• BIST 96.899
  • Altın 238,286
  • Dolar 5,8034
  • Euro 6,5268
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 8 °C
  • Yozgat 5 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 13 °C
  • Bursa 13 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI TEMELLER -5

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği, Türk Milleti’nin târihî hakîkatinden doğmuş bir harekettir. Bu harekette hem “fütûhat”  vardır, hem de berekât vardır.  Büyük Türk Milleti; Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e seller gibi coşup akarken, bir yandan da bütün dünyaya yeni bir şekil ve nizâm da vermiştir.

 

Türk milliyetçiliği kutlu hareketi, Hun Türkleri ile en az beş bin yıl evvel başlamış; Göktürk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Osmanlı ile beraber günümüze kadar devam edip gelmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir.

 

Bütün dünya milletlerini hallaç pamuğu gibi silkeleyip dağıtan Türk Milleti’nin, dünya coğrafyasının hemen tamamında at koşturması basit bir mâcera olarak düşünülemez.

 

Türk Milleti, daha târihin başında Türk milliyetçiliğinin şumûlünü “Üstte Mavi Gök; Altta Yağız Yer” olarak belirlemiştir. İşte târihî Türk milliyetçiliğinin başlangıç mefkûresi (ülküsü) bütün insanlığa bu “Göktürk Kitabeleri”nden net ve açık bir şekilde ilân edilmiştir. Bu Kitâbe’ye göre; Mavi Gök ve Yağız Yer = Türk Vatanı’dır ve bu vatanın Gök Kubbe’si Çadır, Güneşi de (Ayyıldızlı-Al) Bayrak olarak belirlenmiştir.

 

Yukarıda işaret ettiğimiz “Göktürk Kitabeleri”ni görmeyip; Türk milliyetçiliğinin doğuşunu 1789 Fransız İhtilali’nden sonra başlatmak isteyenler; gaflet, dalâlet ve hıyânet içerisindedirler. Bunlar; beyinleri, kalpleri, dondurulan ve iğdiş edilen; milletimizi ve târihî mefâhirlerimizi hakir ve küçük gören müstemleke münevverleridirler.

 

Ülkücü Türk Milliyetçisi, hakîkî Türk münevverlerinin eserlerini okuyarak, kendisini sürekli yenilemeli ve donanımlı hâle getirmeye çalışmalıdır. Es-Seyyîd Ahmet Arvasî Hocamız’ın buyurduğu gibi Türk’üm diyemeyen, Türklüğünden utanan ve sıkınan insanların bu azîz millete verecekleri hiçbir şeyleri yoktur.

 

Arşa kanatlı hayâller kuramayan ve ulu rü’yâlar göremeyenlerin bu “Gök Kubbe’nin ve Yağız Yer”in altında yerleri yoktur.  Biz göz kamaştıran medeniyetleri Yüce Allah’ın (celle celâlühü) Türk Milleti’ne lütuf ve ihsânı neticesinde kurduk.

 

Mâzî’de (geçmişte) yaptığını, hâl’de (şimdi) ve âtî’de (gelecekte) yapmak istemek hakkı en başta büyük Türk Milleti’nin hakkıdır.

 

İşte bunun içindir ki, biz “Türk Milliyetçiliği’nin Dayandığı Temeller” adlı seri makâlemize ve hakîkî ilim, fikir ve tefekkür adamı mütefekkirlerin müşâhedeleri ile eserlerinden misâller vermeye devam edeceğiz.

 

Büyük Türk Tarihçisi A. Zeki Velidî Togan’ın Tespitleri:

 “Türkler eski dünyanın muhtelif kavim ve ülkelerini birbirine kavuşturarak medeniyet tarihinde müspet rol oynamışlar, bir çok kavimler de atlı orduların teşkil edilmesine, komşu kavimlerin İslâmiyet gibi ‘millî’ dinlerinin ‘cihânşûmûl’ din şeklini alıp Orta ve Doğu-Asya kıtalarına da yayılmasına sebep olmuşlardır… M.Ö. 7.’nci asırda Sakaların Önasya’da yerleşme tecrübelerinin Medyalıların Azerbaycan ve Anadolu için mücadeleyi kazanmaları neticesinde  o zaman akim kalmasının hatıraları İranlılarda bir zafer  ve Ortaasya Türklerinde bir mâtem âyinleri şeklinde asırlarca yaşamış, İran ve Türk millî destanlarında yer tutmuş ve Türkler M.S. 11.’nci asırda bu gayeyi nihâi olarak tahakkuk ettirince bu eski hatıralar Oğuz destanlarında bir daha canlandırılmıştır.”(1)

