• BIST 100.127
  • Altın 279,334
  • Dolar 5,7153
  • Euro 6,2763
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 22 °C
  • Yozgat 19 °C
  • İzmir 23 °C
  • Adana 31 °C
  • Bursa 22 °C

ÜLKÜCÜ HAREKETİN DİNİ DOKUSU

Muharrem Günay SIDDIKOĞLU

Son günlerde bazı sitelerde ülkücü hareket adına dini konularda ahkâm kesip hadis/sünnet düşmanlığı yaparak ülkücü hareketin dini dokusunu bozma çabalarını üzülerek görmekteyim. Hadisler arasında elbette uydurma olanları, sünnet içerisinde elbette Arap adetlerinin sünnet diye takdim edilenleri vardır. Fakat bunlar topyekûn sünnet ve hadislerin inkârını gerektirmez. Bu konuda ülküdaşlarımız lütfen duyarlı olsunlar.

Bizim hareketimiz Türklerin İslam la şereflendiği andan itibaren Ehli Sünnet vel cemaat çizgisinde itikadi açıdan Maturidi, ameli açıdan Hanefi olup; Emevilerle Ehlibeyt arasındaki mücadelede Ehli Beyt’ten yana taraftır.  Emevi-Teymiyeci ve Vehhâbi Arap İslam anlayışının karşısındadır.

Türkler arasındaki bu İslâmi anlayışın oluşmasında Piri Türkistan olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin ve O’nun müridlerinin büyük etkisi olmuştur.

Bizim imamlarımız olarak bilinen İmamı Maturidi ve İmamı Azam da Türkoğlu Türk’tür. Balkanlardan Hindistan’a ve Çine kadar dünya üzerindeki Müslümanların çoğunluğu itikadi açıdan Maturidi ameli/fıkhi açıdan ise Hanefi mezhebine bağlıdırlar.

Atalarımız gerek ilmi alanda gerekse savaş meydanlarında İslama yapmış oldukları hizmetler sayesinde Asâkir-i İslam/İslâm’ın askerleri ve Cund-Allah/Allah’ın ordusu adıyla anılmış ve İslamın Bayraktarlığı şerefine nâil olmuşlardır.

 

İslâm dünyasında Selçuklu Türk hâkimiyetinin başladığı bir sırada İslâm dünyasının hali yürekler acısıydı. İslâm dünyası iç ve dış buhranlara düşmüş ve büyük tehlikelerle karşı karşıyaydı. İslâm dünyasında bir sürü sapık mezhep ve fırka türemiş halifelerin sözü geçmez bir durumda idi. Eski İran’ın Zerdüş dini, Mazdakçı komünist düşünceleri Müfrit Aşırı Şia adı altında yeniden canlanmış durumda idi. Daha önce adı geçen Babek-Papak hareketi de Mazdakçı Komünist fikirlere dayanıyordu.

Onuncu yüz yılda Irak tarafında Kermatiler, işçi, köle ve köylülerin birleşmesi ile, mal, mülk ve kadının ortaklaşa kullanıldığı Mazdakçı komünist fikirlere dayanan bir sapık mezhep ve topluluk oluşturmuşlardı. Bu sapık mezhep ve gruplar yüzünden çıkan anarşi sonucu İran Şahı Kavat tahtını kaybederek Türklere sığınmış ve Türklerin yardımıyla tekrar memleketine ve tahtına kavuşabilmişti.

Onuncu yüz yılda İslâm memleketlerinde zenginler servetlerini kendi zevk ve eğlencelerine, çirkin işlere harcarken Türkistan halkı mallarını din, hayır ve cihat yolunda Allah rızası için harcıyordu. İslâm dünyası bir sarsıntı geçiriyor, bu durumdan faydalanan aşırı Şiiler kuvvetleniyordu. İslâm nizamının sarsıldığı bir zamanda Hz. Peygamberin soyundan geldiklerini iddia eden Fatımiler, Mısır ve Suriye’ye hâkim olarak Kahire’de hilafetlerini ilan ettiler. (969) İspanya’da ise daha önce Kurtuba Emevileri Bağdat’la ilgilerini keserek 929 yılında hilafetlerini ilan etmişlerdi. Böylece İslâm dünyası üç hilafet merkezine bölünmüş ve halife sayısı birden üçe çıkmıştı.

