• BIST 92.250
  • Altın 253,011
  • Dolar 5,8690
  • Euro 6,5917
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 19 °C
  • Yozgat 15 °C
  • İzmir 27 °C
  • Adana 24 °C
  • Bursa 23 °C

19 Mayıs ruhu ve Türk gençliği: Dağ başını duman almış

Ali GÜLER

100. YILINDA 19 MAYIS 1919 RUHU VE ATATÜRK’Ü ANLAMAK -3

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Millî Mücadele’de en çok güvendiği kesim, hiç şüphesiz ki Türk gençliğiydi. Ülkenin en karanlık günlerinde, kamuoyunun bütün kesimlerinde koyu bir karamsarlık hâkimken Atatürk, Türk gençliğindeki özgürlük aşkını görmüş, bununla hem gurur duymuş, hem de iftihar etmişti. Türk gençliği son çeyrek yüzyılda, tartışılamaz biçimde büyük fedakârlıklarda bulunmuştu.

Düşünülen Kurtuluş Çareleri Şimdi Efendiler, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi? Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştır: Birincisi: İngiliz himayesini istemek. İkincisi: Amerikan mandasını istemek. Bu iki türlü karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bütün hâlinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında paylaşımı yerine, imparatorluğu tek bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı tercih edenlerdir. Üçüncü karar: bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmuştur. Söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmama tedbirlerine başvuruyordu. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı ülkesinin paylaşılacağını oldubittiye getirerek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu. Bu üç türlü kararın gerekçesi yaptığım açıklamalarda yer almıştır.

BENİM KARARIM

Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü bitmişti. Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşımı sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti onun istiklali padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti. Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlamak isteniyordu? O hâlde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı, o da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!

Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu: Temel ilke: Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar ferah ve bolluk içinde olursa olsun istiklalden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir davranışa layık görülmez. Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez. Hâlbuki Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!... O hâlde, “Ya istiklal ya ölüm!”.

İşte bu gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik? Peki Efendim. Öteki kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi? Şu farkla ki istiklali için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakârlığı yapmakta teselli bulur ve hiç şüphesiz, esaret zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren bezgin, haysiyetsiz bir millete bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur. Sonra, Osmanlı hanedan ve saltanatının devam ettirilmesine gayret göstermek elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü, millet her türlü fedakârlığı göze alarak istiklalini kazanmış olsa da saltanat sürüp gittiği takdirde, bu istiklale kazanılmış gözüyle bakılmazdı. Artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fakir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklal ve gururunun koruyucusu mevkiinde bulundurulmasını nasıl göz ardı edilebilir? Halifeliğin durumuna gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı? Görülüyor ki verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı konulara dokunmak gerekiyordu. Ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük sakıncalar meydana getirebileceği sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zaruret vardı. Osmanlı Hükûmetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak, bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.

Uygulamayı Safhalara Ayırmak ve Basamak Basamak İlerleyerek Hedefe Varmak Türk ata yurduna ve Türk’ün istiklaline saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silahla karşı koymak ve çarpışmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gerek ve zaruretlerini daha ilk gününde açığa vurup ifade etmek, elbette doğru olamazdı. Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Eğer dokuz yıllık faaliyetimiz ve yaptıklarımız bir mantık silsilesi ile gözden geçirilirse, ilk günden bugüne kadar takip ettiğimiz genel doğrultunun, ilk kararın çizdiği yoldan ve yöneldiği hedeften asla sapmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Burada, akıllarda yer etmiş olması ihtimali bulunan bazı kararsızlık düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz. Yapılan Millî Mücadele dıştan gelen saldırıya karşı vatanın kurtuluşunu tek hedef olarak kabul ettiğine göre, bu Millî Mücadelenin, başarıya yaklaştıkça, aşama aşama bugünkü döneme kadar millî irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi tabii ve kaçınılmaz bir tarihî akıştı. Bu kaçınılmaz tarihî akışı gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen anlamış olan hükümdar ailesi, ilk andan başlayarak Millî Mücadelenin amansız düşmanı kesildi. Bu kaçınılmaz tarihî akışı daha başlangıçta ben de görmüş ve sezmiştim. Ancak, sonuna kadar devam etmiş olan bu sezgimizi başlangıçta bütün yönleri ile açığa vurup ifade etmedik. Gelecekteki ihtimaller üzerinde fazla konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddi mücadeleye hayalî bir macera niteliği verdirebilirdi. Dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında, geleneklerine, düşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına ters olan muhtemel değişmelerden korkacakları ilk anda karşı çıkma güçlerini harekete geçirebilirdi. Başarı için pratik ve güvenilir yol, her aşamayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda ilerledim.

Ancak, bu pratik ve güvenilir başarı yolu, yakın çalışma arkadaşlarım olarak tanınmış kimselerden bazıları ile aramızda zaman zaman görüşler, davranışlar veya yapılan çalışmalardaki uygulamalar bakımından temel veya ikinci derecede birtakım anlaşmazlıkların, kırgınlıkların ve hatta ayrılmaların da sebebi ve açıklayıcısı olmuştur. Millî Mücadeleye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet kanunlarına kadar uzanan gelişmelerinde, kendi fikir ve ruh kabiliyetlerinin kavrayış sınırı bittikçe bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu noktalara, aydınlanmanız ve kamuoyunun aydınlanmasına yardımcı olmak için, sırası geldikçe birer birer değinmeye çalışacağım.

Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki; ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim…Amasya’dan 18 Haziran 1919 tarihinde, Edirne’de, Birinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e şifre ile verdiğim direktifte başlıca şu hususları belirttim: “Millî istiklalimizi boğan ve vatanımızın bölünmesi tehlikelerini hazırlayan İtilaf Devletleri’nin yaptıkları, İstanbul Hükûmetinin esir ve güçsüz durumu sizce de bilinmektedir”. “Milletin kaderinin böyle bir hükûmetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır”… İstiklalimizi kazanıncaya kadar, bütün milletle birlikte fedakârca çalışacağıma mukaddesatım üzerine yemin ettim. Artık benim için Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir. Trakya’nın manevi gücünü yükseltmek maksadıyla bu talimata şu bilgileri de ekledim: Anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün hâline getirildi. Kararlar, istisnasız, bütün komuta heyetleri ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizimle beraberdir. Anadolu’daki millî teşkilat ilçe ve bucaklara kadar genişledi. İngiliz himayesi altında bağımsız bir Kürdistan kurulması ile ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve taraftarları yola getirildi. Kürtler, Türklerle birleşti… 19 Mayıs Ruhu ve Türk Gençliği: “Dağ Başını Duman Almış”

Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu Millî Mücadele’de en çok güvendiği kesim hiç şüphesiz ki Türk gençliğiydi. Ülkenin en karanlık günlerinde, kamuoyunun bütün kesimlerinde koyu bir karamsarlık hâkimken Atatürk, Türk gençliğindeki özgürlük aşkını görmüş, bununla hem gurur duymuş, hem de iftihar etmişti. Daha 1918 yılında; “Her şeye rağmen muhakkak ki bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sınırsız muhabbetim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde, sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir” diyordu.

Türk Gençliği son çeyrek yüzyılda, tartışılamaz biçimde büyük fedakârlıklarda bulunmuştu. Türk Kurtuluş Savaşı’nda; “Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akar” dizeleriyle başlayan marş Türk gençliğinin marşı olmuş, bütün bir gençlik, o yıllardan bu yana coşkuyla bu marşı söylemişti. (1916’da İsveç Halkevleri Marşı’nın müziğine uyarlanarak oluşturulan bu marşın güftesi, Kadıköy Öğretmen Okulu Müzik öğretmenlerinden Ali Ulvi (Elöve) ile aynı okulun müzik öğretmenlerinden Viyolonist Zeki Üngör tarafından yapılmış ve ilk olarak İstanbul Kadıköy’de, sonradan Fenerbahçe Stadyumu’nun yapıldığı İttihad-ı Terakki Çayırı’nda söylenmiştir).

YARIN: İŞTE BİR ÜLKÜCÜ TÜRK GENCİ: TIBBIYELİ HİKMET (BORAN)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.