Muharrem Günay SIDDIKOĞLU

Muharrem Günay SIDDIKOĞLU

TÜRKLERE GÖNDERİLEN PEYGAMBERLER-OĞUZ HAN PEYGAMBER MİDİR-ZÜLKARNEYN A.S. OĞUZ HAN MIDIR?

         Eski Türkler, her şeyi yoktan var eden, bir ve Tek olan Allah’a iman ediyorlar ve O’na kendi lisanları ile “Gök Tanrı” adını veriyorlardı. Gök eski Türkçede “Ulu, yüce, büyük” anlamlarına gelirdi. Gök, Tanrı değildi. Çünkü göğün kendisi de bizzat tanrı tarafından yaratılmıştı. Bu durum Gök Türk kitabelerine “Üstte gök aşağıda yağız yer yaratıldığında… İfadelerinde açıkça görülmektedir.

         Bahaddin Ögel, Türklerin tek tanrı inancına çok erken devirlerde eriştiklerini dile getirerek, bu inancın Türkler gibi yüksek içtimai bir seviyeye ulaşmış milletlerde görüldüğünü belirtmektedir (Ögel, B.,1979; s.312). Ünlü Seyyah MarcoPola “Semavi en yüksek bir Tanrı’ya taparlar; fakat sadece hayat ve sıhhatleri için dua eder ve O’na “Mengü” (Mengü Tanrı/Ebedi-Bâki Tanrı) adını verirler” ( Turan, O. , 1969, cilt:1, sayfa:49) demektedir. Türk hakanları sözlerine Mengü Tanrı küçündür (Sonsuz Tanrı’nı adıyla) başlarlardı. Yine Tanrı’ya “Çalap- Kâinatın Efendisi” dendiğini de bilinmektedir. Çalap kelimesi Yunus Emre’nin deyişlerinde “Hak Çalabım” şeklinde kullanılmıştır.

         Eski Türk dininde Yüce Tanrı’nın, Kadim (Bayat),Bâki (Mengü),Vâhid (Bir), Kendi kendine mevcut, varlığının sebebi kendisi, sıkıntılardan uzak (Mungsuz),Hayy (Diri), İrade Sahibi (Erk), Kudret Sahibi (Ogan),Ulu (Uluğ), Gök (Ulu-Yüce-Büyük) gibi sıfatları vardı. Bu sıfatlardan birisi de Yaratıcı-Hâlık manasına gelen “Törütgenlik” idi. “Türkler hakiki Allah’a ibadette ve gerçek bir din ahkâmına riayette devam etmişlerdir” (Deguignes, 1976, s.129)  Gök-Tanrı inancında inanılan Tanrı, zaman zaman Türk tanrısı olarak anılmakta, (Kafesoğlu, İ. , 1980. S.56) Tanrının şekli, biçimi hakkında zihinlerde tasavvurlar yapılmamakta, manevi ruh olarak algılanmaktadır. O, Orhun Abidelerinde tanımını bulduğu gibi “Tengriteg Tengri (Tanrıya benzer Tanrı- ve Tanrı Tek Tanrı)” sadece kendine benzer varlık olarak kabul edilmektedir (Ögel, B. , 1979;s.312). 

         Gök Türklerin bir hakanlık kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan Türklere O’nun (Allah) tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı, bağışladığı kut ve ülûğ (kıymet)ü layık olmayanlardan geri alır. Ulu Tanrı şafak söktürür (tan ötürü) bitkiyi canlandırır. Ölüm de O’nun iradesine bağlıdır; Can veren Tanrı, onu isteğine göre geri alır. (Bu düşünce Gök Türk kitabelerinde şöyle anlatılır: Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır.) Kara-yol (kanun-Hak)  Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular… İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanın ömrü uzun olur… Kuzgunun niyazı bile Tanrı’ya ulaşır… Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslıların)  iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor. İnsanlar fâni Tanrı ebedidir.(Bulgar Türkleri Kitabesi) (Kafesoğlu,İ. , 1992,  s:213)

         Yüce Tanrı, Gök Türkler devrinde manevi büyük bir kudret haline yükselmiş bulunmakta idi. Tiflisli St. Abo (790’larda) Hazarların “Bir Yaratıcı Tanrı” yı tanıdıklarını söylemiştir. Hazar başkentinde Bizans’tan gönderilen St. Cyrill ile mülakatı sırasında (862’de) hakan, Hıristiyanların Tanrı’nın “Üç Kişiliği” (Tirinity) ne inandıkları halde kendilerinin (yani Türklerin) Tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmişti. Bulgar Türkleri de yaratıcı Tek Tanrı’ya inanıyorlardı (Kafesoğlu, İ. , 1992, s:214).

         Türkler tıpkı İslam dininde olduğu gibi Tanrı’ya kurban kesmekte,(Abdurrahman Küçük ve diğerleri. 2009, s.123-124) kurban edilen hayvanlar arasında domuz bulunmamaktadır. Çok kalabalık at, koyun ve keçi sürülerine sahip olan Türkler asla domuz beslememekte, domuz eti yememektedirler (W.Ebherd, 1943, c.1. s. 4/21.). Zina en ağır suç kabul edilmekte, sert bir şekilde cezalandırılmaktadır (Şeşen, R. , 1975, s.31.).   Homoseksüellikte aynı şekilde ağır bir suç olarak kabul edilmektedir (Şeşen, R. , 1975, s.34.).  Kasten adam öldürene kısas tatbik edilmekte, (Şeşen, R. , 1975, s.56)  yaralama olaylarında da tazminat verilmektedir ( Şeşen, R. , 1975, s.91). Cahız, “Türklerin Faziletleri” isimli kitabında bu ilkelerden uzun uzun bahsetmektedir.(Cahız, 1967, s. 87-89)

         İleri Tanrı anlayışına erişen Türkler, aynı zamanda ruhun ebediliğine ve bunun zaruri bir neticesi olarak da Ahiret hayatına, iyilik ve kötülüklere dair bir hesabın verileceğine de inanıyorlardı. Bu sebeple Türkler, birçok eski kavimler gibi, mesela Orhun (Gök Türk) kitabelerinde kaydedildiği üzere Kağan ve Beyler ölünce ruhlarının bir kuş gibi göğe, Tanrı’nın yanına uçtuğunu (uçabardı) kabul ediyorlardı. Eski Türkçe’de “uçmak” kelimesinin aynı zamanda cennet manasına gelmesi ve İslâm devrinde bu mefhumu ifade için kullanılması sebebi de budur. Bunun gibi kötü ruhlar da yer altına gider ki buraya da Tamuğ deniliyordu ve İslâm devrinde Cehennem olarak kullanılıyordu (Turan, O. , 1969, Cilt:1, s:50

         Türkler kıyamet gününe de “Uluğ gün” adını veriyor ve bunu da İslâm olduktan sonra kullanıyorlardı. Türklerin ölünce atları ve silahları ile gömülmeleri “bu hayvana binip cennete gideceklerine” dair inancın bir neticesi idi. Bu inanç ve defin âdeti Hun, Gök Türk, Oğuz ve Kıpçaklarda mevcut idi (O.Turan, s:51).

         Türkler, İslâmi manada “melek”lere benzer kutsal varlıklara ve bu kutsal varlıkların kendilerini koruduklarına inanırlardı. Orhun Kitabelerinde ve başka kaynaklarda buna benzer ruh ve varlıklara rastlanmıştır. Özellikle “Umay” bunlar arasında çok önemlidir. Kağanların anaları umaya benzetilir ve umay çocukların koruyucusu olarak kabul edilirdi. Günümüz Türkçesinde “umacı” sözü aynı inancın bir uzantısıdır.

         İnsanlığın ilk dini İslam, ilk peygamber de ilk insan Hz. Âdem’dir. Allah, “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri aralarına geldiği zaman aralarında adaletle hükmolunur. Onlar asla haksızlığa uğratılmazlar”(Yunus 10/47)  buyurmakta bütün insanlara Peygamber gönderdiğini bildirmektedir (Fatır/ 24, Rad/7).

         Bu bağlamda Türklere de Peygamber gönderilmiş, ilahi tebliğe muhatap olmuşlardır. Türkler, kendilerine bildirilen ilahi emirlere sadık kalmışlar, bu emirleri çok az bir değişiklikle Töre-Türe-Törün ismiyle yaşatmışlardır. Anlaşılan odur ki, Tek Tanrı inancını da Müslüman oluncaya kadar korumuşlardır. “Gök Tanrı/ Tek Tanrı” inancı eski çağlardan beri Türklerin inanç dünyasında varlığını egemen olarak sürdürmüştür.

