• BIST 94.219
  • Altın 254,403
  • Dolar 5,8343
  • Euro 6,5347
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 15 °C
  • Yozgat 11 °C
  • İzmir 23 °C
  • Adana 20 °C
  • Bursa 19 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI TEMELLER -7

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği, “ordu-millet” geleneği telâkkisini kurmuş, geliştirmiş ve bu telâkkiyi kuvveden fiile geçirmiş târihî bir fikir hareketidir.

Türk Milleti “ordu - millet”tir. Bu onun şanlı ve şerefli geçmişinin bütün cihâna öğrettiği en önemli bir husûsiyetidir. Cihângirlik Türk Milleti’nin mayasında vardır. Her Türk anasından asker olarak doğar. Yaşı kaç olursa olsun hep asker olarak yaşar. Kadını, erkeği, kızı - kızanı fark etmez. İnandığı değerler uğruna ölüme seve seve koşan ve meydan okuyan dünyada ondan başka millet yoktur. Türk Milleti, dünyada şehîdi, şühedâsı ile aynı imân ateşini sînesinde taşıyan tek bir millettir. Türk Milleti’nin karakterinde çelikten bir irâde vardır. Kırılır belki lâkin asla Allah’dan (azze ve celle) başka hiçbir güç, kuvvet ve kudret karşısında eğilmez. Cihân târihi; Türk’ün civânmertliğini, cevvâliyetini, cesurluğunu, salâbetini, celâdetini, cihângirliğini, ilh…anlata anlata bitirememiştir. Türk Milleti, Allah (celle celâlühü) vergisi bir şahsiyet ve karakter yapısının sahibi ve inandığı değerler uğruna seve seve ölmeyi hakîki yaşamak olarak kabul etmiş şanlı ve şerefli bir milletir.

Türk Milleti’nin İslâmiyet’i kabul ettikten sonra adı “Müslüman Türk Milleti” olmuştur. Müslümanlık ile şereflenen Türk Milleti, Hazreti Peygamberimiz’in (sellallahü aleyhi vesellem) “Ebedî Risâleti”ni en büyük emânet olarak “Alî Resûl”den yâni Abbâsîlerden devralmış ve bu emâneti bütün cihâna ulaştırmak için kudretli muntazam ve muazzam “Müslüman Türk Orduları” teşekkül ettirmiştir. Böylece Türk milliyetçiliği, “nizâm-ı âlem ülküsü”nün bayraktar fikriyatı hâline gelmiştir. Müslüman Türk Milleti, bilhassa Âlî Selçuk (Selçuklular) ve Âlî Osman (Osmanlılar) ile İslâm’a çok büyük hizmetlerde bulunmuştur. Türk Milleti; asırlardan beri “ordu-millet” telâkkisinde, “selim akılın rehberliği”ndeki ilimde, san’atta, tefekkürde ve fikriyatta hep zirvelerde olmuştur.

“Ordu” Adı ve “Ordu – Millet” Telâkkisi

“Ordu” adı, Türklerin târihinde ilk millî kudret, kuvvet ve ilk millî teşkilât olarak teşekkül etmiştir. Bir millî ve hukukî müessese olarak Ordu, “Ordu”dan “devlet”e uzanan tarîhi yolculuğun başlangıcını teşkil eder. Hun Türkleri ile beraber Orta Asya’da çeşitli adlar altında kurulmuş olan bu teşkilâtlı teşekkül; Anadolu’nun “Türk Yurdu” hâline getirilmesinden sonra da hem “Millî Ordu”, hem de “Mülkî İdare” sistemi içerisinde “İl” (Vilâyet) olarak “Ordu” adı ile târihteki yerini almıştır. Azîz Türk Milleti tarafından bu çok husûsî şerefli adın bayraklaştırılmış bir “ad” olarak dâima yaşatılmış olduğunu görüyoruz. Türk Milleti’ni kalıcı olarak “ordu – millet” telâkkisine götüren “devlet” fikrinin teşekkülü husûsundaki tespitler; Türk Tarihi, Türk Dili ve Türk Edebiyatı Târihi’nin dünya çapındaki büyük âlimi M. Fuad Köprülü’ye aittir:

Cihân Tarihinde Türk’ün Yaptığı İşlerin Azameti Hiçbir Milletle Mukayese Edilemez

