Bahçeli'den Tarım, Güvenlik ve Vatan Vurgusu: “Gıda Bağımsızlığı Milli Beka Meselesidir”

Bahçeli'den Tarım, Güvenlik ve Vatan Vurgusu: “Gıda Bağımsızlığı Milli Beka Meselesidir”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli yaptığı değerlendirmede, vatan kavramının yalnızca toprak bütünlüğüyle sınırlı olmadığı; üretim, tarım ve gıda güvenliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı. Açıklamasında, “Toprağı korumak kadar işlemek de milli görevdir” mesajı öne çıktı.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, Türkiye’de vatan, tarım ve güvenlik ekseninde yaptığı değerlendirmede, toprağın yalnızca fiziki bir unsur değil; tarih, emek ve fedakârlıkla anlam kazanan bir değer olduğunu ifade etti. Anadolu’nun bin yıllık Türk yurdu olduğunu hatırlatan Bahçeli, vatanın şehit kanı ve milletin emeğiyle yoğrulduğunu vurguladı.

MHP Lideri Devlet Bahçeli şunları söyledi:

Üzerinde yaşadığımız bu aziz topraklar, kadim Anadolu coğrafyası; bin yıllık Türk yurdudur. Vatan dediğimiz büyük ve mukaddes hakikat; yalnızca taşın, toprağın, dağın, ovanın fiziki varlığından müteşekkil değildir.

Vatan; toprağa düşen şehit kanıyla, bayrağı göndere çekmek için ödenen bedelle, bu uğurda çekilen çileyle ve nesiller boyunca bu mirasa gösterilen sadakatle anlam kazanan değerdir.

VATAN: SADECE TOPRAK DEĞİL, EMEK VE SADAKAT

Bir avuç toprağı vatan yapan; o toprağın can pahasına, kan pahasına, anadan ve yardan ayrı düşmek pahasına korunmuş olmasıdır. Vatan; uğruna ölünen, uğruna öldürülen, uğruna direnilen, uğruna feda edilen, nice nesiller hür yaşasın diye serden geçilen tarihî ve millî varlıktır.

Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken hayati bir hakikat daha vardır: Toprağı vatan yapan sadece müdafaa değil; aynı zamanda imardır, ihyadır. Üreten, eken, biçen; alın teriyle bereketlendiren ellerdir.

Şehidin kanı toprağa vatan mührünü vuruyorsa çiftçinin emeği de o mührü bütünlemektedir.

Askerimizin koruduğu, çiftçimizin işlediği, milletimizin üzerinde devlet kurduğu toprak işte böyle vatan olur. Uğruna can verilmiş fakat terk edilmiş bir toprak parçası; zamanla sadece hatıralarda ve hamasi vecizlerde yaşayan bir kayba dönüşecektir.

Ekilip biçilen, üretimle zenginleşen, nesilden nesile aktarılarak aidiyet kazanan toprak ise vatan olma vasfını her geçen gün yeniden teyit eder.

Türk milleti, tarih boyunca pek çok badire atlatmıştır. Kıtlık zamanında duruşunu yitirmeyen, yoklukta direncini kaybetmeyen; toprağını namusu bilen, namusunu son nefesine kadar muhafaza eden büyük bir millettir.

Türk milliyetçisi için toprağı düşmana karşı müdafaa etmekle toprağı işlemek arasında mahiyet farkı yoktur; bunlar aynı milli şuurun iki ayrı cephesidir.

Biri istiklalin kanla kazanılmış yüzüdür, diğeri istiklalin alın teriyle inşa edilmiş yüzüdür.

Biri hududu muhafaza eder, diğeri o hududun içindeki hayatı ayakta tutar.

Biri devleti saldırıya karşı korur, diğeri milletin nasibini sinesinde tutar.

Vatanımız; emekle yaşatılan, ekinle güçlendirilen, ekmek olup nimete dönüşen, evlatlarımızla geleceğe taşınan bir emanettir.

İşte bu sebeple tarım meselesine basit bir sektör başlığı, dar bir ekonomik alan, sadece çiftçinin gündemi veya piyasa dengeleriyle sınırlı bir faaliyet olarak bakamayız.

TARIM STRATEJİK GÜÇ OLARAK ÖNE ÇIKIYOR

Tarım, toprağın hayatla buluşma biçimidir.

Tarım, toprağın milletin sofrasına ulaşma şeklidir.

Tarım, nasibin devlet aklıyla birleşmesidir.

Tarım, milletin yalnız bugününü değil, yarınını da besleyen stratejik kudrettir.

Günümüz dünyasında bir millete diz çöktürmenin tek yolu işgal değildir. Dışa bağımlı hale gelen millet, diz çökmüş demektir.