         Türk Milleti, “Yüce Tanrı İnancı” şeklini almış bu inancıyla İslam’dan önce diğer milletler içerisinde vahye dayalı esasları en iyi koruyanlardan biri olmuştur. Orhun Abideleri, Divan-ı Lügat’it-Türk, Oğuz Kağan Destanı ve diğer destansı anlatımlar ve eserlerde her şeyin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak “Tengri Tek/Tek Tanrı” ifadesi yer almıştır (Küçük, A. 2011, s. 79).

          Yaşantı tarzları, temizliğe verdikleri önem, suç ve cezalarla ilgili uygulamaları, toplumsal ilişkileri de Türklerin geleneksel dini inanışlarının vahye dayalı bir anlayışın kalıntılarını taşıdığını ortaya koymuştur (Baş, M.2019. s.76-80).

Yüce Allah (C.C.), insanlara doğru yolu göstermeleri ve kendi dinini öğretmeleri için peygamberler göndermiştir. İlk Peygamber ve İlk İnsan Hz. Âdem’dir. Son Peygamber ise Hz. Muhammed aleyhisselâtü vesselamdır. Kur’an-ı kerim’de 25 peygamber ismi geçmektedir. Bu 25 ismin dışında Zülkarneyn, Üzeyir ve Lokman’dan bahsedilmekte ise de bunların peygamber mi? Yoksa Allah’ın veli kullarından mı Olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Hadis-i Şeriflerde ise gönderilen peygamber sayısı 124 bin olarak geçer.

         Kur’an’da Yuşa b. Nun ile Samuel (Eşmuvil b. Bali) gibi ismi verilmeksizin kendisinden bahsedilen peygamberler de bulunmaktadır. Hz. Musa’nın, Yuşa b. Nun’u devamlı yanında bulundurduğu, Hızır ile olan buluşmasına giderken yol arkadaşı olarak onu aldığı tefsir kaynaklarında zikredilmektedir. (Bkz. Muhammed b. Ahmet El Kurtubi, El-Cami’ li’l-Ahkami’l-Kur’an 20 Cilt, Beyrut, 1993)

         İsrail oğullarına ismi verilen bu iki peygamberin dışında gönderilmiş olan Danyal, Hananya, Azarya, Ermiya, Mişail gibi peygamberlerden de tarih kaynaklarında bahsedilmektedir.   (İbniü’l Esir, El Kamil Fit-Tarih, 1: 229)

         Kur’an-ı Kerim’de gönderilen peygamberlerle ilgili olarak bazı ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

         “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden cehennem ile korkutucu, uyarıcı bir peygamber geçmiş olmasın.” (Fatır suresi âyet.24) “Her kavmin bir doğru yol göstericisi vardır.” (Rad suresi âyet:7) “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.(Yunus 10/47) “Biz, her peygamberi apaçık anlatabilmesi için kendi kavminin diliyle gönderdik.”(İbrahim suresi ayet:4) “(Biz) peygamberleri (iman edenlere Cenneti) müjdeleyici, (küfür karanlığında boğulanları Cehennemle) korkutucu olarak gönderdik ki bu peygamberlerin gelişinden sonra insanların Allah’a karşı “Bizi imâna çağıran olmadı” şeklinde (özür diye ileri sürebilecekleri) bir bahaneleri olmasın. Allah azizdir; hükmünde hikmet sahibidir.”(Nisa suresi ayet:165) “ (Habibim), bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık.”(Nisa suresi ayet:164)

         İnsanlığın ilk dini İslam, ilk peygamber de ilk insan Hz. Âdem’dir. Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetlerden de anlaşılacağı üzere “Her ümmetin – milletin mutlak bir veya birden çok bir peygamberi olmuştur.

         Bu bağlamda Türklere de Peygamber gönderilmiş, ilahi tebliğe muhatap olmuşlardır. Türkler, kendilerine bildirilen ilahi emirlere sadık kalmışlar, bu emirleri çok az bir değişiklikle Töre-Törüismiyle yaşatmışlardır. Anlaşılan odur ki, Tek Tanrı inancını da Müslüman oluncaya kadar korumuşlardır. “Gök Tanrı/ Ulu Tanrı/ Tek Tanrı” inancı eski çağlardan beri Türklerin inanç dünyasında sürdürmüştür.

         Türk Milleti, “Yüce Tanrı İnancı” şeklini almış bu inancıyla İslam’dan önce diğer milletler içerisinde vahye dayalı esasları en iyi koruyanlardan biri olmuştur. Orhun Abideleri, Divan-ı Lügat’it-Türk, Oğuz Kağan Destanı ve diğer destansı anlatımlar ve eserlerde her şeyin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak “Tengri Tek/Tek Tanrı” ifadesi yer almıştır. (Küçük, A. 2011, s. 79)

         Yaşantı tarzları, temizliğe verdikleri önem, suç ve cezalarla ilgili uygulamaları, toplumsal ilişkileri de Türklerin geleneksel dini inanışlarının vahye dayalı bir anlayışın kalıntılarını taşıdığını ortaya koymuştur (Baş, M.2019. s.76-80).

         Bilindiği gibi Türkler Hz. Nuh aleyhisselam’ın üç oğlundan birisi olan Yafesaleyhiselam’ın soyundandır. Bazı kaynaklarda Yafesaleyhisselam’ın da peygamber olduğu zikredilir.(Ebu’lgazi Bhadır Han, 1973, Türklerin Soy Kütüğü, s. 11)

         Yapılan araştırmalar eski Türklerin inanç itibarı ile İslâm’a hazır olduklarını bazı bulaşmalara rağmen “Muvahhid-Hanif” kaldıklarını göstermektedir. Bu nedenledir ki Türkler severek, isteyerek ve kitleler halinde İslâm dinine girmişlerdir. Kaynaklarda Oğuz Han’ın peygamber olduğuna ve Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Peygamberlerden Zülkarneyn olduğuna dair kayıtlar vardır.

         Kehf suresi 84. Ayetten öğrendiğimize göre; Yüce Allah Zülkarneyn’i yeryüzünde egemen kılmış, ona sağlam dayanaklı bir iktidar bahşetmişti. Hâkimiyet kurmasını, ülkeler fethetmesini, yeryüzünü imar edip bayındır hale getirmesini, iktidar ve nimet elde etmesini sağlayacak sebepleri buyruğuna sunmuştu. Kısacası dünya hayatında insanın egemenlik kurmasını sağlayacak her türlü imkânı eline vermişti. 85. Ayete göre, “O da bir sebebe sarılarak yola koyuldu..”

         Hz. Âdem’den günümüze kadar Allah’ın dini uğrunda mücadele eden peygamberlerden başka birçok veli ve sâlih kulların olduğu bilinmektedir. Bir Tanrı yolunda uzun yıllar süren din savaşları yaptığı bilinen Oğuz Han’ın da peygamber olması, peygamber olmasa bile Allah’ın bu sâlih ve veli kullarından birisi olması mümkündür. Çünkü O’nun Oğuz name’de Müslüman olduğu ve kaynaklarda bir Tanrı yolunda on yıl ve 73 yıl süren din savaşları yaptığı anlatılır. Rıza Nur’a göre “Oğuz Han Türklerin Milli Peygamberidir. Ancak Sami milletlerde Peygamberler listesinde adı geçmemiştir. Yalnız İbrâni kitapları ve Tevrat “Torğ” diye kendisinden bahsederler (Nur, R. ,1978: 46).

         Yahudiler bir gün Peygamber Efendimize gelerek Allah’ın Tevratta zikrettiği bir peygamberden haber ver demişler Peygamberimiz de O’nun Zülkarneyn olduğunu söylemiştir:

          “Bir de Alûsî'nin belirttiğine göre İbnü Ebu Hatem'in Süddî'den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v)e Yahudiler demişler ki "Ey Muhammed! Sen ancak İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve bazı peygamberleri anlatıyorsun. Çünkü onlarla ilgili haberleri bizden işittin. Şimdi bakalım bize öyle bir peygamberden haber ver ki, Allah Teâlâ onu Tevrat'ta ancak bir yerden başka zikretmemiştir. O kimdir? Demişler. (Peygamber Efendimiz de) "Zülkarneyn" buyurmuştur.(Bak. Elmalılı, Kehf suresi 83. Ayetin tefsiri)

         Elmalılı da Kehf suresinin tefsirinde  “Biz dedik ki: Ey Zülkarneyn!..."(Kehf, 86. ayet) ayetini delil göstererek: “Bu söz, doğrusu Zülkarneyn'in peygamber olduğuna açıkça delalet eder”  demektedir (Elmalılı Tefsiri, Kehf suresi).