“Millî mazilerinin eskiliği, adetlerinin çokluğu, hayatî faaliyetlerinin azameti, coğrafî mevkilerinin ehemmiyeti itibariyle, Türklerin cihân tarihinde ifâ ettikleri vazife başka hemen hiçbir milletle mukayese edilemeyecek kadar büyüktür. Türkler’in kurûn-i ûlâdaki rolleri hakkında tarihî tetkikâtı henüz çok nâkıs bulunuyor; lâkin orta ve son kurûnlarda hemen hemen bütün cihân tarihî Türkler’in yaptığı işlerle doludur. İran’da Sâsanîler devletini asırlarca kuvvetten düşürerek İslâmiyet’in intişarına zemin hazırlayan Türkler olduğu gibi, mahharen İslâmiyet’i kabul ederek asırlarca Ehl-i Salib sürülerine karşı kahramanca müdafaa eden de yine Türkler’dir. (...)Hülasa, Çin ve Sirbirya’dan başlayarak Hindistan’a, Avrupa içlerine, İngiliz Adaları’na, Şimali Afrika’ya, Yemen ve Basra’ya kadar hemen hiçbir yer yoktur ki, orada Türk bayrağı dalgalanmamış, Türk kanı akmamış olsun. İslavlar’ın, Germenler’in, Latinler’in, İranlılar’ın., Çinliler’in, Hintliler’in, Araplar’ın tarihi, baştan başa, Türkler’in hamâset destanlarıyla doludur. Bu itibar ile Türk tarihî tetkikâtı ilerlemedikçe cihân tarihinin bir çok noktaları karanlık kalacaktır diyebiliriz.”(1)

Türk Milletinin Bugün İşgal Etmekte Olduğu Coğrafî Saha

“Tarihî bir takım amillerin neticesi olarak Türkler bugün, Sibirya’dan Ak ve Kara Deniz kıyılarına ve Volga sahillerinden Irak ve İran içlerine, Suriye havalisine Makedonya ve Bulgaristan içlerine kadar gayet dağınık bir sahada yaşıyorlar. Gerek bu dağınıklığın gerek bir zamanki Türk hâkimiyetinin bıraktığı tesiratın neticesinden olarak, Adriyatik sahillerinden tâ Türkistan Çini’ne kadar azîm bir coğrafî sahada Türkler’e veya -Türk olmamakla beraber- Türkçe bilen insanlara tesadüf olunur. Yeryüzünde hiçbir lisan yoktur ki, bu kadar büyük bir sahada âdetâ fasılasız bir sürette hükümran olsun. Yalnız bu müstesna vaziyet bile, Türklerin –mazide olduğu gibi istikbâlde de- cihân tarihinde oynamaya namzet rolün büyüklüğünü ve ehemmiyetini pek sarih bir surette anlatabilir.”(2)

Eski Türk Devleti

“Türkler’de ilk devlet aşiretlerin birleşmesiyle vücuda gelen il’dir ki, göçebe bir medine=cite’ye benzer. Aşiretlerin ayrı ayrı reisleri olmakla beraber devletin umumî velâyeti hakan ile hatunun müttehit şahsiyetinde tecelli ederdi… Hakan, hattâ maiyetindeki aşiret reişleri civar devletlerle münasebete girişirler, harp ederler, ittifaklar ve ticaret muahedeleri yaparlardı. Orduların başında ekseriyetle hakan ailesine mensup bir tekin=şehzâde bulunur, onun yanına da tecrübeli cengâverlerden, adeta bugünkü erkân-ı harp vazifesini gören biri terfik edilirdi. Hakan büyük bir devleti mağlup ve ilkasını teshir edince, onun hükümdarına bir unvan vermekle beraber yanına tudun rütbesini hâiz bir komiser bırakır ve bu komiser bilhassa vergi işlerine nezaret ederdi. Eski Türk devletlerinde Tarhan, yabgu, tudun, çur, şad gibi bir takım muayyen rütbeler ve unvanlar da mevcuttu ki, bunlara ait teşrifat kaideleri de muayyendi.”(3)

Türk Emîrü’l - Ümeraları

“(…)Hülasa Selçukî devletinin teessüsüne kadar, Türkler, mütemâdî akan coşkun sel gibi Horasan, Irak, Azerbaycan, el-Cezire, Suriye havalisine, Bizans Serhatlarına gelip yerleşmişler, İslâmlarla mütemâdî temaslar –neticesinde gerek eski vatanlarında gerek bu yeni geldikleri sahalarda İslâmiyet’i pek kolaylıkla kabul etmişlerdir.”(4)