Bu halifeler içerisinde Fatımi Halifesi el-Hakim Allah olduğunu ilan edecek kadar sapıtmıştı. El-Hakim, Allah’ın kendi vücudunda yer yüzünde indiğini iddia ediyor ve ben Allah’ım diyordu. Fatımiler Allahlık iddiasıyla da yetinmeyip, Peygamberimizin peygamberliğini inkar ederek kendilerinin peygamber olduklarını ilan etmişlerdir. Hatta bu yüzden Kuzey Afrika’da Berberiler isyan ederek kendi aralarından birisini halife olarak ilan etmişlerdi.

Abbasi hilâfetinin en karanlık dönemi ise İran’da kurulmuş olan Büveyhi devletinin kuruluşu ile başlamıştır. Özellikle 945’ten başlayarak 1055’e kadar geçen 110 yıllık bir zaman dilimi içerisinde Sünni İslâm halifeleri Büveyhilerin elinde birer oyuncak durumuna düşmüşlerdi. Büveyhi hükümdarı Muizz-üd Devle Ahmed, halife Müstekfi’nin gözlerine mil çektirip yerine Muti-lillah’ı getirmişti.

Mazdakçı Komünist fikirlere dayanarak 899’da Basra Körfezi’nin batısında bir devlet kuran Kermatiler halifenin ordusunu bozguna uğratıp 902’de Suriye’yi yakıp yıktılar, 904’de önce Basra’yı daha sonra Kûfe’yi yağmaladılar. 930 yılında Mekke’yi yağma edip 30 bin Müslüman’ı kılınçtan geçirdiler ve pek çok ganimet götürdüler. Kabe’nin örtüsüyle Hacerü’l esved’i de alıp götürdüler.

Turist çekmek ve gelir temin etmek amacıyla Kermatilerin merkezi “Hecer” (Müminiyye)e götürülen mübarek taş “Hacerü’l esved” 21 yıl, 4 ay sonra 951 yılında yerine koyulmak üzere iade edilmiştir.

Bu acı ve unutulmaz facialara Arap kaynaklarında çok geniş yer verilmiştir. İbnü’l Esir’in ‘Tarihü’l Kâmil’inin sekizinci cildinin 65. sayfasında, Ebu’l Fida’nın ‘Kitabü’l Muhtasar fi ahbar’il beşer’inin ikinci cildinin 74. sayfasında, İbnü’l Verdi’nin ‘Tetimmetül Muhtasar fi ahbar il beşer’ ismindeki eserinin birinci cildinin 261. sayfasında geniş bir şekilde anlatılmıştır. (İ.Hami Danişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, s:208)

İslâm Dünyası’nın üçlü hilafet ve birkaç müstakil devlet konumuna ve halifelik makamının sadece bir sembol durumuna düştüğü, sapık mezhep ve fikirlerin yayıldığı bir kargaşa döneminde, Hıristiyanlar da bu durumdan yararlanarak ‘Haçlı Seferleri’ne ve İslâm Ülkelerini istilaya başlamışlardı. Müslümanların Erzurum, Toroslar ve Çukurova hattında kurmuş olduğu hudut savunma teşkilatları çökmüş, Bizanslılar kuzeyde Azerbaycan’a, güneyde Suriye ve Irak’a kadar ilerlemişlerdi. Hilâfet merkezi ve Kudüs tehdit altında idi.

İşte böyle bir zamanda Karahanlı Türk devleti Allah yolunda cihatla uğraşmakta ve İslâm dünyasını doğudan gelen istila ve tehlikelere karşı korumakta idi. İran ve Horasan’da kurulan Gazneliler Türk devleti ise Hindistan seferleri ve fethi ile meşguldü. Bu günkü Pakistan ve Hindistan’daki milyonlarca Müslüman Gaznelilerin eseridir. Selçuklular ise  batıdan gelen tehlikelere karşı İslâmiyet’i koruyor ve Allah yolunda cihat ediyorlardı.