         Kur’an-ı Kerim’de Kehf suresinde Zülkarneyn aleyhisselamdan, Allah’ın O’na büyük bir güç ve kuvvet ve ordular verdiğinden söz edilir. Miladi 1684 yılında vefat eden Vâni Mehmed Efendi “Arais’ül Kur’an” isimli Arapça tefsirinin 250. yaprağında:

         "Türkler Kur’an’da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat, Oğuz Han olduğunu söylerler ki bu hususta tereddüdü mucip olacak (tereddüt edilecek-şaşılacak)hiçbir nokta yoktur” demektedir (Danişmend, 1978:174,178).

         Aynı konu üzerinde “Neşri Tarihi” denilen ve İkinci Bayezid devrinde yayınlanan “Kitab-ı Cihannuma”nın birinci cildinin onuncu sayfasında Oğuz Han’ın doğuya, batıya bütün dünyaya hâkim olduğu belirtildikten sonra şöyle denilmektedir:

         “Etrak (Türkler)şöyle zu’m iderlerdi ki Hak Sübhanehu ve Teâlâ Kelâm-ı kadîminde zikr ettiği Zülkarneyn meğer bu ola dirlerdi”(Kitab-ı Cihannüma Neşri Tarihi cilt 1, sayfa:11).

         Kânûnî devrine ait Rüstem Paşa’nın “Tevârih-i Âl-i Osman” adlı eserinin ikinci sayfasında ise şöyle bir ifade mevcuttur:

         “Etrak (Türkler)şöyle fikri derlerdi ki Hak Sübhânehu ve Teâlâ Kur’an-ı Keriminde (Kulnâ yâZülkarneyn) diyu zikr-ittiği meğer bu (Oğuz Han)’dır dirlerdi” (Danişmend, 1978, s. 175).

         Kur’an-ı Kerim’de Kehf Suresi 83. Ayetten 98. Ayete kadar Zülkarneyn aleyhisselam hakkında bilgi verilmektedir. Bu ayetlerde Zülkarneyn’in yeryüzünde iktidar ve kuvvet sahibi olduğu, doğuya, batıya ve çeşitli yerlere seferler yaptığı anlatılır. Bu ayetlerden insanların o çağlarda demiri ve bakırı kullandıkları da anlaşılmaktadır.(Geniş bilgi için Kehf suresinin tefsirlerine bakınız.)

         Bu ayetlerden anladığımıza göre Zülkarneyn,  dünyanın dört bir yanına seferler düzenlemiş, dünyaya egemen olmuş,  Allah’ın sâlih ve veli bir kulu veya peygamberidir. Beyzâvi tefsirinde Zülkarneyn’in Cihan Hâkimiyetine ulaştığından söz edilir. Ayrıca bir yiğitlik simgesi olarak tacında iki boynuz bulunduğundan Zülkarneyn denildiği belirtilmekte ise de bu görüş (tacında iki boynuz taşıdığından dolayı Zülkarneyn denmesi görüşü) bir kısım tefsirciler tarafından tasvip görmemiştir (Kur’an-ı Kerim ve açıklamalı Meali Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, no:86).

         Zülkarneyn’nin “Türklerin iki boynuzlu Oğuz’u, Yunanlıların İskender’i Mısır Firavunlarından biri ve yahut Himyeri tebabiasından (Yemenden) biri” sayılmaktadır  (Danişmend,1978, s. 178).

         Büyük Tefsir âlimlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır Zülkarneyn hakkında şöyle der:

         “Kur’an’da adı geçen Zülkarneyn’in ise Allah’a ve ahret gününe inanan velî, sâlih bir Mü’min olduğunda ittifak vardır. Ona Zülkarneyn denmesi, güneşin iki ucuna varması, doğu ve batıya hükmetmesinden dolayıdır (Elmalılı, V. 3274-3279 ayrıca Seyyit Kutup, IX, 461-462; Mehmed Vehbi, VIII, 3165).

         Yine bir başka Tefsir âlimi Kurtubî Kehf suresi 83. V3 84. Ayetlerin tefsirini yaparken, Zülkarneyni ”Yüce Allah’ın ona yeryüzünde iktidar verdiği ve bütün hükümdarların itaatine girdiği bir hükümdar” olarak tarif etmiştir.

         Kurtubi’nin nakline göre:

         “ O krallığının ilk dönemlerinde rüyasında güneşin iki ta­rafını yakalıyormuş gibi görmüş, bunu anlatınca güneşin aydınlattığı her ta­rafa galip gelip hükmünün altına geçireceği şeklinde yorumlanmış, bundan dolayı da ona Zülkarneyn adı verilmiştir. Bir diğer görüşe göre; bu ismin ona veriliş sebebi hem doğuya hem ba­tıya ulaşmış olmasıdır. O böylelikle adeta dünyanın iki boynuzunu eline ge­çirmiş gibi oldu. Ona bu ismin (Zülkarneyn) veriliş sebebi ile ilgili görüş ayrılıklarına ge­lince; Onun iki tane saç örüğünün bulunduğu ve bundan dolayı ona bu is­min verildiği söylenmiştir ki, bunu es-Salebî ve başkaları nakletmektedir. İbra­him ve İsmail döneminde olduğu da söylenmiştir. Hızır (as) onun en büyük bayrağını taşıyan idi. Biz bunu el-Bakara Sûresi'nin (el-Bakara, 2/259. âye­tin) tefsirinde zikretmiş bulunuyoruz” (İmam Kurtubi, Kehf suresi Tefsiri).

         Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Kehf suresi 83. Ayetin tefsirini aşağıdaki şekilde yapmıştır:

         83. (ayet meali): “Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.”

         “Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar veya sorarlar. Soranlar, bazı rivayetlere göre müşrikler, diğer bazı rivayetlere göre kitab ehli idi. Sûrenin iniş sebebinde zikredilen rivayette Yahudilerin telkini ile Kureyş müşriklerinin soru sorduğu (baş tarafta) geçmişti. Taberî'de Ukbe b. Amir'den rivayet olunduğuna göre o demiştir ki:

         "Bir gün Resulullah'a (s.a.v) hizmet ediyordum, huzurundan çıktım. Kitab ehlinden bir topluluk bana rastlayıp: 'Biz Resulullah'a soru sormak istiyoruz. İzin iste' dediler. Ben de girdim, haber verdim Peygamber: 'Onların benimle ne işleri var? Ben Allah'ın bildirdiğinden başkasını bilmem' buyurdu. Sonra 'Bana su dök' dedi. Abdest aldı, namaz kıldı. Namazı bitirince yüzündeki sevincini anladım. Sonra Peygamber: 'Onları ve ashabımdan kimi görürsen içeri al' buyurdu. Bunun üzerine onlar içeri girdiler, Peygamberin huzurunda dikildiler. Peygamberimiz buyurdu ki: 'İsterseniz kitabınızda yazılı bulduğunuz şeylerden sorunuz, ben size cevap vereyim ve isterseniz ben size bilgi vereyim'. Bunun üzerine onlar: 'Sen bilgi ver' dediler. Peygamber: 'Zülkarneyn'den ve kitabınızda bulduğunuz şeylerden soruyorsunuz?' Buyurdu." Bir de Alûsî'nin belirttiğine göre İbnü Ebu Hatem'in Süddî'den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v)e Yahudiler demişler ki "Ey Muhammed! Sen ancak İbrahim'i, Musa'yı, İsa'yı ve bazı peygamberleri anlatıyorsun. Çünkü onlarla ilgili haberleri bizden işittin. Şimdi bakalım bize öyle bir peygamberden haber ver ki, Allah Teâlâ onu Tevrat'ta ancak bir yerden başka zikretmemiştir. O kimdir? Demişler. (Peygamber Efendimiz de bu soru üzerine O peygamber "Zülkarneyn" buyurmuş (tur)(Elmalılı, Kehf suresi Tefsiri).

         Peygamber Efendimizin açıklamasında da görüldüğü gibi Zülkarneyn aleyhisselam, bizzat Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ifadesiyle peygamberdir.