Türk’ün Tarih, Kültür ve Medeniyetinin Tetkikinin Lüzûmu

“Hiçbir millî tarihin, umûmî tarih çerçevesi içindeki tabiî mevkiîne sokulmadan tetkikine imkân olmadığı, bugün artık bir müteârife’dir. Millî terbiye bakımından hâiz olduğu ve daima olacağı büyük ehemmiyet bir tarafa bırakılırsa, ilmî bakımdan, her millî tarihin kıymeti, yalnız umûmî tarih çerçevesi içindeki maddî ve mânevî tesirlerinin büyüklüğü ve devamlılığı ile ölçülmektedir; fakat bu derece terkibî (sentetik) bir umûmî tarih telakkîsine kadar gitmesek bile, şurası muhakkaktır ki, her milletin tarihini, mensup olduğu kültür çerçevesi veya çerçeveleri içinde tetkik etmek bir zarurettir. İşte bu bakımdan tarihlerinin bin yıllık bir devresini Yakın Şark İslâm kültürü dairesi içinde geçiren Türkler için, (…)büyük rolleri olan bu kültürü lâyıkıyla tetkik etmek, yalnız ilmî değil, millî bir mecburiyettir. Fikir ve sanat tarihi, hukuk tarihi, din tarihi, bir kelime ile içtimaî tarihin bütün şubeleri için, bu mecburiyet daima kendini gösterir. Meselâ Müslüman Türkler’in hukuk tarihini tetkik etmek için nazarî ve sistematik İslâm hukuku’nu bilmek zarurî olduğu gibi, mümasil hukukî müesseselerin Araplar ve İranlılar’daki tarihî tekamülünü anlamak da zarurîdir; bu suretle, aynı kültür dairesi içindeki üç milletin hukukî tekamülünü mukayeseli bir tarzda anlamadan, bunlardan yalnız birinin hukukî tarihini kavramak imkanı olmadığı kendiliğinden meydana çıkar. İslâm kültürü dairesindeki milletlerden hepsinin ayrı bir mazisi, İslâm’dan önceye ait hususî an’aneleri, coğrafi muhitin ve yerli medeniyetlerden gelen hususiyetlerin doğurduğu ayrı bir dehaları olmakla beraber, aynı kültür dairesine mensup ve çok defa ‘müşterek bir tarihe malik’ olmaktan ileri gelen umumî ve müşterek birtakım karakterleri de vardır.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı, İslâm tarihini ve İslâm kültürünü -hiç olmazsa umûmî hatlariyle- öğrenmek, millî tarih terbiyesi almak lüzumunu duyan Türk münevverleri için büyük bir ihtiyaçtır…(5)