Balkanklarda ise Osmanlılar eliyle 400 yıl süren bir Türk hâkimiyeti olmuş, farklı ırk, din ve mezheplere sahip milyonlarca insan bir arada kardeşçe yaşamışlardır.

Bilindiği gibi, Balkanlarda Türk hâkimiyeti sonuca Boşnaklar ile Arnavutların çoğu ve Bulgarlardan bir topluluk (Pomaklar) da Müslüman olmuşlardı.

“Osmanlı devletinin, Kuzey-Afrika İslâm ülkelerini Avrupalıların istilasından kurtardığı bir gerçektir. Şâyet bunda başarı gösteremese idi, kuvvetli ihtimal ile şimdi oraları Hıristiyan ülkeleri olarak görülecekti. Ne Arab unsuru ne de Berberiler, İspanya’yı olduğu gibi, Kuzey Afrika’yı da koruyabildiler.”(Faruk Sümer, Oğuzlar, s:8)

 Böylece Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en çok hizmet etme şerefine Türkler sahip oluyordu.


Güzel dinimizin iki temel kaynağı vardır. Bunlar yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimizin Sünneti’dir.

Ashâb–ı kirâm, İslâm dinini, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in şahsı ve onun sözlü veya fiilî tebliğ ve tâlimâtı demek olan sünnetinden meydana gelen bir bütün olarak tanıdı.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm dini, Kitap ve Sünnet’in ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde anlaşıldı ve yaşanmaya çalışıldı.

Sünnet yol demektir. Terim olarak sünnet, söz, fiil ve takrirleri ile Hz. Peygamber’in İslâm’ı yaşayarak yorumlaması demektir. Bu anlamda sünnet, hadisten daha kapsamlıdır.

Nitekim “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti..”(Mâlik, Muvatta’, Kader 3) hadisinde bu anlam açıkça görülmektedir.

Peygamberlere iman ve Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu kabullenmek imanın şartlarındandır. Fakat tek başına Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu bilmek Müslüman olmak için yeterli midir? Ben Avrupa’da bulunduğum sırada şunu gördüm ki Hıristiyanların çoğu Hz. Peygamberimizin peygamber olduğunu biliyorlar ve kabul ediyorlar. Sorun O’na ve O’nun getirdiği dine tabi olmak konusundadır. O’na ve O’nun sünnetine tabi olmak/teslim olmak sadece gayrimüslimlerin değil biz Müslümanların da en önemli sorunudur.

Hz. Peygamber ve O’nun sünnetine teslimiyet konusunda Kur’an-ı kerim’de şöyle

buyrulur:

“Hayır! Öyle (dedikleri gibi) değil. Rabbine andolsun ki (onlar) aralarında ihtilaf

ettikleri meselelerde seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde bir sıkıntı (ve şüphe) duymadan, (sana) tam teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş

olmazlar.” (Nisa: 65)

Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinde Mahmut Ustaosmanoğlu Efendi Ruhu’l Furkan’da şu

açıklamaları yapar:

Alusî tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayet-i celilenin (Nisa 65’in) hükmü, Efendimiz

(Sallallahu aleyhi vesellem) in asrında bulunanlara mahsus olmayıp, kıyamete kadar bakidir.

Zira Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) in şeraitinin hükmü, aynen kendisinin verdiği

hüküm gibidir.

Müşrik Olurlardı

Nitekin Caferi Sadık (Radıyallahu anh): “Eğer bir toplum Allah-u Teâlâ’ya ibadet

etseler, namaz kılıp zekât verseler, ramazan orucu tutup Beytullahı haccetseler sonra

da Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in yaptığı bir şey hakkında: “Böyle

yapmasaydı daha iyi olmazmıydı?” Deseler veya içlerinde onun yaptığı her hangi bir

şeyden dolayı şüphe bulsalar elbette müşrik olurlardı.” Buyurmuş, sonra bu ayet-i celileyi

delil olarak okumuştur.

