• BIST 110.366
  • Altın 277,178
  • Dolar 5,8390
  • Euro 6,5043
  • İstanbul 9 °C
  • Ankara 4 °C
  • Yozgat 6 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 13 °C
  • Bursa 6 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -13

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği hareketi, Türk Dili’nin târihî inkişâfı ile yakından alâkalıdır. Çünkü Türk Edebiyatı’nın sözlü ve yazılı edebiyat olarak başlangıç kaynağını meydana getiren Türk Dili ve Türkçe; Türk Milleti’nin bir alâmet-i fârikasıdır.

Türk Kültürü’nün asıl taşıyıcısı olan Göktürk Kitâbelerinde (Orhun Âbidelerinde), Yenisey Kitâbelerinde, Dîvânu Lügât’it-Türk’de, Oğuznâme’de, Dede Korkut Hikâyelerinde, Kutadgu Bilig’de, Divân-ı Hikmet’de, Muhâkemet’ül Lügateyn’de ve diğer Türk destânlarında ve Dîvân Şiiri geleneğinde yukarıdaki ifâdeleri te’yid eden pek çok misâller mevcuttur.

Beşeriyete yüksek bir lisân kültürü armağanı bırakan, üstün muhakeme gücü ve idrâk tefekkürü kazandıran Türkçenin târihî zenginliği dillere destândır. Bununla beraber, Türk yazı ve konuşma dili; târih boyunca Türk askerlik kabiliyetinin üstün nitelikleri, yazılı ve sözlü emirnâmelerin tebliği ile birlikte umumî haberleşme vasıtası olarak ve millî uyanış, millî heyâcan ve millî his ve coşkunun maşerî vicdanda diri tutulmasını sağlayan en ehemmiyetli kaynak vazifesini de görmüştür. Bu sebepledir ki, Türk târihinde “ok”; yerine göre bir “harp silâhı”, bir “haberleşme aracı”, bir “hukukî remz” (sembol) ve bir “kuvvet ve kudret birliği” işâreti olarak da kullanılmıştır.

Türk Dili ve Türkçe, târih sahnesinde yazı dili olarak yerini aldığı devirlerde henüz Batı dillerinden hiçbirisinin bulunmadığı bilinmektedir. Türkçenin tertip ve düzen (gramer) itibari ile târih sahnesinde yerinini almasından takriben yedi ilâ on asır sonra Batı dillerinin teşekkül etmeye başladığı târihî kayıtlardan ve Türkçe ile uğraşan dil âlimlerinin tespitlerinden anlaşılmıştır.

Ahmet Bican Ercilasun, Servet Somuncuoğlu ve Kazım Mirşan gibi Türklük Bilginleri yeni ulaştıkları bilgileri dünya ilim âlemine sunmuşlardır. Onların verdikleri bigilere göre Türk târihinin başlangıcı 4-5 bin ilâ 16 binlere kadar çıkabilmektedir. Bu da Türk Dili ve Türk Târihi açışından Türk Milleti’nin göğsünü kabartacak bir durumdur.

Bu meyanda bizim târifimize göre Türkçe; dünyanın en eski, kadîm ve köklü; en gelişmiş, kibar, ince, nezîh ve zarîf; en zengin, edebiyat, ilim, kültür ve medeniyet dillerinin başında gelmektedir.

Bu bakımdan Türkçenin Tarih Sahnesine Çıkışı”nın hikâyesini yine Büyük Târhçimiz Osman Turan’dan dinleyelim:

Türkçenin Tarih Sahnesine Çıkışı

“Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların

                                                                         hâkimiyeti uzun sürecektir.”

(Kâşgari Hadîs)

“Türk dili o kadar mükemmel ve kaideleri o derece kıyasidir, ki bu dili sanki lisâniyat âlimler, vücuda getirmiştir.”

(Max Müller)