Anadolu’da Türkler

“İslâmiyet’i kabul etmiş Türkler tarafından te’sis edilen devletlerin idâre esasları, kısmen Abbâsîlerden - yâni eski Sâsânî an'anelerinden - kısmen de İslâmiyetten önceki Türk an'anelerinden alınmıştır. Anadolu’daki Selçuklu devleti, başka yerlerdeki diğer Selçuklu devletlerinden daha çok eski kavmî an'anelere sâdık kalmış, meselâ şölen (umumî ziyafetler), sığır (umumi avlar) gibi eski muesseseleri, sonra, yirmi dört Oğuz boyu teşkilâtını ve boy beylerini, hatta kurultayı muhafaza etmiştir… İşte bunun sebebi, öyle görünüyor ki Türklerin Anadolu’ya kalabalık kitleler hâlinde gelmeleri ve bu kalabalık kitlelerin an'anelerini, muesseselerini de kendileriyle beraber getirmeleridir. Hakikaten, Anadolu daha Tuğrul Bey ve Alp-Arslan zamanlarında bir “dârü’l-cihâd” idi. Yalnız büyük kitleler değil, sergüzeştçi birçok fertler de oraya koşup giderlerdi (Nizâmü’l-Mülk, Siyâset-Nâme). Hulâsa, Anadolu Selçuklularında Oğuz töresi denilen Oğuz an'aneleri son zamanlara kadar kuvvetle devam etmiş ve devletin teşkilatında, idâre tarzında büyük te’sirler yapmıştır. Anadolu Selçuklularının idâre teşkilâtı tarihen mukâyeseli bir sûrette tedkik edilince, bunlardaki devlet telâkkisinin mahiyeti pek acık surette anlaşılabilir : Eski Köktürk devleti, il’lerden müteşekkil birleşmiş bir hey’et hâlinde bulunup, hükümdâr bir nevi' “pederâne velâyet”i hâizdi. Sâmânîlere halef olan Karahanlılarda memleket yalnız hükümdarın değil, bütün saltanat ailesinin malı sayılıyor ve bundan dolayı birçok kısımlara ayrılarak ayrı ayrı idâre olunuyordu; hattâ bunlardan bâzıları merkeze bile bağlı değildiler. Ayni hâle Selçuklular’ın ilk zamanlarında da rastlanmaktadır. Devleti yalnız hükümdâr temsil etmediğinden, bâzı Horasan şehirlerinde Tuğrul Bey adına hutbe okunduğu hâlde, diğer bâzı şehirlerde Dâvud’un nâmına hutbe okunuyordu. Onu ta'kıbeden hükümdârlar zamanında olduğu gibi, Anadolu Selçuklular’ında da devlet medlûlu daha ilerlediği icin, saltanat icablarından olan hutbe ve sikke gibi şeylerde kat’iyyen hoş görülmüyor, hattâ Selçuklular’a bağlı olan başka civar devletler bile sikkelerinde tâbi' bulundukları Selçuk sultanının adını zikre mecbur tutuluyordu; bununla berâber, bunlarda da hükümdârın, memleketi çocukları arasında bölmesi câiz olduğundan, devletin bölünemez olduğu telâkkisi, anlaşılıyor ki henüz bunlara da girememişti. İşte, bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Anadolu Selçukluları’nda hükümdârın “pederâne velâyet”in den başka, diğer bir velâyet şekli daha vardı ve Anadolu Selçuklu devleti daha ilk zamanlarında bir İlhanlık, yâni hükümdârın “pederâne velâyet”ini hâiz bulunduğu bir birleşik he’yet hâlinden çıkarak bir saltanat hâline girmişti; bununla beraber, bu saltanat şeklinin her bakımdan tam ve mükemmel sayılamayacağını ve eski İlhanlık devresinden kalma yirmidört boy, şölen, arâzînin âile ferdlerine bölünmesi gibi birtakım müesseselere Anadolu Selçukluları’nın en son zamanlarına kadar rastlanacağını unutmamalıdır. O zamana kadar teşekkül eden Türk devletlerinin idâri teşkilatı hakkındaki tedkikler daha ilerledikce, bu cihetler daha iyi anlaşılacaktır.

Bilhassa I. Alâe’d-Dîn Keykubâd zamanında Anadolu Selçukluları’nın ordu ve idâre teşkilâtı en gelişmiş şeklini almıştı. Merkezi idâre makinesi lâyıkıyle kurulmuş olduğu gibi, mülhakatta da idâre teşkilâtı belli ve muntazamdı. Her yerde kadılar, müftüler, subaşılar, tahsil me’murları vardı. Selçuklu devletinin esas teşkilâtı, diğer bütün Türk devletleri gibi askeri bir mahiyeti hâizdi; arâzî ufak parçalara ayrılarak sipâhîlere verilir, büyük ve zengin timarlara mâlik rical kânûnen belli miktarda asker beslerdi. Merkezi idâre me’murlarının, ulemâ ve sâdâtın, mukarribînin de belli vâridat getiren timarları vardı; fakat sınırlardaki timarlar bilhassa gâzilere, alplara verilirdi. Bu sipâhilik, babadan oğula geçen bir nevî ocak hükmünde idi; lâkin oğul, bahasının yerini işgâl için iyi bir cenk adamı olduğunu evvelce isbâta mecburdu. Esâsen bütün halk an'aneleri cengâverâne bir mahiyette idi : Alplar’ın halk arasındaki yeri pek büyüktü. Bütün sınırlarda ekseriya uc beyleri bulunurdu ki, hudut muhâfızlığı vazifesiyle mükelleftiler. Anadolu Selçuklularının merkezde sürekli ve epeyi mühim bir askeri kuvvetleri vardı.…”(6)