         Elmalılı Hamdi Yazır’a göre de Zülkarneyn aleyhisselam peygamberdir. Elmalılı, Kehf suresinin tefsirinde  “Biz dedik ki: Ey Zülkarneyn!..."(Kehf, 86. ayet)  “Bu söz, doğrusu Zülkarneyn'in peygamber olduğuna açıkça delalet eder”  demektedir. Elmalılı “Zülkarneyn” nin ne anlama geldiğini açıklarken, boynuz, asır gibi çeşitli anlamalarının olduğunu bunların en meşhurunun ise  “Kur'ân'ın açıklamasından da anlaşılacağı üzere, yeryüzünün doğu ve batısına sahip, demek olmasıdır ki, Türkçede cihangir diye ifade edilir” demektedir (Elmalılı, Kehf suresi tefsiri).

         Elmalılı, Zülkarneyn adı ile lakaplandırılmış şahsiyetlerin bir değil birden çok olduğunu belirttikten sonra şöyle diyor:

         “Tefsir bilginlerinin açıklamalarından Zülkarneyn lakabı ile lakablandırılmış olan zatların bir değil, birçok kimse olduğu anlaşılıyor. Kur'ân'da anılana “Büyük Zülkarneyn" deniliyor” (Elmalılı, Kehf Suresi Tefsiri).

         Ömer Nasuhi Bilmen, Zülkarneyn’in Yunanlı İskender olduğunu iddia edenlere karşılık; Yunanlı İskender’in Zülkarneyn olamayacağını belirterek, “İskender, bir feylesof olan Aristo’nun mezhebi üzere bulunuyordu. Rivayete nazaran İran’ı zapt etmiş, Hindistan’a kadar da gitmiş ise de silah arkadaşları kendisini takip etmek istemedikleri için bilzarure ric’ate mecbur olmuştu. (geri dönmüştü) Etrafını da bir takım ehli hava sarmıştı. Onların teşvikiyle zevk ve sefaya, işrete, sefahate dalarak daha otuz üç yaşında iken kablel milad (M.Ö. 322) tarihinde hummadan vefat etmiştir” demektedir (Ö.N.Bilmen, Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, cilt:4, sayfa: 1995).

         Yemenli Himyeri tebasından olan Sa’b ile Makedonyalı İskender yalnız şark seferiyle ünlüdürler. Oğuz Han’ın ise eski Türk destanlarına ve tarihi bilgilere göre dünyanın dört tarafına de seferleri vardır. İlk Türk Cihan Hâkimiyeti de Oğuz Han tarafından gerçekleştirilmiştir.

 Yukarıda adı geçen “Neşri Tarihi”nin birinci cildinin on ikinci sayfasında şu bilgiler mevcuttur:

         “Vaktaki Oğuz bilad-ı arzı şarkan ve garben ve Çin ve Gor ve Gazne ve Hind ve Sind ve Türkistan ve Deylem ve Babil, Berber, çün bu kadar illere müstevli oldu…(yani ulaşıp fethetti) “(Danişmen, 1978, s. 176).

         Marcel Brion’un “La viedesHuns” isimli eserindeki açıklamaya göre: “Oğuz Han’ın ordusu bile dünyanın dört cihetine göre dört renge ayrılır. Şimal fırkasının atları yağız, cenup fırkasının atları kula, garp fırkasının atları kır ve şark fırkasının atları bakla kırı rengindedir” (Danişmend, 1978:176.)

         Ebu’lgazi Banadır Han’ın “Şecere-i Terâkime” adlı eserinin 30. Sayfasından itibaren Oğuz Han’ın Hindistan, İran, Şam, Mısır vb. seferleri anlatılır. (Geniş bilgi için “Şecere-i Terâkime= Türklerin Soy Kütüğü”, M. Ergin yayınına bak)

         V. Bank ile G. R. Rachmati’nin birlikte yayınladıkları Oğuznâme’nin 1932 Berlin baskısının 14. Sayfasında ve Rıza Nur’un 1928 İskenderiye baskısının 21. Sayfasında Urum Kağan’ın mağlubiyeti şöyle anlatılır:

         “Oğuz Kağan başadı, Urum -Kağan kaçdı. Oğuz Kağan Urum –Kağan-nung kağanlukın aldı; İl-künin aldı…” Yani Oğuz Han bastı-muzaffer oldu. Roma imparatoru kaçtı. Oğuz Han, Roma İmparatorunun imparatorluğunu aldı, ahalisini-halkını aldı ”(Danişmend, 1978, s.176).

         Yine Bank nüshasında Oğuz Han’ın Masar-Kağan’a Mısır Hükümdarına karşı kazandığı zafer şöyle anlatılır:

         “Oğuz Kağan başadı, Masar Kağan kaçdı. Oğuz anı bastı, yurdu aldı kitdi.”Yâni “ Oğuz Han muzaffer oldu. Mısır Hükümdarı kaçtı. Oğuz onu bastı, yurdunu aldı gitti ” (Danişmend, 1978, s.177).

         Leon Cohun’a göre de: “O bütün dünyayı fethetmiş, yüz on altı sene yaşamış ve hâkimiyet timsâli olan altın yayla üç oku ölümünden evvel oğulları arasında paylaştırmıştır.” (Danişmend, 1978, s. 177)

         Prof. Dr. Bahaaddin ÖGEL, Altay dağlarında Pazırık yaylasında yapılan kazılar neticesinde bulunan M.Ö. Üçüncü bine ait Oğuz tipindeki iskeletin milletimizin ilk atası olduğunu ve Türk tarihinin 5000 yıllık olduğunu belirtirken Oğuz Han’ın milattan önce üç binlerde yaşadığına dikkat çeker (Tanyu,H. 1978.  s: 18).

         Türkoloji’nin kurucusu olarak bilinen Deguignes (ö.1800) Büyük Türk Tarihi adlı eserinde Oğuz Han’ın yaptığı seferleri anlatırken:

         “Oğuz Han’ın milattan 2800 sene önce hayatta olduğu (yani yaşamış olduğu) anlaşılmış olur” (Deguignes, 1976, s.135) demektedir.

         Prof. Dr. Bahaaddin Ögel’e göre Altay dağlarında Pazırık yaylasında yapılan kazılar neticesinde bulunan M.Ö. Üçüncü bine ait Oğuz tipindeki iskeletin milletimizin ilk atası Oğuzhan’a aittir..

         Dr. Rıza Nur’a göre Oğuz Han M.Ö. 4000’ lerde Hz. İbrahim Peygamber zamanında yaşamıştır (Nur, R.1978.Türk Tarihi cilt:1, s. 45).

         Kitabı Cihannuma (Neşri Tarihi cilt 1 s.11), Tevarih-i Âli Osman ve büyük İslam âlimi Vani Mehmed Efendi’den öğrendiğimize göre Oğuz Han, Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Zülkarneyn’dir ve Hz. İbrahim zamanında yaşamıştır (İ.Hamî Danişmend, 1978, s.175).

         Oğuz Han’ın 116 yıl yaşadığı Şecere-i Terakime’de: “Ve yüz on altı yıl padişahlık kılıp Hakkın rahmetine vardı” (E.G.Bahadır Han, 1973, s:42,ı) şeklinde anlatılmaktadır.

         Oğuz Han 116 yıl yaşamıştır. Arap kaynaklarında ve Kur’an’da adı geçen “Zülkarneyn” adındaki “karn” eki boynuz manasına değil, “asır” ve “devir” manalarını ifade eder (Osmanlıca Türkçe Lügat, s:247). Arapçada “eyn” eki ikilik ifade eder. “Karneyn” ise “iki asır” manasındadır. Oğuz Han bir asırdan fazla, iki asır (116 yıl) yaşamıştır. 

         Ali Küçük Hoca’ya göre;  “ZülKarneyn; iki çağ anlamına da gelir. Tıpkı Hızır’ın Arapça-da yeşillik anlamına gelse de, tercüme edilemediği gibi, Zül Karney-n’in de tercüme edilmeyerek Zül Karneyn olarak bilinmesi gerekecektir. Eğer bu bir isim değil de, bir sıfattır diyecek olursak, o zaman iki çağ sahibi, iki çağ insanı, ya da iki bölge insanı veya iki saltanat sahibi, doğunun ve batının egemeni anlamlarına gelecektir. Allah’ın izniyle mekânın tümüne egemen bir kuldu (Ali Küçük.2003, Besâirü’l Kur’an, Kehf suresi Tefsiri).