Çiftçisi tarlasını terk etmişse, köylüsü bağını dağıtmışsa; devlet, üreticisini kaybetmişse diz çökmüş, çocuklarının sofrasını başkasının denetimine bırakmış demektir.

Kaşığını başkasının doldurmasına, karnını başkasının doyurmasına izin veren devlet, hür değildir.

Bu nedenle gıda güvenliği, doğrudan doğruya bir milli egemenlik, bir milli beka meselesidir.

Tarım meselesi, ertelenebilecek bir yatırım kalemi değildir.

Gıda güvenliği, tali bir politika başlığı değildir.

MODERN SAVAŞLAR GIDA VE TEDARİK ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR

Savaş, bugün sadece cephede çarpışmayla verilmemektedir. Savaş bazen sınır hattında olur, bazen gümrük kapılarında olur, bazen yağmur duasına çıkan ellerde olur. Savaş bazen vatandaşımızın kesesine giden yolda, bazen evladını karnı tok uyutmak isteyen annenin çabasında olur. Savaş bazen silahla gelir, bazen ambargoyla gelir; bazen kurşunla gelir, bazen tohumla, gıda zinciriyle, gümrük baskısıyla gelir.

Savaş sadece tankla, tüfekle, füzeyle yürütülmez.

Savaş bazen tedarik zincirinin kırılmasıyla, bazen boş market raflarıyla, bazen kepenk indiren esnafla, bazen kapatılan pazar tezgâhıyla olur.

Bugün tohumu kim üretiyorsa savaşın galibi o’dur.

Bugün bir milletin sofrasına gelen aşı kim kaynattıysa savaşın galibi o’dur.

Kendi kendine yetebilen bir ülke olmak, düş değildir. Kadere emanet edilmiş bir dua değildir. Hamasi bir dilek hiç değildir. Bugün üretebilen ve ürettiğini tüketebilen bir Türkiye olmak; jeopolitik bir zorunluluk, milli bir gereklilik, tarihi bir haysiyet meselesidir.

Bugün dünyamızın içinden geçtiği kaotik dönemde, iklim baskılarının arttığı, su krizlerinin büyüdüğü, tarımsal üretimin jeopolitik bir silaha dönüştürülebildiği, lojistik hatlarının kırılganlaştığı, biyoteknolojik müdahalelerin ve denetimsiz gıda dolaşımının çoğaldığı bir vasatta; tarımı sadece ekonomik verim meselesi olarak görmek basiretsizliktir.

Tarım, milli mukavemettir.

Tarım, yarınlarımızı bugünden koruma iradesidir.

Tarım, tam bağımsız, büyük ve güçlü Türkiye’dir.

Türk milleti, kriz anında kapı kapı dolaşacak, başkasının lütfuyla yaşayacak, yardım eli uzanmasını bekleyecek bir millet değildir. Türk milleti kendi emeğiyle ayağa kalkmış, kendi iradesiyle tarih yazmış, kendi alın teriyle kıtlıkları yarmış büyük bir millettir ve kıyamete kadar öyle kalacaktır.

Bize düşen, toprağı küstürmemektir.

Bize düşen, çiftçiyi yalnız bırakmamaktır.

Bize düşen, köyü boşaltan değil milletin efendisi olan köylüyü yaşatan politikaları hâkim kılmaktır.

Merhum Aşık Veysel ne güzel söylemiştir:

“Koyun verdi kuzu verdi süt verdi

Yemek verdi ekmek verdi et verdi

Kazma ile döğmeyince kıt verdi

Benim sâdık yârim kara topraktır.”

Kara toprağa terini katık edip soframıza nimet ulaştıran çiftçimizi ve köylümüzü ezdirmemek de elbette bize düşecektir. Hem çiftçimizin alınterine hem helal soframız için kesemizden çıkan kazancımıza göz dikenlere de göz açtırmamalıyız. Tarımsal üretim alanında milletin emeği ve alın teri üzerinden haksız kazanç devşirerek kâr maksimizasyonu hedefleyen fırsatçılar tek tek belirlenmeli ve nerede gayrimeşru bir kazanç alanı varsa derhal devlet eliyle kapatılmalıdır.

SAĞLIKLI GIDA VE NESİLLERİN GELECEĞİ

Tarım aynı zamanda nesillerimizin beden ve zihin sağlığını ilgilendiren milli bir meseledir. Bugün GDO’lu gıdalar, denetimsiz üretim biçimleri, tedarik zinciri bozulmuş gıdalar, kimyasal yoğunluk, sağlıksız tüketim kalıpları ve ithalata dayalı beslenme alışkanlıkları Türk evlatlarının bedenine ve ruhuna yönelmiş en büyük tehlikedir.

