk neşriyatın sel halini almasiyle gittikçe derinleşen manevî buhranın tedavisinde yüksek hislerin ilim ve şuûra dayanması şarttır. Bu sebeple mahdud da olsa ciddî neşriyatın devamlı tesir ve faydaları inkâr olunamaz. Esasen zengin tarihî mirâsa, kültür hazînelerine ve yüksek hasletlere sahip milletimizin az bir emekle millî hayatiyet ve mefkûresini muhafaza edeceğinden ve sarsılan ‘Millî nizâm’ını sağlam temeller ve madde-rûh muvâzenesi üzerinde kurarak medeniyet yolunu açacağından ve eski kudretini kazanacağından şüpheye hiç bir sebep yoktur. Nitekim bütün mahrumiyetlere, iç-dış menfî kuvvet ve ideolojilerin mâhirâne tertiplerine ve baskılarına rağmen idealist memleket çocukları yine de millî vazifelerini yapmaktadırlar. Vatana hizmet aşklarına karşı çeşitli engellerle mağlubiyetlere veya maddenin ifsadı ile uğratılan pek çok kayıplara rağmen milletin henüz sağlam kalan kökü yine de yeni ve gür filizler çıkararak kendileri ve yeni nesilleri korumaktadır. Esasen bu millî hayatiyet dolayısiyledir, ki imparatorluğun yıkılmasından sonra da Türk milleti kem gözlerden kurtulamamış; menfi gayretler duraklamamış ve millî rûhu ve birliği ifsâd faaliyetleri tahribatını yapmıştır.

Tarih boyunca tek bir Tanrıya inanmış; bin yıl boyunca da İslâmın Allah, hak ve adalet uğrunda cihâd yapmış bir milletin, yaşayan hasletleri sâyesinde, tekrar İlâhî himâye ve yardıma mazhar olacağına inanıyor ve bunu diliyoruz. Nitekim, bu kitapta görüleceği üzere, Türk hakanı ‘Tanrı Türk milleti yok olma- sın ve yükselsin diye’ müşkül zamanlarında nasıl hayırlı evlâdları vasıtasiyle yardımını esirgememiş; büyük Alp Arslan’ın Buharalı imamı kendisine nasıl: ‘Ey Sultan! Sen Allah'ın başka dinlere zafer  vadeylediği İslâmiyet uğrunda cihâd yapıyorsun. Bu sebeple ben Tanrı'nın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum’ ifadesiyle ilâhî müjdeyi bildirmiş ise bu millet yine aynı yolda Hakkın teyidine mazhar olacaktır. Orhon Kitabeleri nasıl Çin esâretine düşmeyi milletin değil idareci ve aydın sınıfın millî mefkûre ve rûhtan uzaklaşması neticesi olduğunu, millî ıstırap ve şeref duyguları ile harekete geçen Türk hakanı halkı ve başbuğları sayesinde kurtulduklarını heyecanlı hitabelerle bildirmiş ise buğun de ahlâk ve mefkûresini kaybetmiş; maddenin esiri olmuş münevverler de aynı rolü oynamaktadır. Bu münasebetle Bilge Kağan’ın ‘Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!’ ihtârına göre milletimizin kendi irâde ve ideallerini temsil eden akıllı, imanlı, mefkûre ve cesaret sahibi hakikî evlâdlarını bütün müesseselerinde hâkim kıldığı zaman Türk milletinin tarihî kudretini ve millî saâdeti bulacağını söyleyebiliriz.