 

 “Türklerin menşe’i bahis mevzuu olunca, gözler, bugün dahi bunların ekseriyetinin yaşamakta olduğu Ortaasya’ya dikilir; fakat bu milletin ikinci büyük ve en kuvvetli kütlesi Önasya’da ve Karadeniz etrafında yaşamaktadır. Türklerin nüfus artıklığı tarihî devirlerde en ziyade şimdiki Avrupâî Rusî’yi, Şimalî Çin’i, Şimalî Hindistan’ı tazyik etti; fakat bu nüfus artıklığı nihayet Önasya’da yerleşerek burada ve Karadeniz kıyılarında Türk’ün ikinci vatanını kurdu... Ortaasya, bilhassa onun münbit mahsuldar sahalarını teşkil eden Batı ve  Doğu Türkistan, cihân medeniyeti tarihinde müstesna mevkiî olan yerlerden biridir.”(2)

 

“Türklerin tarihten önceki devirlerde cihanşûmül bir devlet kurmuş olduklarını gösteren mühim bir nokta da, tarihî devirlerde isimleri tarihin muhtelif devirlerinde eski dünyanın muhtelif ülkelerinde görülen Türk kabileleridir.”(3)

         

Türk Futûhatı

            “Dünyaya birçok fâtih kavimler gelmiş ve tarihe isimlerini bırakmışlardır. Bütün bu fâtih kavimler için müşterek hususiyetler olduğu halde, bu kavimler tarafından yapılan fütuhat, karakter itibariyle birbirinden farklı bulunmaktadır. Türklerin fütuhatının da kendilerine hâs bâriz hususiyetleri olmuştur.

 

            Türklerin, tarihî menbarından ziyade destanlardan öğrendiğimiz, ilk fütuhatları Sakaların İran ve Önasya’da yaptıkları fütuhatlardır… Türk ve Turanlıların tarihî menbalardan öğrenebildiğimiz devirlerde, Ortaasya üs olmak üzere icra ettikleri fütuhatların başlıcaları Hunların, Göktürklerin, Oğuz ve Moğolların fütuhatıdır... Türklerin fütuhatçılık ve devletçilik an’aneneleri sıfatiyle bahis mevzuu edebileceğimiz hususiyetler şunlardır:

 

1) Türkler, bir fâtih cihângir kavmin, bir memlekete bağlı olmakla beraber, göçebe ve cevval olması icap ettiği fikrinde bulunmuşlardır. Oğuz Yabguları sıfatiyle bazı Hun yabgularından da bahsettiği anlaşılan Oğuz destanında ve Moğol hanedanına ait destanlarda, bu fâtih kavimlerin, vatanlarına bağlı olmakla beraber, seyyar ve cevval olmayı kendilerinin cihân hâkimiyetinin esası olduğuna inanmışlardır. Bütün fâtih Türk kavimlerinin ‘yurd’ ismi verdikleri vatanlar, ayrı kabilelerin ve bazen aileleri yurdları olduğu, daha Hunlara ait Çin kayıtlarında bildirilmektedir.

 

2) İkinci husus da, Türk milletinin hâkim bir millet olarak yaratıldığına ve kendisine bazı fevkalbeşer hususiyetler verildiğine inanmış olması ve komşularını da buna inandırabilmesi keyfiyetidir.  Mahmud Kaşgarî ve diğer birçok müellifler de, ‘Türklerin Allahın hâs ordusunu teşkil ettiklerine, Allah cezalandırmak istediği kavimlere bu ordusunu musallat ettiği’ne dair naklonulan  akideler Hülagü’nün mektubunda olduğu gibi, eski Hun yabgularının, Cengiz’in ve Kubilây Kağan’ın  Çinlilere olan hitaplarında görülmektedir.