         Vâni Mehmed Efendiye, Neşri Tarihi denilen Kitâbı Cihannum’ya, Rüstem Paşa’nın Tevarih-i Âl-i Osman’ına göre Oğuz Han, Kur’an’da adı geçen Zülkarneyn’dir. Rıza Nur’a göre Oğuz Han Hz. İbrahim Peygamber zamanında yaşamıştır. (R.Nur, Türk Tarihi cilt:1,s:45) Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Zülkarneyn’in İbrahim aleyhisselamla Mekke-i Mükerreme’de görüşmüş olduğu hadis kitaplarında mezkûrdur ” (Ö.N.B.Kuran-ı Kerim Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri cilt:4, s: 1995) demektedir. Elmalılı Hamdi Yazır da Kehf suresinin tefsirinde Zülkarneyn’in Hz. İbrahim zamanında yaşadığı bilgilerinin ilk kitap ehli kişilerden geldiğini belirtir. (Elmalılı, Kehf suresi tefsiri)Tefsir âlimi Kurtubi’de Zülkarneyn’in Hz. İbrahim ve İsmail zamanında yaşamış olduğunu nakleder. (Kurtubi, Kehf Suresi tefsiri) Bu kaynaklara göre hem Zülkarneyn hem de Oğuz Han Hz. İbrahim zamanında yaşamıştır.

         Oğuz Han’ın İbrahim Peygamber zamanında yaşadığı ve İbrahim aleyhisselam’ın üçüncü eş olarak Oğuz Han’ın kızı “Ketura ve ya Kantura” adında bir Türk kızı ile evlendiği Arap kaynaklarınca doğrulanmaktadır.

         Türkler ad olarak olmasa da itikat olarak Müslümanlığı X. Yüzyılda değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını ve bildiklerini göstermek istiyorlardı. Müslüman tarihçiler, Oğuz-Han’ın yaşadığı çağlar hakkında, bize bazı bilgiler verirler. Mesela Hiveli meşhur Ebul Gazi Bahadır Han’a göre Oğuz-Han, zamanımızdan beş bin sene önce yaşamıştı. En önemli nokta da şu idi ki, Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han’ı, İran’ın en eski atalarından daha önceye koyuyor ve Türkleri, bir millet olarak İranlılardan daha eski tutuyordu. Bu efsaneler Türklerin, İslâmiyet’i ve Allah’ı, beş binsene önceleri ve hatta insanlığın ilk yaratılış sırasında tanıdıklarını, söylemek istiyorlardı. Henüz daha Müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen Türkler “Allah” sözünden habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine göre, “Allah” sözünün manasını anlamayan Türkler, (Allah, Allah diyen) Oğuz Han’ın şiir okuduğunu yahut da şarkı söylediğini zannederlermiş (Ögel, B. 1993, s.55)

         Ebu’lgâzi Bahadır Han ise Şecere-i Terakime adlı eserinde, Oğuz’un dili açılıp yürüdüğünde “Allah! Allah!” diye hep söylendiğini.  Onun Allah, Allah dediğini işitenlerin, çocuktur, dili dönmediğinden ne dediğini bilmiyor, dediklerini, Allah sözünün Arapça olduğunu ve o güne kadar Türkler arasında bu sözü kimsenin bilmediğini anlatır ve  “Oğuz’u Tanrı Teâlâ anadan doğma veli yaratmıştı. Onun gönlüne ve diline kendisinin adını getiriyordu” der. (Bak: Ebu’lgazi Bahadır Han, 1973, s. 27).

         Türkoloji biliminin kurucusu olarak kabul edilen Fransız Prof. Joseph Deguignes 1756-1758 yılları arasında yayınladığı “Hunların, Türklerin, Moğolların ve Tatarların Umumi Tarihi“ adlı eserinde ve Büyük Türk Tarihi adlı eserinde Hunların da Türk olduğunu belirtip: “Hunların Çinlilerden daha az eski olmadıklarını söylemiştim. Çünkü milattan 2207 yıl önce Çin’de hükümran olmaya başlayan Hiya sülalesi daha tahta çıkmadan önce Hunları tanımıştır, deyip; “Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in Türk adında bir oğlu olduğunu ve Türk’ün gayet yüksek bir düşünceye sahip bulunduğunu“ belirtir. Degüignes : “Bu menkıbelere güvenilirse o Türkler o vakte kadar hakiki Allah’a ibadette ve gerçek din ahkâmına riayette devam etmişlerdir. Put ibadetinin baş düşmanı olan Oğuz Han verdiği şiddetli buyruklara rağmen, putlara tapmakta inat edenlere karşı hiç bir merhamet göstermedi. Böylece BİR TANRI YOLU’nda on yıl kadar din savaşları sürdü, Oğuza Han M.Ö.2800’lü senelerde yaşadı,” demektedir. (Deguignes, 1976,127-129-133-135;H.Tanyu,1978, s: 18) Ebu’lgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime   (Türklerin Soy Kütüğü) adlı eserinde Oğuz Han’ın yapmış olduğu bu din savaşlarını anlatırken :“Bu çağlarda,  Hz. İbrahim de Irak ve Suriye’de Allah’ın birliğini yaymaya çalışıyordu” (Ebu’lGâzi Bahadır Han, s: 30) denilmektedir. Ayrıca aynı bilgiler Kitabı Cihannuma Neşri Tarihi adlı Türk Tarih Kurumu tarafından 1949 Ankara’da basılmış olan kitabın 1. Cildinin 11. Sayfasında da vardır.

         “Kitab-ı Cihannuma Neşri Tarihi” adlı eserde de Oğuzu’n kâfir olan babası ile mücadelesi hakkında bilgiler verilirken şöyle denir:

         “… Oğuz’la babası arasındaki mücadele İbrahim Halil (Peygamber) zamanında idi: “Ve kaziye İbrahim Halil aleyhisselam zamanında idi. Ana iman getirmişti.” (Kitabı Cihannüma Neşri Tarihi cilt:1, sayfa:11) yani Oğuz Han ile babası arasındaki bu savaş İbrahim Peygamber zamanında idi ve Oğuz Han Hz. İbrahim ve O’nun getirdiği dine-Hanifliğe inanmış, iman etmişti.

         Degüignes’inde belirttiği gibi Türkler Oğuz Han zamanında hakiki Allah’a inanıyor ve gerçek din ahkâmına uyuyorlardı. Put ibadetinin baş düşmanı olan Oğuz verdiği şiddetli buyruklara rağmen puta tapmakta direnenlere hiç merhamet göstermemiş ve bir Tanrı yolunda 10 yıl cihad etmişti.

         Ebu’lgâzi Bahadır Han 1660 yılında yazdığı Şecer-i Terakime adlı eserinde Oğuz Han’ın bu din savaşlarının çok daha uzun sürdüğünü belirtip; kendi soyundan olan Moğol ve Tatar ile 72 yıl savaşıp 73 yıl olunca hepsini kendi ağzına baktırıp Müslüman kıldığını anlatır. (Ebu’lgâzi Bahadır Han, 1973.s. 31)

         Seyyit Kutup’un Kehf suresi tefsirinde anlattığı gibi; kuşkusuz Zülkarneyn, iktidarını iyi işler uğruna, yapıcı yönde kullanan hükümdarın güzel bir örneğidir. Yüce Allah, onu yeryüzüne egemen kılmış, her türlü sebebe sarılma imkânını eline vermişti. O da yeryüzünün doğusuna ve batısına seferler düzenlemiş ama zorbalık yapmamış, büyüklük taslamamıştı. Elindeki iktidarı kullanarak azgınlaşmamış, şımarmamıştı. Gerçekleştirdiği fetihleri, maddi kazanç için bir araç olarak kullanmamıştı. Fertleri, toplumları ve ülkeleri sömürmemişti. Fethettiği ülkelerde yaşayan insanlara köle muamelesi yapmamıştı. O ülkelerin halklarını, kendi amaçları ve ihtirasları uğruna kullanmamıştı. Gittiği her yerde adalet dağıtmıştı. Geri kalmış ilkel toplumlara yardımcı olmuş, hiçbir karşılık beklemeden düşmanlarını kovmuştu. Yüce Allah'ın kendisine bahşettiği güç ve iktidarı, yeryüzünün kalkınması, insanların ıslahı, haksızlığın bertaraf edilmesi ve hakkın gerçekleşmesi uğruna kullanmıştı. Sonra yüce Allah'ın kendi elleriyle gerçekleştirdiği bütün iyilikleri yüce Allah'ın rahmetine ve lütfuna bağlamıştı. Gücünün zirvesinde olduğu bir sırada bile yüce Allah'ın gücünü, ululuğunu en sonunda O'na döneceğini unutmamıştı. (Kutup, S. Fizilal'il Kur'an, Kehf Suresi Tefsiri. İnternet yayını: Şevket Mücahid;  Ali Küçük, 2003, Besâir’ül Kur’an, Kehf Suresi Tefsiri)

         Oğuz Han’ın ‘Bir Tanrı’ yolunda on yıl süren din savaşları yaptığını ve “Oğullarım çok savaştım Tanrı’ya borcumu ödedim” dediğini ve ilk Türk Cihan hâkimiyetini gerçekleştirerek dünyaya egemen olduğunu da dikkate alırsak o zaman Oğuz Han’ın Kur’an-ı kerim’de adı geçen Büyük Zülkarneyn olduğu ve aynı zamanda Türklere gönderilmiş bir peygamber olduğu anlaşılmış olur.