Ordu ve Askerlik

“Türkün en büyük vasf-ı farkı olan askerlik hissi, cengâverlik kabiliyeti, garb Türklerinde hiçbir vecihle eksilmemişti. Akdeniz kıyılarında, Bizans serhatlarında yaşayan Türk, Asya bozkırlarında fırtınalar koparan ecdadı gibi, at sırtında doğuyor, cenk meydanında ölüyordu. Hudutlardan uzak müterakki şehirlerde, İran ve biraz da Bizans tesiriyle eski ruhlarını gaib eden, bozulan ufak bir kitle müstesna olmak üzere, bütün Anadolu Türkleri hakiki birer askerdiler. Eski ictimai teşkilâtın tesiri nisbetinde Anadoludaki mevki-i siyasi ve coğrafinin de bunda müdhildar olduğu muhakkaktır: memleketlerini muhafaza için, dört tarafta daima müteyakkız Hıristiyan kitlelerini ezmek lüzumunu hisseden bir millet, ecdadı ne kadar sükûnetperver olursa olsun, cengâverlik havâssını iktisab eder. İşte Anadolu Türkleri, bilhassa Rumlarla çarpışa çarpışa, cenk ve cidali bir i’tiyad haline getirmişlerdi. Hele hudut boylarında oturan uc aşiretleri, hayat ve maişet ve anane itibarıyla, eski seyyar Türk ordularının cengâver ve haşin ruhunu taşıyordular.

Selçuk hükümetinin esas teşkilatı, sair bütün Türk hükümetleri gibi, askeri bir mahiyeti haizdi. Arazi ufak parçalara ayrılarak sipahilere verilir, büyük ve zengin tımarlara malik rical kanunen muayyen miktarda asker beslerdi. Bunların hesabatını idare-i merkeziyedeki divan kâtipleri tutar, kahramanlıkları ve hizmetleri görülenlerin tımar ve mevacibi artırılırdı. “Birinci Alâeddin Keykubâd”: “Rum ve Ermeni ikliminin tımarları ve mevacibleri gazilerin hakkıdır; hakkını ehline vermeyecek yarın kıyamet gününde İslam hakkında taksir ettik diye me’huz oluruz” der, yararlığı görülen ümera ve asakire ihsanlar, atlar, hil’atler verirdi. Sipahilik babadan oğula intikal eden bir nevi ocak hükmünde idi: fakat oğul babasının mevkiini işgal etmek için evvela ehliyetini isbata mecburdur. At seğirtmesini, kılıç kullanmasını, çomak oyununu, hülasa iyi ve muallim bir sipahi olmak için ne lazımsa onların hepsini bilmek mecburidir; idarenin intizamlı zamanlarında buna fevkalade dikkat ediliyordu.

Esasen, bütün âdetler ve ananeler cengâverane idi: ‘âdet ve töre şöyle olagelmişti ki her alper ki alay bassa ve bahadırlık edip düşman bahadırların akıdırsa atı boynuna altınlı kotas (ستاوق) takarlardı. Bahadır ve alperenler kotasla belli olurlardı. Ve her ki avda okla kaplan tepelese bileğine kaplan kuyruğun asarlardı. Ve her ki bir atımda okla kuş vursa sorguç götürürdü ki atıcı idüğü malum ola’. Bütün bu gibi cengâverane âdetler, ana vatandan getirilmiş ananelerdi ki Türkün asliyetini teşkil ediyor, ve onu diğer bir takım kavimlere karışmaktan kurtarıyordu. Acem maneviyetinin tesiri altında bulunmakla beraber Oğuz töresine sadakat ve merbutiyetten ayrılmayan padişahlar bile, saraylarında eski Türk âdetlerine cengâverlik ananelerine itba’dan vazgeçmiyorlardı: Selçukî sultanlarının beyler ve hasekilerle ‘top ve çevgan’ oynaması, silahşörlük ve okçuluk talimleri yapması Oğuz töresi icabatındandı. Selçukîlerin ordusunda Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum ve daha sair enasır muhtelit bir halde bulunurdu; fakat ordunun ruhu, hakiki merkez sikleti Türk cengâverleriydi; büyük zaferler daima onların kahramanlığı, fedakârlığı sayesinde kazanılırdı. Hıristiyan unsurlar bazen fedakârane harp etmekle beraber, Anadolu Selçukîlerinin ordusunda her halde pek büyük bir kemiyet teşkil etmezlerdi. Her halde, idarede olduğu gibi ordu teşkilâtında da Türklük pek açık bir surette göze çarpıyor, Selçukî saltanatının hakiki istinadgâhını teşkil ediyordu.