“Lisâniyat (Linguistique) araştırmaları, XIX. asırda çok ileri bir dereceye erişirken Âri, Sâmi ve tek heceli (Çince) dil kaideleri yanında bir de Turanî dil grubu meydana çıkarılmıştır. Meşhur dil bilgini Max Müller, başta Türkçe olmak üzere, Moğol, Tonguz, Macar ve Fin dillerini Turanî ailede topluyor ve bir zamanlar Sümer, Japon ve Kafkas dilleri de bu aileye alınmış bulunuyordu. Araştırmaların gelişmesi ile daha sonra bu dil ailesi Ural-Altay adını aldı. Bununla beraber Ural-Altay dilleri arasındaki akrabalığın menşe birliğine mi, yoksa kelime iştiraklerine mi dayandığı hususu hâlâ bir münakaşa mevzuudur. Nitekim, uzun süren Türk hâkimiyeti ve kültür tesiri dolayısıyla, Moğolcada ve Macarcada mevcut pek çok Türkçe kelime menşe birliğinden ziyade kültür kaynaşmaları ile ilgilidir. Türkçe çok heceli olmakla Çinceden bitişken (iltisakî-agglutinante) olmakla yâni köke ek takmakla da bükülgen (inhinaî-flexible) bünyesi bulunan Sâmi ve Âri dillerden ayrılır. Esasen Ural-Altay dil ailesinin meydana çıkmasında başlıca âmil de bu hususiyettir. Türkçe yeni kelimeler yaparken kök de sâbit kalır; Âri ve bilhassa Sâmi dillerde kök de değişikliğe uğrar. Fâil, mef’ül ve fiil sırası ile de Türkçe bu dillerden ayrılır; onlara mukabil tahlili değil, terkibî hüviyeti ile de mantıkan daha isabetli bir sırayı takip eder. Filhakika Türkçe kendi sentaksına göre bir fikir kafada hazırlanmadıkça, yâni terkip edilmedikçe cümle hâlinde ifâde edilemez. Bu mantıkî nizâm gramerde de mevcuttur.

Türkçe kaidelerde hemen hiç istisnâların bulunmaması, âhenk kanunu, fiil kökleri ve sigalarının zenginliği dolayısıyla dünya dilleri arasında çok mümtaz bir mevkie sahiptir. Bu hususiyetleri münasebeti ile de meşhur Max Müller Science of the language adlı eserinde ‘Türkçenin gramer kaidesi o kadar kıyasi ve güzeldir ki bu dili lisâniyât bilginlerinden mürekkep bir hey‘etin şuûrla yaptığını sanmak mümkündür.’ ifadesi ile hayranlığını belirtmiştir. Nitekim tarihte Kâşgarlı Mahmud’un, Fahreddin Mübarek Şah ve Ali Şir Nevaî gibi Türk mütefekkirleri de Türkçenin üstünlüğüne dair başka türlü sebep ve deliller ileri sürmüşlerdir. Türkçe çok muhafazakâr ve sağlam bünyesi sâyesinde iki bin yıllık bir tarihe sâhip olduğu ve çok uzak mesafelere yayıldığı halde az değişikliklere uğramış ve başka birtakım eski diller gibi istihalelere ve kaybolmağa mahkûm bulunmamıştır. Türk]erin büyük imparatorluklar içerisinde siyasî birlikler hâlinde kalmaları ve göçlerle birbirlerine karışmaları da Türkçenin yeni dil veya lehçelere ayrılmasına fazla fırsat vermemiştir. Bu sebepledir, ki bir yanda Yakutlar, öte yanda Çuvaşlardan başka yeni diller türememiştir ve diğer Türk kavimleri arasında umumiyetle, dil birliği muhafaza edilmiştir. Yakut ve Çuvaş lehçeleri kelime başında Y'leri S, sonunda da Z'leri R yapmakla ana-Türkçeden ayrılırlar. Meselâ yetti (yedi) Çuvaşça sette olur; yıl Çuvaşça sul (Volga Bulgarcasında cal), yirmi Çuvaşça sirim (Volga Bulgarcasında cirim) gibi. Tuna Bulgarlarından kalan vesikalara göre onlar da bu eski Türk lehçesi ile konuşuyorlardı. Buna göre bizim kız kır, dokuz tıkır, otuz utur, ödüz vıkır, sekiz sakkır (keza Çuvaşça) olmuştu. Avrupa'da Hunların bakiyesi olan Ogur’lar da bu lehçeyi kullanıyordu. Bu sebepledir, ki On-ogurlar On-oğuz, Uturgurlar da Otuz-oğuz sanılmıştır.