         Oğuz Kağan’ın hayatı ve yaptıkları ile Mete’nin ve Afrasyab’ın yâni Alp-er Tunga’nın hayatı ve yaptıkları arasında benzerlikler olsa da Oğuz Han ne Mete’dir ne de Afrasyab’dır. Çünkü Oğuz Han onlardan çok daha önce yaşamıştır. Oğuz Han olsa olsa Kur’an-ı Kerim’de adı geçen peygamber Zülkarneyn’dir.

         Kur’an-ı kerimde Kehf suresinde anlatılan Zülkarneyn aleyhiselamın özellikleri ile tefsir kitaplarında anlatılan özellikleri, Oğuz Han’ın özellikleri ve yaşadığı devir birbiriyle örtüşmektedir. Bu bilgilere göre, Allah’ın göndermiş olduğu Peygamberlerden birisi olan, tek Tanrı yolunda on yıl süren savaşlar yaptığı bilinen ve dünyanın tamamını feth ederek ilk Türk Cihan Hâkimiyeti ülkünse ulaşan cihangir atamız Oğuz Han, Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Büyük Zülkarneyn’dir.

         Cenâbı Hakk, her kavme ve her millete bir peygamber göndermiş ve gönderdiği peygamberi kendi milletinin lisanı ile göndermiştir. Bu peygamberlerin bazılarını Kur’an-ı kerim’de bildirmiş bazılarını ise bildirmemiştir. Hadisi şeriflere göre Allah’ın göndermiş olduğu peygamberlerin sayısı 124 bindir.

         Zülkarneyn de Allah’ın gönderdiği peygamberlerden birisidir ve efsanevi atamız Oğuz Han’dır.Kehf suresi 84. Ayetten ve bu ayetin ve surenin tefsirini yapan İslâm âlimlerinde öğrendiğimize göre; Yüce Allah Zülkarneyn’i yani Oğuz Han’ı yeryüzünde egemen kılmış, ona sağlam dayanaklı bir iktidar bahşetmişti. Hâkimiyet kurmasını, ülkeler fethetmesini, yeryüzünü imar edip bayındır hale getirmesini, iktidar ve nimet elde etmesini sağlayacak sebepleri buyruğuna sunmuştu. Kısacası dünya hayatında insanın egemenlik kurmasını sağlayacak her türlü imkânı eline vermişti. 85. Ayete göre, “O da bu sebeplere sarılarak yola koyulmuş, (kendisine gösterilen) yolu takip etmiş, dünyanın tamamını fethetmiş, Allah’ın yeryüzündeki halifelerinden birisi olarak cihana adalet dağıtmış, ömrünü din yolunda mücadele ederek geçirmiş ve “Oğullarım çok savaştım Tanrı’ya olan borcumu ödedim” diyerek bu âlemden göçmüştü.

         Türklere Oğuz Han Dışında Peygamber Gönderildi mi?

         Türkler içerisinden çıkmış peygamberler listesinin başına her şeyden önce Hz. İbrahim aleyhisselamı koymak gerekir.

         Yahudiler ve Hıristiyanlar ısrarla Hz. İbrahim Peygambere sahip çıkarak kendi milli peygamberleri olarak gösterme gayreti içerisindedirler. Oysa bu iddialar hem dini hem de tarihi açıdan yanlış ve sakat iddialardır.

         İbni Abbas (R. A.)’dan yapılan sahih rivayete göre: Necrân Hıristiyanlarından bir topluluk ile Yahudi din adamlarından bir kurul, Resûlüllah (A.S.) Efendimize gelerek bir açık oturum düzenlemesini arzu ettiler. İbrahim Peygamber hakkında tartışmak istiyorlardı. Yahudiler, İbrahim Peygamberin Yahudi olduğunu, Hıristiyanlar da O’nun Hıristiyan olduğunu iddia etmeye başladılar.

         Âl-i İmran Suresi 65-67. Âyetler, onların bu konudaki tartışmalarının gerçek bir dayanağı bulunmadığını, bilgilerinin de çok yetersiz olduğunu açıklar anlamda idi. (İbn Kesir- Fethu’l Kadir-Lübabu’t-Te’vil Tefsirleri)

         Adı geçen ayetlerde şöyle buyruluyor:

         “Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. (Bunu da) akletmiyor musunuz?” (Al-i İmran, 65) “İşte siz böylesiniz; haydi bilginiz olan şey hakkında tartışıp durunuz, ama bilmediğiniz şey hakkında niye tartışırsınız?  Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Al-i İmran, 66)

         “İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; ama Hakk’a yönelmiş tertemiz katıksız bir Müslimdi, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Al-i İmran/67)

         Sevgili Peygamberimiz her fırsatta Hz. İbrahim aleyhisselam ile övünmüş ve ona “Atam“ demiştir. Sevgili Peygamberimiz zaten Peygamberlik gelmeden önce Hz.İbrahim’in dini olarak Kur’an’da bildirilen “Haniflik“ üzere idi.

         Hz. İbrahim ve Haniflik

         Kur’an-ı Kerim’den ve hadisi şeriflerden öğrendiğimize göre Hz.İbrahim  “Hanif bir dinden ve temiz bir soydandır.” O Sümer’in Ur kentinden çıkmış bir Sümerlidir. (Sümerlerin Ur ve Uruk adlarında şehirleri vardı. Ur ve Uruk sözcükleri Türkçe’de, boy ve boy birliklerine verilen addır.)

         Prof. Dr. Mümin KÖKSOY Hoca'nın “Nuh Tufanı ve Sümerlerin Kökeni“ adlı kitabında verdiği bilgilere göre, Sümer halkına Âdem'den sonra da peygamberler gönderildi. Bunlardan en ünlüsü, Peygamber Âdem'in 10. nesilden torunu olan ve MÖ 2900'lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamber'dir. Nuh'un tufandan sonraki hayatıyla İbrahim'e kadar olan çocukları ve torunları, Yukarı Mezopotamya'da yaşamışlardır. Nuh, Sümer ülkesinin Şuruppak şehrinde doğmuştur. Best'a (1999) göre Nuh, Sümer şehir devletlerinden birisi olan Şuruppak'ın kralıdır. Hz. Nuh'un torunları Hz. İbrahim'in önderliğinde âdeta göçe zorlanmışlardır. Hz. İbrahim ve yakınları bir süre Harran'da kaldıktan sonra, Filistin'e göç etmiş ve orada İbrahim'in (İbrahim oğullarının) atası durumuna gelmiştir. Bu yönüyle Hz. İbrahim, dünyanın en etkin kültür taşıyıcısı sıfatıyla anılmaktadır.

         Hz. İbrahim’in gerçek babası Tarah yâni “Azer”, anası ise “Üşa” (ousha)’dır. Aşağı Mezopotamya’nın el-ubeyd ile Eridu arasında ve Fırat nehri kenarında kurulmuş olan eski Keldanilerin “UR” şehrinde dünyaya gelmiştir. (Eski Türkçe’de Ur ve Uruk sözcükleri aile, akraba-boy birliği manalarına gelmektedir. El Makdisi ise, Hz. İbrahim’in Kufe yakınlarında “Kusarabba” denilen bir köyde dünyaya geldiğini ve buradan da Harran’a gittiğini kaydetmektedir. Oysa Fırat ve Dicle nehrinin suladığı bu bereketli topraklara daha çok önceleri Sümerler gelip yerleşmişlerdi. Çivi yazısını kullanan ve buralarda büyük bir medeniyetin öncülüğünün yapan Sümerlerin, yeni yapılan birçok araştırmalar, Asyalı bir Türk kavmi olduğunu ortaya koymaktadır. Bunu en önemli delili ise, eski Sümerlilerin dili ile Türkçe arasında üstelik yazıya geçmiş inanılmaz derecedeki benzerlikler, bundan da öte birçok Türkçe kelimenin bulunmasıdır.(Bu gün için tespit edilen sözcük sayısı 1000 (bin) civarındadır.) Bu bakımdan Hz. İbrahim ve Nemrut hakkında çok ciddi araştırmalarda bulunan İ.S. Cem aynen şöyle demektedir: “Hz. İbrahim Mezopotamya’da zuhur etmiş ve kan itibarıyla tamamen Sümer Türklerine mensup bir hak peygamberdir.”(Z.Kitapçı, 1996, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, s:147)