Gıda güvenliği kadar güvenilir gıdaya ulaşma konusu da son derece önemlidir. Güvenilir gıdaya erişim konusu, Türk milletinin yarınını hangi bünyeyle, hangi dirençle, hangi şuurla taşıyacağının meselesidir.

Çocuklarımızın sofrasını korumak, geleceğimizi korumaktır.

Hatırlar mısınız çocukluğumuzda okullarda düzenlediğimiz yerli malı haftasını? Evimizde olanı elimizle bölüp paylaştığımız yerli malı haftaları işte tam da bu meselenin muhafızıydı.

Belki mütevazıydı. Belki sade görünürdü. Ancak mesaj açıktı. Varlığı da yokluğu da şükrü de sabrı da bilen çocuklarımız için bir ahlak kazanımıydı.

Çocuklarımızın birlikte yedikleri meyveler, onlara paylaşmayı da nimetin kıymetini bilmeyi de öğretirdi.

İşte bu anlayışın güncellenmiş, güçlendirilmiş ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmış şekilde Millî Eğitim Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın müşterek çalışmasıyla bugün yeniden ele alınması gerektiğine inanıyorum.

Çocuklarımıza toprağın kıymetini anlatmalı; sağlıklı gıdalarla büyümelerini sağlamalıyız.

Milli şuur, nutuklarla değil; o şuuru taşıyacak nesillerin yetiştirilmesiyle inşa edilir.

Merhum Şairimiz Abdurrahim Karakoç ne diyordu?

“Korudunsa kurşun dahi yiyerek

Sevmişsindir düşünerek duyarak

Çıplak yerler yeşillensin diyerek

Bir fidan dikersen bu vatan senin”

KIRSAL KALKINMA VE ÜRETİM SEFERBERLİĞİ

Şühedanın emanetini, gazilerimizin mirasını evlatlarımız yaşatsın diye; maziden atiye hikayemiz bu topraklarda sürsün diye nesillerimize toprağın kanla sulandıkça ve ekilip biçildikçe vatan kılındığını anlatacağız.

Hudutta sipere koşan Mehmetçiğimiz ile tarlasında ekin nöbeti tutan çiftçimiz birdir. Biri vatan toğrağını korur, diğeri topraktan hayat bulur.

Tarım aynı zamanda sosyal denge meselesidir.

Köylerimizdeki hayatın sönmesi; şehirlerde demografik dengenin, sosyal hayatın ve kültürümüzün yara alması anlamına gelir.

Bu sebeple kendi kendine yeten köyler anlayışını, geçmişe yönelik içi boş ve hamasi bir dönüş olarak değil; geleceğe odaklanan stratejik bir yürüyüş olarak değerlendirmek lazımdır.

Bugün için üreten, yarın için depolayan; kooperatifleşen; yaylaları, tarlaları, meraları ve seraları boş bırakmayan, hayvanının başında duran, suyunu kirletmeyen, toprağını nadasa bırakmayan, havasını zehirlemeyen; genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla ve çocuğuyla üreten köylere ihtiyacımız vardır.

Türk ve Türkiye Yüzyılı, kırsalımızdan, köylerimizden, çiftçilerimizin ve besicilerimizin omuzlarında yükselecektir.

GÜÇLÜ DEVLET, ÜRETEN MİLLETLE MÜMKÜN

Terörsüz Türkiye hedefimiz doğrultusunda ilerledikçe; sınırlarımızdan terörün hain gölgesi çekildikçe, huzurun coğrafyası genişledikçe, devletin kudretiyle milletin duası aynı istikamette buluştukça; yıllarca korkunun, istismarın, göçün ve güvensizliğin baskısı altında kalmış nice bölgemiz yeniden ayağa kalkacaktır.

Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun, sınır havzalarımızın, yaylalarımızın, ovalarımızın ve köylerimizin terör prangasından kurtularak büyük bir üretim seferberliğine katılması mümkündür ve artık hayal değildir.

Terörsüz Türkiye, silahları susturan, terörün kökünü kazıyan bir hedeftir.

Terörsüz Türkiye, tarlaları ekinle buluşturan gelecektir.

Terörsüz Türkiye, yeniden şenlenen köylerdir.

Terörsüz Türkiye, işini büyükşehirde aramayan gençlerdir.

Terörsüz Türkiye, aşını anasının kazanında kaynatan kadınlarımızdır.

Terörsüz Türkiye, ata yurdunu terk etmeyen babalardır.

Terörsüz Türkiye, huzurun üretime, üretimin refaha dönüşmesidir.

GÜVENLİK VE İÇ İSTİKRAR VURGUSU

Devletimizin kudreti, kimi zaman gece yarısı dışarıda yürümekten korkmayan bir gencimizin sükûnetinde, kimi zaman trafikte çıkan bir kriz anında, kimi zamansa aniden patlak veren bir kargaşa teşebbüsünde suret kazanır.