Türkçenin yazı dili haline gelmesi Yeni-Sey ve Orhun kitâbeleri ile başlar, ki bunlar VI-VIII. asırlara aittir. Daha eski Türkçe hakkındaki bilgilerimiz ise yabancı kaynaklara geçen birtakım isim, ünvan ve kelimelerden ibarettir. Bu mahdut malzeme sâyesinde biz yalnız Türk dilinin tarihi değil, bazı kadîm Türklerin milliyeti, kültür ve dilleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Bununla beraber eski yabancı kaynakların ve hususiyle Çinlilerin kaydettikleri Türkçe kelimeler, Çincenin fonetik yazılmaması ve telâffuz ile yazı bozukluğu dolayısiyle, çok defa asıllarına irca edilememiştir. En eski Türkçe kelimeler Çinlilerin Hiung-nu dedikleri Kunlara aid olup Milâd’dan önceki asırlara kadar çıkmaktadır. Kun hükümdarlarının ünvanı olarak Çinlilerin kaydettiği ‘T’ang-li ku-tu’nun Türkçe ‘Tangrı’ (gök ve tanrı) ve ‘Hut’ (kutsi ve uğurlu) kelimeleri olduğu kolaylıkla anlaşılmıştır. Bu iki kelime ile birlikte nakledilen ‘tan-yu’ veya ‘Şan-yu’nun da Hun dilinde ‘Semânın oğlu’ mânâsına geldiği belirtilmiştir, ki bu sâyede bu kelimenin de Tangrı’nın başka bir şekilde zapt edilmesinden ayrı bir şey olamayacağına hükmediyoruz. Nitekim Göktürk ve Uygur metinlerinde hanlara ait ‘Tengri tek tengri’de bolmış’ veya ‘Tengri tek kut bolmış’ unvanları da bu eski inanış ve formüllerin bir devamıdır. Çin kaynakları Kunların, kendi dillerinde, oturdukları çadırları da ‘U-tu’ şeklinde kaydetmesi olduğu ve Milât’tan öncelere kadar çıktığı artık tesbit edilmiş bulunuyor…”[1]

“Kun hükümdarı Tuman (Teu-men) adı da Türkçe duman veya 10.000 mânasına gelen tuman ve Tümen’den başka bir şey değildir. Nitekim Gök-Türk devletinin kurucusu Tuman (Orhun kitâbelerinde Bumın Kağan ve daha sonraki bazı oğuz yabguları da bu ismi taşıyordu. Onun oğlu Modun (Mete) nın aslında Türkçe bağatur (bahadır) olacağı ileri sürülmüştür. Çin kaynakları Hun dilinden ‘Su-si tiligen (süligen) pu ku-ki tu-tang’ şeklinde, restore edilmek istenen, bir cümle veriyorlar. Bu da bugünkü Türkçe ile ‘Orduyu yardı (şevketti) ve Bugu’yu tuttu’ mânâsında anlaşılmıştır. Avrupa Hunlarına ait olup Lâtin ve Yunan kaynaklarına geçen bazı isimler de izah edilmiştir. Meselâ, Atillâ'nın babası Moncuk (boncuk, Selçuk devrinde hâlâ moncuk), amcası Aybars (Oibars) oğlu Dengizik (dengiz, deniz), Arıkan ve Karaton isimleri bu meyandadır. Milâdi II. asırda yaşayan Batlamyus ve daha sonra Bizans kaynakları Ural nehrinin adını ‘Dayık’ şeklinde verirler. Muahharen İslâm kaynaklarında Yayık (bazen şive farklarına göre Cayıh) adının aynı Türkçe kelime olduğu ve yayılmış mânâsına geldiği hiçbir şüphe uyandırmamıştır. Zira en eski Türkçe kelimelerden birini teşkil eden Dayık aynı zamanda bu ülkede oturan yerli halkın da Türkler olduğunu gösterir. Heredot'un bahsettiği Agathir'ler (Ağaçeriler) de (IV.49) bu havalide oturuyordu, ki bu kayıdlar Türklerin buralarda ne kadar eski olduğuna delalet eder. Türklerin İtil (Volga) nehrine verdikleri ismin de Gök-Türkler devrine kadar çıktığını tespit edebiliyoruz. Kâşgarlı Mahmud İtil nehrinin Kıpçak ülkesinden geçtiğini ve ‘Bulgar’ (Hazar) denizine döküldüğünü söylerken bu denize ait yeni bir Türkçe isim verir ve nehir hakkında da Türkçe güzel bir şiiri nakleder.

Milâdın ilk asırlarında meydana çıkan Kırgızların ‘Ay (aі) kelimesini kullandıklarına dair Çin kaynaklarının kaydı da mühimdir. Avrupa Hunlarının bir devamı olan Tuna Bulgarlarına ait kitâbelerde de Kuçi (Koç), sigor (sığır), Tok (Tavuk, Doks (Domuz, Dvanş (Tavşan), Veçem (Üçüncü), Alfom (Altıncı), Tangrı ve Kağan kelimeleri de eski Türkçe bakımından kayda şâyândır. Ak-hunlara veya Eftalitlere ait bir kaç Türkçe isim de bize kadar gelmiştir. İslâm kaynakları V. asırda yaşayan Ak-hun hükümdarının adını Akşunvar şeklinde vermişlerdir, ki bu isim Türkçe Ak-sungur (Bazı Avrupalılara göre Soğdca kral mânâsına khşevan) sanılmaktadır. VI. asır başlarında Hindistan'da hüküm süren Ak-hun hükümdarı Toraman adını, Kâbil ve Gandara’da bulunan Eftalit reisi de Tekin ünvanını taşıyordu. Esasen İslâm tarihçileri Eftalitlerle Halaçların aynı dili konuştuklarını ve Türk olduklarını kaydederler.