         Bunlardan başka, Hz. İbrahim, Azer’in oğludur. Azer ise bugün hala aynı adla varlığını sürdüren ve aynı adlı bir devlete sahip olan Azeri Türklerinin de atasıdır. (…)Buradan, Hz. İbrahim’in Azeri Türklerinden olduğu ya da Azeri Türklerinin Hz. İbrahim soyundan gelmiş olabileceği sonucuna varabiliyoruz.(…) Peygamberimizin babası İbrahim peygamber neslinden olduğu için, Türk milleti de bilerek veya bilmeden kendini çok gerilerden bu nesle bağlı saymaktadır. (Kılıç, M. 2007, s. 127-128). Nuh Aleyhisselâm Tufan’dan sonra insanlığın ikinci atası olarak bilinir. Nuh tufanından sonra yeryüzüne dağılan insanlar Hz. Nuhun nesli olarak kabul edilir. Hz. Nuh’un üç oğlu vardır. Bunlar Ham, Sam ve Yafestir. Sam, Sâmi ırkın yani Arapların atasıdır. Yafes ise Turanî ırkın yani Türklerin aynı zamanda Sümerlerin de atasıdır. Hz. İbrahim aleyhisselamın soyu da Türklerin atası olan Yafes aleyhisselama dayanır.

         Ebu’lgâzi Bahadır Şecere-i Terâkime adlı eserde Türklerin atası olarak bilinen Yafes aleyhisselam’dan söz ederken, “Yafes’e bazıları peygamber idi demişlerdir” (Ebu’lgazi Bahadır Han. 1973. S. 23) demektedir. Yafes aleyhisselamın babası Hz. Nuh peygamber olduğuna göre, Yafes’in de peygamber olma ihtimali mümkündür.

           Hz. Nûh’un üç oğlundan Yâfes’in Türkler’in, Hazarlar’ın, sakālibenin ve Ye’cûc ile Me’cûc’ün atası olduğuna dair bir rivayet yer almaktadır (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXIII, 67; Sa‘lebî, s. 61; Muhammed b. Abdullah el-Kisâî, s. 101). İslâmî kaynaklarda Hâm ve Yâfes’in babalarına karşı davranışları ve Hz. Nûh’un Hâm’a beddua etmesi hakkında bir rivayet mevcuttur; Tevrat ve Yahudi kaynaklarında ise bu konu farklı şekilde geçmektedir. Tevrat’a göre tûfan sonrası çadırında çıplak kalan Nûh’u gören oğlu Hâm kardeşlerine haber vermiş, Sâm ile Yâfes bir örtü getirerek geri geri yürüyüp babalarının çıplaklığını örtmüşlerdir (Tekvîn, 9/20-23). İslâm kaynaklarında yer alan rivayetlerde Hz. Nûh’un sarhoşluğundan söz edilmez. Bu kaynaklara göre geminin içinde uyuyamayan Nûh dışarı çıkıp Sâm’ın göğsüne yaslanarak uyur. Rüzgâr onun örtüsünü uçurur ve Nûh çıplak kalır. Bunun üzerine Sâm ile Yâfes babalarını örterler, Hâm ise yüksek sesle güler ve babasını uyandırır. Nûh uyanınca şöyle der: “Sâm’ın neslinden peygamberler, Yâfes’in neslinden krallar ve kahramanlar, Hâm’ın neslinden de siyah köleler çıkacaktır” (Muhammed b. Abdullah el-Kisâî, s. 98-99). İslâmî kaynaklara göre Hz. Nûh tûfan sonrası yeryüzünü oğulları arasında paylaştırınca Türkler’in atası olan Yâfes’e Doğu ülkelerini ve Rum diyarını vermiştir. (a.g.e., s. 98; Taberî, Târîḫ, I, 191, 193); (T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, C.43, s.174. Yafes Maddesi)

         Kim bilir, belki de Türklerin tarihin en kahraman ve cihangir milleti olması, Türk soyundan dünya hakanlarının çıkması ve Türklerin büyük devletler ve medeniyetler kurması ve cihana hâkim olması Nuh aleyhisselamın bu duası sebebiyledir.

         Ramazan Şeşen, 1126 yılında yazılmış bulunan Mücmelü’-t-Tevârîh’te “Türklerin nesebleri ve onların doğu hududunda zikri hakkında” başlıklı bölümden şu bilgileri naklediyor:

         “Nuh peygamber Tufan’dan sonra yeryüzünü çocukları arasında paylaştırınca… Ceyhun tarafını, hepsini Yâfes’e verdi. (Yâfes’in) yedi oğlu vardı… İkincisinin adı Türk” idi (Şeşen 1998: 30).

Kaşgarlı Mahmud’un 1077’de yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk’e göre  “Türkler aslında yirmi boydur. Bunların hepsi Nuh peygamberin oğlu Yâfes oğlu Türk’e dayanır (Kâşgarlı Mahmud, 2008: 20).

         1660 yılında Ebülgazi Bahadır Han tarafından Çağatay Türkçesiyle kaleme alınmış Şecere-i Terâkime’de şöyle anlatılır:

         “Ondan sonra Nuh Peygamber üç oğlunun her birini bir yere gönderdi. Hâm adlı oğlunu Hindistan ülkesine gönderdi. Sâm adlı oğlunu İran memleketine gönderdi ve Yâfes adlı oğlunu Kuzey Kutbu tarafına gönderdi… (Yâfes’in) sekiz oğlu var idi. Çocukları pek çok olmuştu. Çocuklarının adları şunlardır: Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri, / Târih. Yâfes öleceği sırada büyük oğlu Türk’ü yerine oturtup diğer çocuklarına dedi ki: Türk’ü kendinize padişah bilip, onun sözünden çıkmayın, dedi” (Ergin, 1973, s. 23).

         Bazı kaynaklarda Türklere Oğuz Han dışında da peygamberler gönderildiği anlatılır. Adı geçen bu peygamberlerden birisi de tarihte “Uluğ Türk” olarak anılan Oğuz Han’ın akıllı veziri ve hocası Arkıl-Irkıl Hoca’ dır..

         İki türlü söylenişi bulunan Oğuz Kağan destanının her iki varyantında da da Oğuz Han’ın dünyanın üç kıtasına hâkim olduğu, yanında bilgili, tecrübeli, zeki ve yetenekli bir kişiliğe sahip olan "Arkıl-Irkıl Koca" bazen de "Uluğ Türk" olarak anılan bir vezirinin bulunduğu, bu kişinin fikirlerine değer verdiği, danışman olarak devamlı yanında tuttuğu vurgulanmaktadır (İnan, A. 1998, 1: 113-114; Sepetçioğlu, M.N. 1976, s. 55).

         Mustafa Baş, “Türklere Gelen Peygamberler; Kaynaklar ve Rivayetler Işığında Oğuz Kağan'ın Peygamberliği Meselesi” adlı makalesinde Hüseyin Hüsamettin Efendi’nin Amasya Tarihi isimli eserinden aşağıdaki bilgileri nakletmektedir.

         “ (Oğuz Han’ın babası Karahan döneminde) Dinen ve ahlaken aşağı seviyelere düşmüş olan Türk Milletini ihya için Allah’ın, Türk dâhilerinden Irkıl Ata’yı irşada görevlendiğini, babasının öldürülmesinden sonra tevhit dininin yayılmasına büyük hizmet etmiş olan Oğuz Kağan’ın tahta geçmesine yardımcı olduğunu, Oğuz Kağan’ın da kendisiyle aynı inancı paylaşan muvahhid ve mü’min olan Irkıl Ata’yı danışman yaparak Türklüğü yeniden dirilttiğini, Tevhit anlayışını hâkim oldukları bütün bölgelere yayarak bir taraftan Çin’e, diğer taraftan Mısır’a ve Tuna’ya kadar ulaştırdığının milli tarihimizde genişçe anlatıldığını, Türk peygamberleri arasında ismi zikredilen Harkıl Nebi’nin, dinini ve milletini ihya iden bu Irkıl Ata olduğunu” ifade etmektedir. (Abdî-zâde Hüseyin Hüsameddin Yaşar, Amasya Tarihi 12 Cilt, Amasya 2004, 2: 39-40’tan naklen: Baş, M. , (2019) s.76-08)

