Dr. Abdullah BUKSUR

Dr. Abdullah BUKSUR

Emanetin Bekçileri: Türklerin Kâbe ve Kudüs’e Hizmet Mirası

Bugün fetihlerden, savaşlardan ve zaferlerden değil; medeniyetimizin omuzlarında taşıdığı emanetlerden söz etmek istiyorum. Çünkü Türklerin Kâbe ve Kudüs ile kurduğu ilişki, sahiplikten çok koruyuculuk anlayışına dayanmıştır. Tarih boyunca bu kutsal mekânlara hükmetmeye değil, hizmet etmeye talip olmuşuzdur.

1517 yılında Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi'nin ardından Hicaz bölgesi Osmanlı idaresine geçti. Yavuz Sultan Selim, kendisine sunulan "Hâkimü'l-Haremeyn" yani "Haremeyn'in Hükümdarı" unvanını kabul etmek yerine, "Hadimü'l-Haremeyn eş-Şerifeyn" yani "Mukaddes Belde Mekke ve Medine'nin Hizmetkârı" unvanını tercih etti.

Bu tercih, Türk devlet geleneğinin kutsal emanetlere bakışını özetleyen en önemli örneklerden biridir.

Büyük Osmanlı Devleti tarafından başlatılan Haremeyn Nöbeti, 1917’ye, yani işgale kadar sürdü. Osmanlı Devleti yaklaşık 400 yıl boyunca Mekke ve Medine'nin güvenliği, imarı ve ihtiyaçlarıyla yakından ilgilendi. İstanbul'dan her yıl düzenlenen “Surre Alayı” ile Hicaz'a altın, para, yardım malzemeleri ve Kâbe örtüsü gönderildi. Bu sadece bir yardım değil, aynı zamanda bir emanet bilincinin göstergesiydi.

Hz. Peygamberi Efendimiz buyuruyor: “Kâbe’nin anahtarı kıyamete kadar Talha oğullarındadır.” Sûdeyri ailesi dediğimiz Türk kökenli aile, o anahtarı hâlâ taşıyor. Osmanlı gitti, Suud geldi, anahtar değişmedi. Çünkü medeniyetimizde emanet ehline teslim edilir, güç sahibi olmak her emanete sahip olmak anlamına gelmez.

Türklere Kâbe’yi koruma hizmeti bizzat Hz. Peygamberimiz tarafından verilmiştir. Biz de bu görevi kibirlenmeden, böbürlenmeden yerine getirdik. İşte bu yüzden Cenab-ı Allah o şerefi bizden almadı 400 yıl.

Türkler 1071 Malazgirt’le Kudüs’te kan dökmeden alınmış. Tarihi okuyan herkes, “Selçuklu Türkleri Kudüs’ü huzura kavuşturdu” diye yazıyor. 1187’de Selahaddin Eyyubi, ordusundaki Türkmenlerle Haçlılardan geri aldı. Kudüs’e girerken “intikam” değil, “emanet” duygusuyla girdi. Tek damla kan dökülmedi. Bu tavır, dönemin şartları düşünüldüğünde insanlık tarihinin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

1517 yılında Yavuz Kudüs’ü Osmanlı idaresine geçirdi ve yaklaşık 400 boyunca bölgede barış ve huzur dönemi yaşandı. Müslüman, Hristiyan, Yahudi yan yana yaşadı. Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı surlar, Sultan II. Abdülhamid döneminde gerçekleştirilen altyapı çalışmaları bugün hâlâ ayaktadır. Sultan Abdülhamid’e “altına Kudüs’ü vereyim” dediler, o “bana ecdadımın emanetini sat diyemezsiniz” diye reddetti.

19’uncu yüzyılın sonlarında Filistin topraklarının satın alınmasına yönelik tekliflere karşı Sultan II. Abdülhamid'in “bana ecdadımın emanetini sat diyemezsiniz” demek suretiyle gösterdiği tavır da bu emanet anlayışının bir yansıması olarak görülmektedir.

Kudüs’ün anahtarı 1244’ten beri Nusaybe ailesinde. Osmanlı onu da korudu. Çünkü biz biliriz: Fethedilen yerin anahtarını ehli taşır, bekçi sadece kapının önünde durur.

Türkler, Kâbe'yi de Kudüs'ü de bir mülk olarak görmedi. Onları inancın ve medeniyetin ortak mirası olarak değerlendirdi. Bu nedenle yönetirken ötekileştirmemeye, korurken sahiplenmemeye özen gösterdi.

Asıl mesele fethetmek değil, emaneti hakkıyla taşımaktır.

Bize Kalan Ders nedir; Türkler Kâbe’yi de, Kudüs’ü de “mal” görmedi. “İman coğrafyası” gördü. Alınca yıkmadı, yönetince ötekileştirmedi. Çünkü Hz.Peygamber mirası paylaşılmaz, korunur.

Bugün ikisi de imtihanda. Biri anahtarı bekleyen bir ailenin sabrında, biri surları bekleyen bir milletin duasında. Bir başka deyişle Kâbe de Kudüs de insanlığın vicdanını sınayan önemli semboller olmaya devam ediyor. Kimi zaman bir ailenin yüzyıllardır koruduğu anahtarda, kimi zaman kutsal şehirlerin taşlarında ve surlarında bu emanet bilincinin izleri görülüyor.

Bizlere düşen görev ise geçmişin ihtişamıyla övünmekten çok, ecdadın bize bıraktığı emanet anlayışını yaşatmaktır. Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir: Anahtarın sahibi insan değil, Allah'tır. İnsanlara düşen ise kapının önünde dürüstçe nöbet tutabilmektir.

Anahtar Allah’tadır dersek, Yaratan kime, ne zaman teslim edeceğini bilir. Bize düşen, anahtar bizde olmuş, olma sorumluluğumuz nasip olma imkânı görürsek kapının önünde nöbet tutmaya dün olduğu gibi hazırız.

Türk milleti, tarih boyunca bu nöbeti şerefle taşımış bir millettir. Gelecek nesillere bırakılacak en büyük miras da işte bu emanet ahlakıdır.

Dr. Abdullah BUKSUR
İnsan Hakları Eksperti

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Dr. Abdullah BUKSUR Arşivi
SON YAZILAR