           

3)  Bir de Türklerin cihânşûmül devletin muayyen coğrafî hududda tahakkuk etmesi icap ettiğine inandıkları, Oğuz destanı ve rivayetlerinde görülmektedir. Bu geniş sahanın merkezlerini Tiyanşan dağları ile Orhun havzasındaki mukaddes Ötügen-Yış teşkil etmektedir… Eski Türkler Ortaasya’nın yüksek yaylalarını, yani Tiyanşan – Pamir – Küelün alanını  dünyanın dört köşeli bir merkezi telâkki etmişler ve cihâna hâkim olmayı, bunun dört tarafında yaşayan kavimleri itaat altına almak diye anlamışlardır. Bu yüzdendir ki Afrasyab (Tunga – Alp), Oğuz Han, Cengiz Han ve Temür, Doğu ve Batı Türkistan’a malik olduktan sonra, Hind, Çin, İran ve Doğu Avrupa’yı ele geçirmişler yahut destanlarda ele geçirmiş olarak tasvir etmişlerdir…

 

Gerek Orta Tiyanşan’ın ve gerekse Orhun havzasının büyük bir kısmının büyük bir Asya devletinin merkezi olmak itibariyle ehemmiyetine inanmak da realiteye uygundur. İlk Türklerin, Tiyanşan sahalarında yaşayıp buradaki yüksek yaylaların bahşettiği kolaylıktan istifade ederek, gerek Doğu ve gerek Batı Türkistan ve onlara komşu ülkeler üzerinde hâkimiyetlerini tesis edebilmişlerdir…

 

Mahmud Kaşgarî: ‘Türkler Allah’ın has askerleridir, Allah onları istediği ülkelere musallat eder, Allah dünyanın en yüksek mıntıkalarını Türkler için vatan yapmıştır’ diyerek ‘Türk cihângirliğinde en yüksek mıntıkalar’ın yani Tiyanşan dağ yaylalarının ehemmiyetini tebarüz ettirmekle, yalnız kendi hususî fikirlerini değil, eskiden beri Türkler arasında yerleşmiş olan bir inancı da ifade etmiştir.

           

4)  Türk ve Moğol kavimlerinin fütuhatta gayelerinin sadeliği de, bu fütuhata ayrı bir hususiyet vermiştir.  Câhiz (Arap Mütefekkiri) diyor ki: ‘Türkler kendi memleketlerinde (Ortaasya’da harpler yaparken bunu din ve bir fikrin müdafaası yahut mal ve mülk toplamak için yapmıyorlar. Taassup yüzünden, yahut bir kimseye  karşı besledikleri düşmanlık yüzünden de harp etmiyorlar; yaptıkları savaşları ancak yağma ve garet (selb) kastiyle yapmaktadır ve bütün bu harplerde inisiyatif  onun kendi elinde olduğu için tehdidden korkmaz ve va’dlerden de bir şey ümid etmez.  Bütün akın ve seferlerinde Türk arayıcı (tâlip) dır, fakat asla başkalarının aranma hedefi (matlûp) değildir.  O bağışlama salâhiyetini ancak kendi kuvvet ve kudretinde buluyor, tarafından ezilen kavimlerin merhametine müracaat etmeğe hiçbir zaman muhtaç kalmıyor. Bununla beraber kendi eline geçen mal ve serveti de toplayıp muhafaza etmiyor,  bu yüzden hiç kimse onun mal ve mülküne tamah etmiyor.  Vaziyeti böyle olan bir millet, başkası tarafından harbe mecbur edilirse, yahut onda millî ve yahut din gayreti doğarsa neler yapmaz.

           

5) Türk fühatının diğer bir fârık (ayrı) bir vasfı da bunun her vakit gayet sade ve elâstikî bir teşkilât sistemine  ‘türe’ dediğimiz örfî kanun ve vazı’lara dayandırılmış olmasıdır. Bu sistem, en küçük bir teşekküle olduğu gibi, Asya ve Doğu Avrupa mikyasındaki geniş teşekküllere de aynı kolaylıkla tatbik edilmiştir.

           

6) Türk ve Moğol fütuhatında göze çarpan diğer bir hususiyet, küçük fakat iyi bir nizama tâbi kuvvetlere dayanarak sür’atli hareketler ile ihtiyatlı ve etraflıca hazırlanarak iş görmeyi bir arada cemedebilmek alışkanlığı gelmektedir. Bu itibarla, ilk fâtihlerden Mete ve Atila ve Göktürklerden Tüng Yabgu’nun taktikleri dikkate şayandır… Bunların fütuhatı geniş bir dünya görüşünü, zamanlarındaki cihânın coğrafî ve siyasî vaziyetine tam mânası ile vâkıf olduklarını da göstermektedir… Bu fâtihlerin seferlerinde harita kullandıkları da malûmdur… Demek ki  fütuhat yalnız ve sadece eski millî geleneklerden mülhem olarak değil, zamanının reel şartlarına uygun bir şekilde icra edilmiştir. Türk tarihinde gördüğümüz belli başlı fütuhatın, meselâ Mete’nin, Atila’nın, Cengiz’in ve Temür’ün  fütuhatını alelâde bir baskın ve çapulculuk mahiyetinde telâkki etmek çok yanlıştır. Bunlar, an’anevî bir takım cihangirlik telâkkisi neticesi olarak vuku bulmuşlardır. Bu fütuhat ekseriya bir plân dahilinde yapılmıştır… Türk fütuhat an’anelerinde, sevkulceyiş mahareti elbette ki en mühim yeri tutmuştur.