Selçukî hükümdarlarının kuvve-i askeriyesi, idare itibarıyla, üç muhtelif kısma ayrılmıştı: doğrudan doğruya sultanın maiyetinde bulunan hassa kuvveti, uç beylerinin ve sair boy beylerinin kuvveti, sultana tabi nim-müstakil civar hükümetlerin irsal ettiği muavin kuvvet. Ordunun en kavi ve intizamlı devri olan ‘Alâeddin Keykubâd-ı evvel’ zamanında bu üç kısmın mecmuu –‘İbn Bîbî’ye göre- beş yüz bin kişilik büyük bir kuvvet teşkil ediyordu. ‘İbn Bîbî’ bu kuvveti şu suretle taksim eder: ‘ve nice ki çerisin Oğuzun yirmi dört boyu adedince yirmi dört tümen ki iki yüz kırk bin er olur, her birinden bir tümen er durmuştu; ve kendi boyu dört tümen. Mecmu’ Rumen ve Ermenin ve Diyarbekrin çerileri cem olsa beş yüz bin miktarı er cem olurdu. Kendi boyundan gayri yirmi dört hanlar ve melikler vardı. Kimi kendi boyundan Kınıktan Selçukîlerdi; ve kimi kalan Oğuz beylerinden. Ve kullarından dahi beyler vardı’.

Sultanın merkezdeki kuvve-i asliyesi, kısm-ı a’zamı sarayda müstahdem olmak üzere sipahiler ve hasekîlerden, kullardan mürekkebti; onlar arasında birçok çavuşlar, silahdarlar, yasavullar, kapıcılar, serhenkler, müstahfızlar, camedarlar bulunurdu. Bu hassa kuvvetini harbe hazırlamak için vasi talimhaneler vücuda getirilmiş, ok, ve daha sair silah talimlerine ve biniciliğe fevkalade ehemmiyet verilmişti. Askerlikte mahareti ve dirayeti görülenler her türlü iltifata nail olurlardı. Mamafih bu talimler yalnız merkezdeki kuvve-i askeriyeye has değildi; memlekette bilumum sipahiler haftada iki gün meydanlara çıkıp ok ve silah idmanları yapmaya mecburdular. Oğuz boylarına gelince, onların tarz-ı hayatı, âdetleri, ananeleri daimi ve serbest bir kışla hayatına meşabihti; kemiyet ve keyfiyetçe ordunun sair aksamına çok faik olan bu bozulmamış Türk kuvveti, Anadolu Türklerinin en kırılmaz istinadgâhıydı. Selçukî ordusu efradına yalnız arazi değil, aynı zamanda maaş da verildiğini gösteren deliller mevcuttur.

Kışın, Anadolu’nun dağ ve ovalarını örten karlar eriyinceye kadar, bütün muhasım hükümetler arasında zaruri bir mütareke hüküm sürerdi. Fakat fidanlar yeşermeye ve ovalardan bahar kokuları gelmeye başlayınca, bütün kalplerde derin bir cenkçilik hissi uyanır, uç beyleri akınlara başlar, yaylalara çıkan aşiretler sultanın davetine hararetle intizar ederdi. Konya sultanları için –kuvveti müsait olduğu takdirde- bir harp vesilesi bulmak hiç de müşkil bir iş değildi: civar eyaletlerde hükümran aile azasından birinin isyanını bahane etmek, yahut haracını vaktinde vermeyen bir hisarın zabtına teşebbüs eylemek çok kolaydı. Eğer mesele ehemmiyetsiz ise, sultan o civardaki emirden birini bu işe memur etmekle iktifa ederdi. Fakat mühim bir kuvve-i askeriyeye ihtiyaç görülürse, dergâh-ı sultani münşilerine derhal emir verilir, ve böylece bütün boy beylerine, serhat ümerasına sultana tabi nim-müstakil hâkimlere yazılan ‘mükellefnâmeler kussad ve müserri‘ler vasıtasıyla’ süratle gönderilirdi.