Milletimizin huzuruna kasteden her tehdidin karşısında dimdik duran irade, Türk polisimizin bükülmez bileğinde hayat bulur.

Türk polisi; asayişin teminatı, kamu düzeninin muhafızı, toplumsal huzurun siperi, bayrağın gölgesinde görev yapan cefakar evlatlarımızdır.

Türk Polis Teşkilatı’nın 181’inci kuruluş yıl dönümünü idrak ettiğimiz bu anlamlı zaman diliminde, yalnızca bir kurumun tarihsel serüvenini değil; devletin sürekliliğini sağlayan hayati bir damarın, görünmeyen fakat hissedilen bir kudretin, sessiz fakat sarsılmaz bir iradenin varlığını konuşmak mecburiyetindeyiz.

Zira polis teşkilatı, herhangi bir meslek grubunun ötesinde; devletin sokaktaki aklı, gecedeki gözü, kriz anındaki refleksi ve toplumla kurduğu en doğrudan temas noktasıdır. Bu teşkilat, sadece suçla mücadele eden bir yapı değil; aynı zamanda devletin varlığını günlük hayatın en somut alanında temsil eden canlı bir organizmadır.

Tarihe dönüp baktığımızda görürüz ki, güçlü devletler yalnızca ordularıyla değil, iç düzenlerini sağlayan teşkilatlarıyla ayakta kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin en zor dönemlerinde dahi asayişin muhafazası için kurulan zaptiye teşkilatları, yalnızca güvenliği değil, devletin otoritesini ve devamlılığını temsil etmiştir. Çünkü iç düzen çökerse, dış tehditlerin önünde duracak hiçbir set kalmaz.

İşte Türk Polis Teşkilatı, bu tarihsel mirasın bugünkü taşıyıcısıdır.

Polis Haftası münasebetiyle, yurdumuzun dört bir yanında gecesini gündüzüne katarak görev yapan; kimi zaman canı pahasına, kimi zaman evladıyla geçireceği zaman pahasına, kimi zaman kendi yorgunluğunu içine atarak vatandaşlarımızın güvenliği için vazife başında olan bütün emniyet mensuplarımızı hürmetle selamlıyorum.

Şehit olan polislerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Gazilerimize minnetlerimi sunuyorum. Görevi başındaki her bir polis kardeşime de üstün başarılar temenni ediyorum.

Türk polisi bugün çok ağır bir yük taşımaktadır. Bayramda, afette, terörle mücadelede, seçimde, trafikte, her yerde ve her zaman görevde olan polis kardeşlerimiz; evlerimizde huzurla uyumamız üstün bir adanmışlıkla çalışmaktadır.

Bu adanmışlık elbette kıymetlidir. Elbette güvenliğimiz riske atılamaz ancak güvenliği sağlayan insan unsuru da görev başında yıpratılamaz.

Emniyet mensubu kardeşlerimizin hayat şartları görmezden gelinemez. Polislerimiz üzerine atılı bulunan fazla mesai sorunu ihmal edilemez. Karşılığı hissedilmeyen çalışma saatleri, sınırı belirsizleşen nöbet görevleri ve sürekli teyakkuz hali; polislerimizin omuzlarına çok ağır bir yük bindirmektedir.

Bu kapsamda polis intiharlarını es geçmemek gerekir.

Uzun mesai saatlerinin yorduğu, psikolojik baskının yıprattığı, yalnızlaşmanın yükünü taşıyan ve görev yoğunluğunun altında ezilen hiçbir polis kardeşimizi görmezden gelmemiz mümkün değildir. Türk polisi yalnız değildir. Yalnız bırakılmamalıdır. Yalnızlaştırılmamalıdır.

Polis, sadece bir güvenlik unsuru değil; aynı zamanda devletin sokaktaki nabzını tutan, krizleri ilk hisseden ve müdahale eden bir erken uyarı mekanizmasıdır.

Bu mekanizma zayıflarsa, devlet körleşir.

Bu mekanizma yıpranırsa, devlet ağırlaşır.

Bu mekanizma çökerse, devlet felç olur.

Sözlerime son verirken,

Hareketimizin her döneminde olduğu gibi bugün de birliğimize, beraberliğimize, birlikteliğimize göz dikenlere karşı dimdik duran ülküdaşlarımızı,

Ayrılığı reddeden, kardeşliği baş tacı eden, coğrafyamızın her bir rengini aynı potada eriten, Türk kimliğini yurdun her karşısında egemen kılan yiğitlerimizi,

Yurdun dört bir yanında, tarlasında bereket, fabrikasında üretim, okulunda ilim peşinde koşan tüm kardeşlerimi,

Ve siz kıymetli dava arkadaşlarımı kalbi hürmetle selamlıyorum.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.