 

           Strateji hilelerinden her milletin fâtihleri istifade eder; fakat Türk fâtihlerince bu strateji aldatmaları pek geniş mikyasta kullanılmıştır. Temür’ün strateji ve harp hileleri mikyası muasırlarından hiçbir hükümdarınkine uymadığını ve genişliğini bilhassa İbn Arabşah güzel anlatmıştır. Temür şarkî Avrupa'daki  Altınorda hanı  Toktamış’a taarruz ederken, Çin seferine hazırlanır gibi hareket göstermişti: Doğu Türkistan’daki Çağatay hanları ülkesini işgal eylemek için yaptığı seferine olan hazırlıklarını da güya Doğu Avrupa seferi için bir hazırlık gibi gösterebilmiş… Sırderya’dan ‘Arka’ya, yani şimdiki Kazakistan’ın ortalarına hareket etmiş ve muazzam ordusunu Balhaş gölünün şimalinden yürüterek ânî bir surette Tiyanşan sahalarında zuhur etmiş, sonra eski Beşbalık taraflarından ve Davanşın’dan geçerek Doğu Türkistan şehirlerini ve yaylalarını işgal edip ve baş karargâhını da Yıldız yaylalarına kurmuştu… Bu yalnız Temür’e hâs olmayıp, Türk fâtihlerinin çoğunda görülen bir hususiyettir. Strateji genişliği göçebe Türk ve Moğollarda vuzuhla görülen coğrafî görüşünün genişliğine dayanmaktadır. Milâdın altıncı asrında Göktürklerin ve 13-15’nci asırlarda Moğolların tarihi gösteriyor, ki  o zaman Ortaasya’da göçebe hayat geçiren bu kavimlerin zimamdarları kadar, dünyada hiçbir milletin hükümdarları uzak ve yakın şark, Hindistan ile  Avrupa arasındaki siyasî, iktisadî ve içtimaî münasebetleri iyi bilerek bir siyaset yürütememiştir. Aynı suretle hiçbir milletin ordu kumandanları ve siyasîleri o zamanki Türk ve Moğol ordu kumandanları ve siyasîleri kadar geniş düşünülen stratejik plânlar tertip ve tatbik edememişlerdir.”(4)

 

“(…)Fütuhat Türkler için faideli olmuş; yalnız faideli olmakla kalmamış, kendi varlığı için, mücadele etmesini bilen bir millet olmak sıfatiyle bugünkü Türkler işte bu fütuhatların mahsulüdür. Büyük Hun devleti kurulmamış olsaydı, Türkler Doğu’da Çin, Batı’da Yunan ve İran nüfuzları altında dağılıp gideceklerdi. Göktürk devleti Karadeniz’e kadar uzanmış olmasaydı, Batı-Hun dağlariyle  Doğuavrupa’ya geçen tekmil Türk kavimleri Hazar câmiası altında toplanacaklar, eski İskitler gibi, o taraftaki Slav ve Cermen ırkları arasında eriyip gideceklerdi. Ortaasya’nın doğu yarısındaki Türkler ise zaten Çin’in nüfuzu altına girmişlerdi. O zamana kadar bir umumî millî ada mâlik olmayan Türk kavimleri, ancak bu sülâle devrinde ‘Türk’ millî ismi adı altında toplanmış oldular. Göktürkler Sasanî İran’ın inkırazını hazırlayıp Arapların Ortaasya’ya kadar ilerlemelerini temin etmiş olmasaydı, Doğu-Türkleri Budizme, Batı-Türkleri de Hıristiyanlığa intisap edip, yine iki büyük kısma ayrılmak tehlikesine maruz kalırlardı.”(5)

           