Sultan nerede ictima edilmesini emretmişse kendi kuvve-i asliyesiyle oraya gidip ordugâh kurar, ve bütün levazım ve mühimmatını deve ve katırlara yükleterek gelen beylere orada intizar eder idi. Bu suretle kuvvet toplandıktan ve beylerle ümera sultanın lütuf ve iltifatına mazhar olduktan sonra, sultan hareket emrini verir ve çavuşlar ‘atlan! atlan!’ nidasıyla kısm-ı külliyesi süvariden mürekkeb olan orduyu bu emirden haberdar ederlerdi. O zaman nekkareler, kösler, surnalar, borular çalınır, yüzlerce tabıllar döğülür, sancaklar heybetle dalgalanırdı. Selçukî ordusu levazım-ı harbiye itibarıyla muasır ordulardan farklı değildi: ok ve yay, kılıç, hançer, cebe ve cevşen, sükü -yani süngü- gürz, kûpâl, çomak, nacak, balta gibi o zamanın bütün harp aletleriyle mücehhez olan Selçukî ordusu, kale muhasarası için mancınık gibi vasıtalara da malikti.

Muhasara edilen kaleler -veraset kavgalarında olduğu gibi- İslâm şehirleri olursa büyük tahribata, katliamlara, yağmalara maruz kalmazdı; ahali büyük müşkilat içinde kaldıklarını ve galebe mümkün olmadığını anlayınca, şehri kendiliklerinden teslim ederlerdi; bazı vakit kale ahalisinin vasıta-i maişetini teşkil eden sur haricindeki bağ ve bahçeleri mahvetmek tehdidi bir kalenin iskatına kâfi gelirdi. Lakin böyle olmayıp da muhasara edilen kale Hıristiyanlara ait olursa, ibtidaden teslim olmadığı halde, pek müthiş akıbetlere maruz kalırdı. Emir-i Ârız (harbiye nazırı) ordunun sağ ve sol kollarıyla karavul ve çağdavullarını-domdar ve pişdarlarını- tertip ettikten sonra, kös ve nefir gürültüleri arasında kale pişgâhına muvasalat edilir ve derhal muhasara tertibatı alınırdı: Mancınıklar kurulup işlemeye, tirendazlar ok yağdırmaya, lağımcılar lağım vurmaya başlayınca, sair asker de merdivenlerle kale bedenlerine hücum ederlerdi...

Kendisine göre bir usul-ı harb sahibi olan Selçukî ordusu her hangi bir kaleyi zabt edince, muhasaranın hisarları tamir ve telafi edilerek şehre -şehrin ehemmiyetiyle mütenasib- bir subaşı ve kadı nasb olunur, zahire anbarları ile habbehanelere habbe ve zahire doldurulur, kiliselerin bazısı camiye tahvil edilerek hatip, imam ve müezzin tayin edilirdi. Kalelerin muhafazasına memur olan neft atıcılar, zenberekciler, topcular âdeta bir istihkâm sınıfı teşkil ediyorlardı. Fi’l-hakika kalecilik hususunda Selçukîler epey terakki etmişlerdi. ‘Sultan Alâeddin Keykubâd’ ahvâl-ı siyasiyenin teşvişini nazarı itibara alarak Konya ve Sivas kalelerini yeniden tamir ve ihyaya karar verdiği zaman, ‘divanın çabukdest muhasibleri ve mühendisleri ve binaları ve şahne ve imaret ve üstad mimarlar ve hâzık ressamlar hazır olurlar. Ve sultan atlandı ve beyler ve ulular ve serverler ve mimarlarla şehrin çevre yanını devretti; ve buyurdu, burçlar ve bedenler mevâzını muayyen ettiler. Ve kapıları resmedip saltanat hazretine arz ettiler. Sultan eman-ı tamam ve fikr u endişe birle mütalaa kıldı ve ıslah ve tagayyür buyurdu. Çün kapılar ve buruc ve ebdan i‘dadi muayyen oldu ve arşın hesabıyla tul ve arzı ölçüldü, çabukdest muhasibler ve yazıcılar ki hesapla çoklukta denizi hesap ederlerdi ve azlıkta nakiri kıtmirden ve zerreyi heba-i şaîrden temyiz ederlerdi, yapılmadan arşın hesabıyla darb ve kısmet ettiler, filcümle ne harc olacağın bilip şaha arz ettiler. Binalar ve şahne-i imaret ve kitap mültezim olup boyunlarına aldılar ki rüzgârla say edip itmamına eriştireler”. Fi’l-hakika Konya ve Sivas surları, Anadolu Türklerinin kalecilikteki terakkilerine numune addedilecek derecede güzel ve rasin idi.