Tefsiri Kebir’de zikredildiğine göre Mevlâ Teâlâ bu ayeti celilesinde, bir takım şartları

bulundurmadan kulların iman sıfatıyla sıfatlanmış olmayacaklarına dair yemin etmiştir. Bu

şartlar da üç tanedir.

1 – Karışık davalarda Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) i hakem tayin

etmek: Bu şart Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne razı olmayanın mümin

olmayacağına delâlet etmektedir.

2 – İçlerinde Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne karşı bir darlık

bulmamalarıdır.

Şu bilinsin ki, Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmüne razı olan kişi bazen

dışı ile razı görünüp, kalbiyle razı olmayabilir. Bundan dolayı Mevlâ Teâlâ, bu ayeti

celilesinde kalbin rızasının da şart olduğunu açıklamıştır. Fakat kalbin bir şeye meyli veya bir şeyden nefreti insanın elinde olmadığından ayeti celileden maksat bu değildir. Ancak bundan maksat Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in verdiği hükmün hak ve gerçek olduğuna dair kalpte kesin ve şüphesiz bir inanç olmasıdır.

3 – Tam manasıyla teslim olmaları.

Bilinmelidir ki, bir kişi Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmünün doğru

olduğunu bilse de, bazı kere inadına onu kabul etmekten çekinebilir veya duraklayabilir. İşte Mevlâ Teâlâ bu ayeti celilede, bir kişinin mümin olabilmesi için Rasulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) in hükmünün doğruluğuna dair kalbinde şüphesiz bir inanç bulunması gerektiği gibi, zahirde de o hükme teslim olması gerektiğini beyan etmiştir.

Dolayısıyla ayeti celilede geçen (Sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ

gadeyte) “Sonra senin hükmünden içlerinde bir darlık bulmayacaklar”, kavli şerifi, bâtının

inkiyâdı (kalbin teslimiyeti) demek olduğu gibi (ve yüsellimû teslîmen) “Tam manasıyla

teslim olacaklar” kevli şerifi de zahirin inkiyadı (dışın boyun eğmesi) demektir.

Ruhul Beyan tefsirinde zikredildiğine göre, bu ayeti celilelerde, Allah ve

Rasulünün emirlerinden bir şeyi reddedenin islâmdan hariç olduğuna dair bir takım

deliller bulunmaktadır. O halde farz-ı ayn olan işlerde Rasulullah (Sallallahu aleyhi

vesellem) e uymak farz-ı ayn, kifâye yoluyla farz olanlarda, farz-ı kifâye, vacip olan şeylerde, vacip, sünnetlerde ise sünnettir. Ona muhalefet ise, islâm nimetini sahibinden giderir. Çünkü Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) hak yolda delildir. Delile muhalefet ise dalâlettir.(Sapıklıktır.) Nitekim:

“An abdillâhibni amrın (r.a.) gâle: Rasulullahi (Sallallahu aleyhi vesellem): “Lâ yü’minu

ehadüküm hattâ yekûne hevâhû müttebian limâ ci’tü bihî”

“Abdullah ibni Amr (r.a.) dan rivayet edildiğine göre, Efendimiz (Sallallahu aleyhi

vesellem) şöyle buyurdu: “Sizin birinizin hevâsı (arzu ve isteği) benim getirdiğim yola uymadıkça iman etmiş olamaz.” (Hakim, Ebû Nasr, Hatib, Ali el Müttakî, Kenzül Ummal: 1/217, No. 1084)
Bizler adına “Ehl-i Sünnet” denden Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamberimizin Kur’an-ı ve İslamı yaşama biçimi olan Sünneti’nin takipçileriyiz. Velhâsıl büyük ceddimiz Sultan Alparslan'ın dediği gibi: “Biz Türkler hâlis Müslümanlarız. bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü Teâlâ, halis Türkleri aziz kıldı.”

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.