İslâm devrinde Türkler, siyasî hayatlarında ‘din’ unsurundan çok ‘millî duygu’dan mülhem olan bir kavim olarak tanınmışlardır… Türklerden Kaşgarlı Mahmud, Türkleri, dünyada cihângir olmak için yaratılan  bir millet tanıdığını,  kendisinin inandığı bir akîde tarzında anlatmıştır… Türklerin askerî muvaffakiyetleri ve fütuhatları Ortaçağ’da Müslüman medeniyetini kabul eden Türkler için millî gurur unsuru olmuştur. Onlar bizzat Allah tarafından söylenmiş bir Hadisi Kusî sıfatiyle: ‘Benim Doğuda bir hâs ordum vardır, onlara Türk adını verdim’ sözlerini gururla naklederler. Mahmud Kaşgarî ise bunu, Türkleri diğer milletlerden ayıran ve kendilerine Allah tarafından verilen imtiyaz ve faziletleri olduğuna inanmaktadır… Yusuf has Hacib’e göre, Türk devletçilik felsefesini, büyük cedleri ve ilk büyük hükümdarları Tunga-Alp-Er’den ve Bilga-Bükü’den öğrenen, onları ülkü edinen millettir.”(6)

           

“11.’nci asırda Selçukluların ve 13.‘ncü asırda Moğolların idaresi altında milyonlarca Türk kütlelerinin, Önasya’ya gelip yerleşmesi burada bir yeni Türk vatanının kurulmasını intaç etmiştir… Selçuklulardan önce Önasya’ya ve Mısır’a gelerek yayılan Türk kütleleri, tıpkı Çin’de, Hindistan’da ve doğu Avrupa’daki Türkler gibi yerli Arap ve Fars ahali arasında dağılarak temessül ediyorlardı. Hele Mısır ile Suriye, milâdî dokuzuncu asırdan başlayarak bütün müteakip asırlarda, hattâ zamanımıza kadar bile, Türkleri Araplar arasında eritip kaybeden birer kazan işini görmüşlerdir.”(7)

 

            “Türklerin yayılmaları Mısır’ı geçerek Şimalî Afrika’ya ve diğer taraftan Arabistan ortalarına kadar uzandığı zamanlar olmuştur. Eyyubîlerin ordusunda bulunan Oğuz (Guz) lar, onların Şimalî Afrika fütuhatında, beraber bulundular ve bazı şehirlerin garnizonunu teşkil ettiler.”(8)

           

“Kesif Oğuz kütlelerinin Önasya’ya yerleşmeleri Selçukluların muhaceretleri ile başladı. Selçukluların bu taraflara gelmeleri bidayette bir ‘intişar’ mahiyetinde idi.  Aral gölünün şarkında muhalifleri tarafından mağlup ve takip edilen Selçuklular, yukarı Harezm’de Amuderya’yı aşarak  Horasan’a geçtikleri zaman, Abü al-Fadl al Bayhakî’nin şahadetine göre, çok  perişan bir vaziyette idiler; sonraları kendilerini topladılar, muayyen mıntıkalarda yerleşerek fütuhata başladılar ve Önasya’da yeni Türk vatanı tesis ettiler. Moğollar devrinde gelen yeni Türk kütleleri sayesinde bu yeni vatan kat’î surette tutundu ve nihayet Osmanlı devleti gibi bir muaazzam devlet meydana geldi.”(9)

           

“Anadolu Türk ekseriyetinin Türkmen-Oğuz olduğu, buraya gelen her Türk’ün, hattâ zümre haline gelen Türk kütlelerinin hemen Oğuzlaşmış olması ile sabittir… Selçukluların medeniyete hizmetlerini, millî Türk kültürü sahasında değil, umumî İslâmlık ve insanlık sahasında aramak icabeder… Tek bir siyaset sistemiyle idare olunan büyük bir devlete rehberlik eden Selçuklular, …İslâmiyet’in Türkler arasında kayıtsız şartsız ve mâniasız kabûl olunması yollarını ve İslâmiyet’in cihânşümûl bir din olması cihetini temin ettiler.”(10)

 

TEFEKKÜR

 

Türk milliyetçiliği, en mükemmel fikriyat

İlim, irfân, lisân ki, mütekâmil Türkiyat 

  


 DİP NOTLAR:

(1)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş; Enderun Kitabevi, İstanbul

      Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1534, Tarih Araştırmaları No:2; cilt 1; (En Eski

      Devirlerden 16. Asra Kadar): 3. Baskı İstanbul, 1981; “Önsöz” s.V.

(2)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, age. s. 7.

(3)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan,  age. s. 22.

(4)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan,  age. s. 105, 106, 107, 108, 109,  110, 111.  112, 115, 116.

(5)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, age. s. 132.

(6)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, age. s. 134, 135.

(7)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan,  age.  s.  178.

(8)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan,  age. s. 180.

(9)   Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan,  age. s. 182.

([1]0)  Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan,  age. s. 221, 222.                      

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.