Anadolu Türklerinin muharebede gözettikleri mühim gayelerden biri de -o zamanın bütün milletlerinde olduğu vecihle- ganimet meselesi idi. Her hangi bir kaleyi harben zabt eden bir ordu için o şehrin bütün servet ve samanı mubah idi. Ok ve kılıçtan korkmayarak kale bedenlerini aşan cengâverlerin kalbinde yalnız şeref ve hizmet hisleri değil, o manevi hislerle müterâfık bir de servet ümidi vardı; ve bu onlar için gayet tabiiydi: Türkün aldığı terbiyeye nazaran, kılıç kuvvetiyle kazanılan servet, servetlerin en meşruu müstahsenidir. Fi’lhakika, icra edilen muharebelere ekseriyetle mühim ganimetler elde ediliyor ve bundan yalnız hazine değil, kumandanlar, beyler, alpler, neferler de müteneffi’ oluyordu: ‘Emir Mübarezeddin’ Ermen kalelerini zabt ettiği zaman… mallar, dâvûdî zırhlar, altın kaplı kalkanlar’ elde etmişti. Kazanılan ganimetler her sene maktuan alınan bac ve haraçlar sayesinde birçok müessesat-ı ilmiye ve hayriye vücuda getiriliyor, medreseler, camiler, çeşmeler, türbeler yapılıyordu.

Bütün İslâm devletlerinde olduğu gibi, Anadolu Selçukîlerinde de muntazam bir askerî müzikası vardı. Bu müzika onlara diğer Selçukîlerden, Selçukîlere de Abbâsîlerden yahut sair devletlerden geçmişti. Bu müzika yüzlerce davul ve borudan ibaretti. “İbn Bîbî”nin verdiği malumata nazaran, Anadolu Selçukîlerinin müzikası günde beş vakit yani namaz vakitlerinde nevbet vururdu ki bilûmum Selçukîler arasında ‘Sencer’ zamanından beri bu adet cariydi, ve buna ‘nevbet-i Sencerî’ derlerdi. Harp meydanlarında, askeri teşvik ve teşci‘ için de nevbet vururlardı. Sair bir takım Türk devletlerinde meselâ Mısır Kölemenlerinde, Osmanlılarda görüldüğü vecihle, valilere ve ümeraya askerî müzikası verildiğini Anadolu Selçukîlerinde sarih bir delile müstenid olarak bilmiyorsak da, sair Türk devletlerinde görülen bu âdetin Selçukîlerde de cârî olduğunu -Osman Gâzi’ye alâmet-i emaret olarak tabıl ve alem gönderilmesinden de- istidlâl edebiliriz.”(7)

 

TEFEKKÜR

Türk Milliyetçiliği; “Ordu-Millet” Türküsü
Müslüman Türk Birliği; “Millî-Devlet” Ülküsü

 

DİP NOTLAR

([1]) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, Türkiye Tarihi, Anadolu istilâsına Kadar Türkler (Yayına Hazırlayan Doç. Dr. Hanefi Palabıyık); Akçağ Basım Yayım Pazarlama A.Ş.; 1.Baskı Ankara 2005; s.58.

(2) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, Age. s.63.

(3) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, age. s.90, 91.

(4) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, A.g.e. s.138.

(5) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, İslâm Medeniyeti Tarihi, “Başlangıç” Geniş İzah, Düzeltme ve İlâvelerle Altıncı Basım Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları /86 Arısan Matbaacılık Ankara 1984; s. XIII, XIV. (13, 14).

(6) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Gerekli Sâdeleştirmeler ve Bâzı Notlara İlâvelerle Yayımlayan Dr. Orhan F. Köprülü Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları:118, İlmî Eserler:11; (7.Baskı) Ankara1991, s. 187, 188, 189.

(7) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, “Selçukîler Zamanında Anadolu’da Türk Medeniyeti” Aktaran: Tülay Metin, Tarih İncelemeleri Dergisi Cilt/Volume XXVI, Sayı/Number 1 Temmuz/ July 2011, 201-233; s. 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223. Millî Tetebbular Mecmuası, Cild II, Sayı 5, 1331, 193-232’de

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.