Neşriyat Yurdu cihân hâkimiyetine dair ilk eserini büyük Türk cihângir ve gazilerinden Alp Arslan tarafından 1071 de kazanılan Malazgird zaferi ile bu vatanın, Süleymanşâh tarafından 1075 İznik fethi ile de Türkiye devletinin kuruluş tarihlerinin 900’üncü yıl dönümlerinin hâtı­ralarına armağan ederken üzgünlüğünü de ifâde etmek ister. Zira birçok üniversiteleri, ilim cemiyetleri ve resmi müesseseleri olan bu memlekette, bu mübarek günler için, ciddi bir ilmî hazırlığın henüz başlamadığını ve bu münasebetle de Türkiye’nin ilmî, millî ve mefkûrevî bakımlardan nasıl bir kayıtsızlık içinde bulunduğunu müşahede etmekle müteessir olmamak mümkün müdür? Mütevazî imkânlarımıza rağmen bu eserimizi Selçuklular tarihi hakkında, diğer ciltler takip edecek ve müşahede ettiğimiz azim bir ilmî ve millî boşluğu bir derece olsun doldurmağa çalışacaktır. Nitekim bir kaç yıl önce de aynı ihtiyacın ciddiyetle karşılanamıyacağı endişesiyle başka bir müessese tarafından neşredilen ‘Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti’ adlı eserimiz de yü­ce Gazi Alp Arslan’ın rûhlarına ithaf edilmişti. Neşriyatımızın birinci serisi bu tarihe tahsis olunmuştur.

Bu kitap tamamiyle ilmi bir tez olarak yazılmakla beraber mevzuun ehemmiyeti ve cazibesi dolayısiyle daha geniş bir münevver zümreyi alakalandıracağı kanaatindeyiz. Bu münasebetle eserde anahatları ile bir Türk tarihi kadrosunun yazılması lüzumu da düşünülmüş; fakat hem esas mevzuun dağılmaması, hem de hacim zorluğu bizi bundan vaz ge­çirmiş ve nihayet okuyucunun umumî tarih bilgisine sahip olması da derpiş olunmuştur. Esere aid bibliyografya ve indeksleri yalnız ikinci cildin sonunda derc etmeyi münasip bulduk. Öte yandan Osmanlı devrine aid ve çok ağdalı olmayan bir kısım vesikaları da hemen aynen naklederken metinlerin sadeleştirilmesine de luzûm görmediğimizi; Türk aydınlarının bir az zahmetle ana dilinin tarihî metinlerine âşinâ olmalarını da istedi­ğimizi belirtmeliyiz. Kullanılan vesikaların ve ileri sürülen fikirlerin ehemmiyeti nisbetinde kaynak ve mehaz gösterilip umumî bilgi veya malûm sayılması gereken yerlerde bunların kaydından ve kitap isimlerini sıralamaktan vaz geçilmiştir. Kitabın intişarından sonra yeni tetkik ve tenkidler sayesinde onun daha mütekâmil bir seviyeye ulaşacağını ve müteakip baskılarının da buna göre yapılacağını umuyoruz. Tenkid, mü­talâa ve sualler bile esere ve dâvâya hizmet edeceğinden bunları büyük bir memnuniyetle karşılayacağız. Türkiye’de ciddî tenkidlerin henüz bir an’ane hâline gelmemiş; hücum ve medh mahiyetinde kalmış olduğunu veya bazan tabiî yahut kasıtlı kayıtsızlık halinde davranışlara sebebiyet vermiş bulunduğunu da belirtmeliyiz. Bu münasebetle resmî müesseselerde görülmemiş ilmî aşırmaların vuku bulduğunu, bu suistimallerin isbatına rağmen, resmî müessese ve makamların, karışık âmillerle, bu kanun ve ahlâk dışı hâdiseleri himaye ettiklerini de görüyor; sâdece faille­rini mânen yıkan böyle çirkin bir hâdisenin Türkiye’de cereyan etmesinden dolayı hâsıl olan hazin duruma işâret etmiş bulunuyoruz.