         Türklere gönderildiği muhtemel olan Oğuz Kağan dışında başka peygamberlerin bulunup, bulunmadığı hususlarını inceleyen Hüseyin Hüsamettin Efendi “Amasya Tarihi” isimli eserinde Türklere 24 peygamber gönderildiğini dile getirmekte, bunların isimlerinin “Şerh-i Esmâü’l-Murselîn” isimli kitapta yer aldığını ileri sürmektedir. Amasya Tarihinde bu iddia şöyle yer almaktadır; “Türkler, geleneksel inançlarında gerçek bir yaratıcı olarak tanıdıkları HakkTe’alâ hazretlerine zâtında, sıfâtında, bilinmesinde tek olmuş, birliği zatına münhasır kalmış anlamına ‘Tenri, Tanrı, Tangrı’, O’nun tarafından kitap ve haber getiren kullarını irşat ve takviye eden elçilerine yani peygamberlere ‘yalvâc, yâlvâc, yâlgâc’, peygamberlerin getirdiği kitaba da ‘nûy, nûyi, nûyîn’ demişlerdir. Türkler, yalvaçlarını din ve dünya işlerinde gerçek bir mürşit ve olağan üstü zekâlı bildiklerinden, onlara son derece itaat etmişler, emirlerini yerine getirme hususunda can vermeyi büyük bir mutluluk olarak kabul etmişler, bu konuda diğer milletlerden de üstün olmuşlardır.

         Allah; ‘Ant olsun ki, senden önce birçok peygamberler gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık….’ buyurduğu üzere Hz. Muhammed’den öncede kullarını doğru yola sevk ve yöneltmek için her millete yine kendilerinden binlerce peygamberler gönderdiği sahih rivayet ile sabit olup Türkler’den gelen peygamberlerden Şerhi Esmâü’l-Murselîn’de yazılı olduğu üzere bilinenler şunlardır:

         “Emûn, Ümîd, Berâh, Tâhîm, Cûsân, Harkîl (Irkıl, Arkıl lafzının Arapçalaşmışıdır. Irkıl’ın, Oğuz Kağan’ın vezir ve müsteşârı ...olduğu Türk tarihlerinde kayıtlıdır.), Dûvîl, Savis, Sekûn, Salâh, Tâmir, Anûh, Gâzât, Katîn, Kedûk, Laycû, Nârûn, Hâmûn, Hicâh, Hicîl, Hemidun, Yâsân, Yavîk, Yehûr.” Bu peygamberlerin isimleri zikredilen kitapta yer almakta ise de, ne zaman peygamberlik yaptıkları, nereye gönderildikleri hakkında ise bilgi bulunmamaktadır.” Geniş bilgi için bkz. Abdizade Hüseyin, Amasya Tarihi, 2: 35-38; Baş, M. , (2019) s.76-08)

         Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’den, hadisi şeriflerden,  Kur’an-ı Kerim’in tefsirini yapan İslâm âlimlerinden, yerli ve yabancı tarihçi ve bilim adamlarından öğrendiğimize göre Cenâbı Allah, her millete bir veya birden çok peygamber göndermiş ve o peygamberleri o milletin diliyle göndermiştir.          Bu peygamberler arasında hiç şüphesiz Türk soyundan gelmiş ve Türklere gönderilmiş olan peygamberler de vardır. Bu peygamberlerin başında hiç şüphesiz Yafes aleyhisselam,Hz. İbrahim,  Zülkarneyn,Oğuz Han,Irkıl Hoca gibi ve yukarıda adları Hüseyin Hüsamettin Efendi tarafından sayılan ve Türklere gönderildiği belirtilen peygamberler vardır.

         Yukarıda aktarmış olduğumuz bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Hz.İbrahim, Oğuz-Han ile Zülkarneyn hakkındaki bilgiler tarihi ve dini birer şahsiyet olarak birbiri ile örtüşmektedir. Bu bilgiler Oğuz Han’ın Zülkarneyn olduğu fikrini desteklemektedir. Oğuz Han ile örtüşen sadece Zülkarneyn değil aynı zamanda “milletindeniz” dediğimiz ve sevgili Peygamberimizin de atam dediği İbrahim aleyhisselam’dır. Bu üç şahsiyet de aynı dönemde yaşamış aynı soydan gelmiş  ve birbirleri ile irtibat halinde olmuşlardır.

         Maalesef Yafes Aleyhisselam, Hz. İbrahim’in Türklüğü, Oğuz Han, Zülkarneyn,  Irkıl Hoca ve Türklere gönderilmiş olan nebiler-peygamberler hakkında yapılan araştırmalar çok sınırlıdır. Umulur ki üniversitelerimizde görev yapan akademisyenlerimiz ve özellikle gençlerimiz bu konularda daha titiz ve geniş araştırmalar yaparlar.

Not. Lütfen kaynak göstererek alıntı yapınız.

KAYNAKLAR:

Tefsir ve Mealler

Ali Küçük, 2003. Besâiru’l-Kur’an. Konya

Elmalılı Hamdi Yazır. Hak Dini Kur’an Dili. Kehf Suresi Tefsiri

Kurtubî. El-Camiu li-Ahkami’l Kur’an,1996. İnternet sürümü:  M. Beşir Eryarsoy.

Kur’an-ı Kerim ve açıklamalı Meali. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, no:86

Ö.N.Bilmen, Kur’an-ı Kerim Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri

Seyyit Kutup, Fizilal'il Kur'an. Şevket Mücahid tarafından yapılan internet yayını

Diğer Kaynaklar:

Abdizade Hüseyin Hüsameddin Yaşar. Amasya Tarihi 12 Cilt, Amasya, 2004

Abdurrahman Küçük-Günay Tümer-Mehmet Alparslan Küçük,  2009,Dinler Tarihi, Ankara.

Baş,  Mustafa, (2019) Türklere Gelen Peygamberler; Kaynaklar ve Rivayetler Işığında Oğuz Kağan'ın Peygamberliği Meselesi, Oğuz-Türkmen Araştırmaları Dergisi (OTAD) III, 2, 2019, Aralık, 70-86.

Danişmend, İ.H.1978, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu? Konya.

Deguignes, J. (1976). Büyük Türk Tarihi, İstanbul. Türk Kültür Yayını: 15 A.

Divanü Lügat-it Türk, Kaşgarlı Mahmud.

Ebu Osman Amr b. Cahız, (1967). Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri Çev. Ramazan Şeşen, Ankara, 1967, 87-89

Ebulgazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime (Türklerin Soy Kütüğü) Prof. Dr. Muharrem Ergin yayını Tercüman 1001 Temel Eser.

Ergin. M. , (1973). Orhun Abideleri. İstanbul : Boğaziçi Yayını

İbnü’l Esir. (2008). El Kamil Fit-Tarih Ter. Ahmet Ağırakça-Beşir EryarsoyZülfikar-Tuygar- Abdulkerim Özaydın-Yunus Apaydın-Abdullah Köse, 10 Cilt, İstanbul.

İnan, A. (1998). “Oğuz Destanı’ndaki Irkıl Ata” Makaleler ve İncelemeler. 

Kafesoğlu, İ. (1992). Türk Dünyası El Kitabı. Cilt, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.

Kafesoğlu, İ. , (1980). Eski Türk Dini, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

Köprülü, F. , (1972). Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul

Kılıç, M. (2007) Gizlenen Türk Tarihi Hazreti Muhammed. İstanbul.

Kitapçı, Z.1996, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler.Konya.

Mehmet Neşrî; (1995), Kitâb-ı Cihan-nümâNeşrî Tarihi, I, (yay. Faik Reşit Unat-Mehmed A. Köymen), (Üçüncü Baskı), Ankara: TTK. Yayınları.

MircaeEliade, (2009). Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, 3. Cilt. Çev. Ali Berktay. İstanbul

 Nur, R. (1978).  Türk Tarihi cilt:1, Hazırlayan: E. Kılıç, İstanbul: Toker yayınları

T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, C.43

Ögel, B.  (1993). Türk Mitolojisi I, İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları

Ögel, B. , (1979). Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara..

Sepetçioğlu, M.N. (1976), Türk Destanları,  İstanbul: Toker Yayınları.

Şeşen. R. , (1975). İbniFadlan Seyahatnamesi, İstanbul.

Şeşen, R. (1998), İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara.

Tanyu, H. (1978)  Türklerin Dini Tarihçesi İstanbul.

Turan. O. , (1969). C. I.  İstanbul. Turan Neşriyat Yurdu.

W. Radlof, (1975)Sibiryadan Seçmeler, Ankara .

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum