AZERBAYCAN TÜRK YURDU ŞUŞA’YA MİLLİYETÇİ, TÜRKÇÜ MHP'DEN TÜRK OKULU ARMAĞANI

 

Asil Türk milletimizin kadim tarihini okurken, araştırırken ve yiğit, mert atalarımızın kanlarıyla canlarıyla tarihin sayfalarına yazdığı kahramanlıklarından bahsederken vatanına, milletine bağlı olan her bir soydaşımız onur duyarak gururlanır. Ama bizlere özgü olan ve atalarımızdan miras kalan, yeterince konu etmediğimiz özelliklerimiz de vardır ki, bu da hoşgörümüz, alçak gönüllüğümüz ve merhametimizdir. Düşünüyorum ki, bu konuyu her zaman gündemde tutmalıyız ve dünya milletleri bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da bizlerden ders almalı, asil milletimiz onların feyz kaynağı olmalıdır. Her ne kadar da bu günlerde bazı sözde "akademisyen", "toplum önderleri" sözde "aydın" , “bilirkişi” olarak davet edildikleri haber ve tartışma programlarında yabancı bir sözcük olan "tolerans" sözcüğünü ağızlarından düşürmüyor, Avrupa'yı "tolerans" merkezi olarak görüyor ve yansıtıyorlarsa da bu onların ezikliği ve Avrupa özentisinden başka bir şey değildir. Tarih, medeniyet ve kültürel konuları araştıranlar Türk medeniyetine, kültürüne her zaman hayran olmuşlardır. Çünkü, Türkler tarih boyunca fethettikleri tüm topraklarda kültür ve medeniyet bakımından yeniden doğuşa, canlanmaya, çiçeklenmeye sebep olmuşlardır. Bunu başarmalarının sebeplerinden en önemlisi kurdukları yeni şehirler, camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, saraylar, konaklar olmuştur diye biliriz. Hakikaten de bahsettiğimiz husus tarihi bir gerçektir. Zira  Hindistan'dan (Kuvvet-ül İslâm -İslam'ın Kuvveti ,İnci Mescid- Modi Mescid, Taç-Mahal vs) tutun da Saraybosna (Hünkar camii, Gazi Hüsrev Bey Camii, Ali Paşa Camii,Başçarşı- Baščaršija vs), Makedonya ( Hünkâr Camii, Mustafa Paşa Camii ve İmareti, Yahyâ Paşa Camii,Alaca İshak bey Camii vs,) ve nice ismini anmadığımız  topraklar da dahil olmakla Türkler hangi kara parçasına ayak basmışlarsa oraya bir- birinden nadide mimari eserler armağan etmişler ve bu topraklarda medeniyetin yeniden doğuşuna her anlamda sebep olmuşlardır. Dünyanın dört bir yanındaki Türk eserlerini, mimarisini saymaya zamanımızın yetmeyeceğinden Türk mimarisinin harika örneklerinden sadece bir kaçını hatırlattım.

Türk demek medeniyet, hoşgörü demektir. Bunun kanıtıdır ki, asil atalarımız devlet kurdukları, fethettikleri topraklardaki azınlıklara karşıda her zaman hoşgörülü olmuş, dini, milleti ne olursa olsun mazluma merhametli davranmış, alçak gönüllülük göstererek böbürlenmemişlerdir. Biz bunu yalnız kadim geçmişimizde değil, yakın tarihimizde ve bu günümüzde de görüyoruz. Örneğin ulu atamız Alparslan'ın Anadolu'nun kapılarını bize açtığı, vatan yaptığı günden bu güne kadar bu topraklardaki azınlıklarla bizler her zaman hoşgörü ve sevgi çerçevesinde iletişim kurmuş , beraberce  yüzyıllarca yaşamışız , hala da  yaşıyoruz. Anadolu'daki azınlıkların Hristiyanların, Musevilerin ibadethanelerini de aynı kendi camilerimiz gibi önemsemiş, bakımını ve onarımını aksatmamışız. Dünya'nın kalbi olan İstanbul'u kutlu atamız Fatih Sultan Mehmet'in  fethettiği zamandan bu günümüze kadar İstanbul’da da aynı hassasiyet ve hoşgörüyle bizle aynı dinden, aynı soydan olmayan azınlıklara onların ibadethanelerine hususi saygı göstermişiz , bakımını ve onarımını asla aksatmamışız. Tüm Türk yurtlarında olduğu gibi Azerbaycan'da da durum aynıdır. Musevilere, tüm Hristiyanlara hatta bize düşmanlık yapan Ermenilere de ait ibadethaneler korunuyor, bakımı onarımı yapılıyor ve insanlar ibadetlerini korkmadan özgürce yapabiliyorlar. Hal böyleyken bazı yabancı hayranlarının hoşgörü ve medeniyet, kendi deyimleriyle "tolerans" merkezi olarak gördükleri Avrupa'daki durum çok farklıdır, rezillik örneğidir. Avrupa’nın  çok sevdiği her zaman koruyup kovaladıkları şımarık veletleri olan Ermenilerin, Yunanların , Rumların bu konudaki tutumları vahşiliğin, barbarlığın örneğidir diye biliriz.

Biz Türkler ‘in idare ettiği, hüküm ettiği ,vatan bildiği topraklardaki farklı dinlerin  ibadethanelerine ,kültürel miraslarına olan yapıcı, hoşgörülü tavrımızı hatırlattım. Bu gün İstanbul'a sefer ettiğinizde de bunu açık aydın görebilirsiniz. Bu konuda Bakü'deki durumun da aynen İstanbul'dan farklı olmadığını göreceksiniz. Ama bunun tam aksini Avrupa'da görürseniz sakın şaşırmayınız (1).Tam da bu anda çok da uzak olmayan tarihte Türk yurdu Azerbaycan'ın topraklarını  Rusların desteği ile işgal eden Ermenilerin vahşice yağmaladıkları Azerbaycan topraklarındaki 67 camiyi harabeliğe , domuz ahırına çevirdiği , kütüphaneleri, kültürel, tarihi önemi olan mimari eserleri saygısızca yakıp-yıktığı gerçeğini Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü olan UNESCO görmezden gelse de bizler göz ardı etmemeliyiz. Aynen Şuşa’dan sorumlu Azerbaycanlı komutanın söylediği gibi, Ermeniler Karabağ’da Azerbaycan’a ait ne varsa işgal ettikleri 30 yılda nerdeyse yok etmişler.

Azerbaycan'ın ve Türkiye'nin birliğinden doğan Türk'ün tarihi Karabağ zaferi bizleri gururlandırmış , onurlandırmıştır.

 

Amma ve lakin Türk dünyasının kültür başkentlerinden , medeniyet beşiği, Karabağ’ın incisi Şuşa’daki işgalci Ermenilerin yakıp yıktığı camilerin, tarihi önemi olan mimari eserlerin, okulların, kütüphanelerin durumu insanın  kalbini acıtıyor, sızlatıyor. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün söylediği "Azerbaycan'ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir " sözlerinin gereğini yaparak Milliyetçi Harekat Partisinin önderi, Türk dünyasının aksakalı, bilgesi sayın Devlet Bahçeli de Karabağ zaferinin coşkusundan gururlanarak, işgalden kurtulan Türk yurdu Şuşa'ya okul armağan etmek istemiş ve onun talimatıyla Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı bu konuda gereken çalışmaları yapmıştır ve yapmaya devam ediyordur. Sayın Devlet Bahçeli'nin bu konudaki düşünceleri şu şekildedir: "Eğitim-öğretim bir milletin istikbal sancağıdır. Bu sancağın varlığı nesillerin şuurla yetişip ahlakla donanmasını temin edecektir. Medeniyetlerin beşiği doğru fikirdir. Ve her doğru fikir onu taşıyacak kafa ve gönüle sahip olanlarla birliktedir. Özellikle ifade ediyorum, Şuşa'nın susadığı eğitim ve öğretime destek vermek bizim fikir ve inanç vecibemizdir".

Türkmen beyinin düşüncesi hakikaten çok değerlidir. Diğer taraftan mütevazı ve ince düşünülerek yapılacak okula Karabağ Türk'ü, Şuşa'lı, Azerbaycan devlet marşının bestecisi,  aynı zamanda da Türk ve İslam  dünyasında ilk opera (Leyla ve  Mecnun) bestecisi, "Çırpınırdın Karadeniz" türküsünün de  bestecisi olan  Üzeyir Hacıbeyli'nin isminin verilmesi kararının alınması  çok değerli ve manidar olmuştur.  Yapılacak okulla ilgili ayrıntıları ise MHP Parti içi Eğitim, Siyaset ve Önderlik Okulundan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Dr. M. Hidayet Vahapoğlu sosyal medya hesabından bu sözlerle  paylaşmıştı: "Genel Başkanımız Sn. Devlet BAHÇELİ'nin Şuşa kentinde yaptıracağı okulun projesi tamamlandı. Okulun ön ve arkasında Selçuklu ve Osmanlı motifleri kullanılacak. Ana kapının üstünde sadece Şuşa'da yetişen Özgürlük Çiçeği "Har-ı Bülbül" çatısında ise tunçtan bayrak olacak."

 

Diğer taraftan okulla ilgili daha geniş kapsamlı bilgiyi sayın Bahçeli'nin danışmanı yüksek mimar aynı zamanda yapılacak okul projesinin mimarı Yusuf Ziya Günaydın böyle anlatıyor: “Okul ana giriş kısmı Osmanlı ve Selçuklu motifli çinilerle bezenecek. İki tarafına da köşk konulmuştur, onlar da yine çini kaplamadır, özellikle şeritlerde taş malzemesi kullanılmıştır. Şuşa'da çok önemli bir çiçek var, kuşa benzeyen, ismi Har-ı Bülbül. Bahar ve sonbahar ayında açıyor. Azerbaycan halkı 'Özgürlük Çiçeği' de diyor. Aynı zamanda 'zafer çiçeği' olarak kabul edilmiştir. Sanki bir bayrak gibi önemli bir çiçek. Bu çiçeği okulumuzun alnına yerleştirdik, özel bir işleme olacak. Bununla birlikte Türk Milleti verdiği toprağı eninde sonunda alır. Türk Milleti bir gün dünya beyefendisi de olacaktır. Azerbaycan da bizim kardeşimiz ve onlar da yürüyecektir. Burada dünya beyefendiliğini gösteren zeytin dallarıyla da kuşatıldı. Bir nevi zeytin dalı, verdiği toprağı alır ve barış gerekirse barışır, ama savaşı da kazanır anlamıyla birlikte zeytin dalı ve Har-ı Bülbül çiçeği bunu anlatmaktadır. Kapı ise 4 metre yüksekliği ve 150'şer santimetre sağa-sola açıldığında 3 metre genişliğinde, Osmanlı ve Selçuklulardaki gibi büyük kapılar milletin büyüklüğü ve geleceğini ifade ediyor”(2).