Neşriyat Yurdu hilâl içinde ok ve yay işaretlerinden mürekkep bir şekli bu kitap için olduğu kadar bütün eserleri için de uğurlu bir nişan veya remz (symbole) saymaktadır. Zira hilâl Türk ve İslâm melkûrelerinin en eski ve mukaddes bir alâmetidir. Ok ve yay ise, bu kitabın çe­şitli yerlerinde görüleceği üzere, destânî Oğuz Han’dan beri bütün Türk kağan ve sultanlarının hâkimiyet işaretidir. Gerçekten asker bir millet olan ve dünya hâkimiyeti dâvâsında bulunan bu milletin eski kağanları gibi Müslüman sultanları da ok ve yay alâmetlerini mektup ve fermanları başına koyarken bu hâkimiyet düşüncesiyle hareket ediyor; onu kendi isim ve unvanları ile süslüyorlardı. Kâşgarlı Mahmud’un belirttiği üzere Oğuz Türkleri hakanların bu nişanlarına Tuğra adını veriyordu. Nitekim kaynaklar Selçuk tuğralarının ok ve yay biçiminde bulunduğunu, hatta Selçuklu çatr (sultanlara mahsus bir nevî şemsiye) larının da ok ve yay şeklinde yapıldığını söylerler. Osmanlı tuğralarının pâdişâhların sadece isim ve ünvanlarından mürekkep bulunduğu gözükürse de aslında bunların da ok ve yay şeklinin bir tekâmülünden başka bir şey olmadığı küçük bir dikkatle anlaşılmaktadır. Esasen her türlü sanat ve ihtişamın zirvesine ulaşan Osmanlılar tuğra ve fermanları ile yazı sanatında da incelik ve azametin en güzel örneklerini vermişlerdir. Öyle ki mimaride Süleymaniye ve Selimiye ne ise yazıda da tuğra ve fermanlar aynı ihti­şamı ve cihân hâkimiyeti mefkûresini ifade eder. Nitekim mimarî, müzik, ve daha sair sanatlarda olduğu gibi İslâm yazıları da en güzel örneklerini Osmanlılara borçludur. İşte hilâl içinde ok ve yayın bu güzel kompozisyonu Turan Neşriyat Yurdu sembolüne bıı suretle tuğraya benzer bir hüviyet vermiştir. Tuğra’nın I. Murâd’ın 1365 de Raguza Cumhûriyeti ile yaptığı bir muahede-nâmeye, yazı bilmediği için, el-pençesini basmasından meydana geldiğine dair Hammer’e aid bir düşünce, ilim âlemi dışında, bir efsâne hâlinde yaygın ise de, Osmanlı tuğraları hakkında yapılan neşriyatta ne bu efsâne çürütülmüş, ne onun menşei üzerinde durulmuş ve ne de onun, 2500 yıldan beri, Türk hâkimiyet sembolü olarak üç ok ve yay işaretlerinin san’atkârâne bir tekâmülü neticesinde Osmanlı tuğrasını meydana getirdiği düşünülmüştür…”[7]

“İşte ‘Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’ veya ‘Türk Dünya nizâmının millî, İslâmî ve insanî esasları’ adını alan bu eserle ilmî ve millî bir meseleyi meydana çıkarır ve aydınlatırken millî an’aneden kaynağını alan, millî tarihin ihtişâmına ve Türk sanatının zerafetine uygun olarak millî hâkimiyetin alâmeti sayılan bir sembolü böylece bu kitap için de en münasip bir alâmet olarak kazanmış bulunuyoruz. Bu kitaba uygun bulunan bu sembolün gayemize de yakışması bütün neşriyatımızı temsil etmesine sebep olmuştur. Bu sembol ve kapak kompozisyonu, yüksek sanat kabiliyeti olan ve ailesinden irs ederek bir çok sahalarda bu kabiliyeti gösteren aziz refikam Sâtıa Turan’ın eseridir. İlmî ve millî bir dâvâ aşkiyle hayırlı bir teşebbüse girişen ‘Turan Neşriyat Yurdu’ Hakkın ve hak uğrunda tarihî cihâdını yapmış bir milletin yardımcı olması dileğiyle işe başlıyor ve bunu Allahtan niyâz ediyor.”[8]

TEFEKKÜR

Asgarî kırk asırlık Türklüğün ihtişâmı

Destânî, menkıbevî, Türk - İslâm ihtirâmı

Türk Cihân Hâkimiyet Mefkûresi Tarihi

Osman Turan, Türkiyât Kitâbesi Şârihi

 

 

 

[1] Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizâmının Millî İslâmî ve İnsânî Esasları;  "Başlangıç"; Cilt I-II İkinci Baskı Turan Neşriyat Yurdu, Nakışlar Yayınevi Cağaloğlu–İstanbul 1978;  s. 35, 36, 37, 38. 

[2] Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 38.

[3] Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 39.

[4] Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 39, 40.

([5]) Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 40, 41.

[6] Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 41, 42.

[7] Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 42, 43, 44, 45.

[8] Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 45.

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.