Kun hükümdarları ile Çin imparatorları arasında cereyan eden muhaberatta mektupların hangi dilde yazıldığını kaynaklar belirtmezler. Bununla beraber yazanın kullanılmasından önce Türk kağan ve beylerinin tâbileri ile muhaberelerinde bazı yazıcı işaretlere sahip olduğu anlaşılıyor. X. asr Arap âlimi İb nün-Nedim, Bağdad’da bir Türk kumandandan alarak verdiği kayda göre, büyük Türk hükümdar tâbilerine bir emir yazmak istediği zaman vezirini çağırır; oku yarmasını (çizmesini) emreder. O da üzerinde birtakım işaretler yapar. Türk ileri gelenleri (beyleri) bunların mânâsını bilir ve hükümdarın maksadını anlar; az işaret (nakış) ile çok şey ifade ederler. Dostluk ve sulh zamanlarında olduğu gibi harp esnasında da aynı şeyi yaparlar ve bu yazılı oku muhafaza ederler. Çin kaynakları da Gök Türklerin mukavele yapmak maksadı ile tahta üzerinde işaret yaptıklarına dair kayıtlar bunu te’yid eder ve aynı hâdiseyi belirtirler. İşaretli ok gönderme suretiyle emirlerin tebliği, Türkler arasında yazının artık bu şekilde başladığını göstermiş; okun bu mânâda kullanılışı da sonraları ve İslâm devrinde bile devam etmiştir. Asker bir millet olan Türklerin hayatında ok çok mühim bir rol oynamış; Kağana bağlı beyler ve boylar da bazı oklara göre isimlendirilmiştir. Yay-ok arasındaki münasebetlere göre de Oğuz Han’a veya Hunlara kadar çakan bir mebusluk ve tâbilik hukuku lıâkimiyet anlayışı da ortaya çıkmıştır. Nitekim Türk hakanlarının okunu (dâvetini) alan hükümdar ve beyler hukukan onların tâbii sayılıyordu. Türkçede okumak nasıl ok ile ilgili ise bu işaretlerin yazı haline gelmesi de ona bağlı olarak gelişmiş ve Orkun alfabesi ve Türkçe yazı dili de böylece Kun devrinden beri başlayan bu muhabere işaretlerinin tekâmülü ile meydana çıkmıştır.

Filhakika Gök-Türk kağanları, daha VI. asırda Çin imparatorlarına gönderdikleri mektuplar Türkçe olarak ve millî diplomasî usûllerine göre yazdıkları hayvan takvimine göre de tarihledikleri anlaşılmıştır. Bununla beraber Çin imparatoruna gönderilen bu mektuplar ve başlarındaki ‘Tanrı tarafından gönderilmiş Büyük Gök-Türklerin Kağanı’ ibaresi bize sadece Çince tercümesi ile intikal etmiş olup Orhun kitâbelerinde ve daha sonraki resmî yazılarda görülen formüllerin başlangıcını teşkil eder. Nitekim büyük âlim P. Pelliot İşbara Han’ın 584 yılında Çin imparatoruna gönderdiği mektubun Türkçe olduğunu ve Türk takvimi ile tarihlendiğini yazar. Esasen Çin kaynakları Gök-Türkler gibi Hunların da mektuplarını kendi yazıları ile yazdıklarını kaydeder. Gerçekten Yeni-Sey kitâbelerinin de aynı asırda yazıldığı tahmin olunuyor ve bu asırda Türklerin işaretler üstünde bir yazıya (Orhun alfabesi) ve yazı diline sahip bulunduğu teyid ediliyor. Esasen Orhun alfabesinin Türklerin uzun bir çabalama devri sonunda meydana çıktığına dair bir delil de bu alfabe K, Y ve B harflerinin, ok, yay ve ev (eskiden eb-çadır) biçimlerinde birer işaret bulunmasıdır. Çin kaynakları Gök-Türklerin mezarları başına bir taş kitâbe koyduklarını ve burada ölünün hayat ve faaliyetlerini kısaca yazdıklarını kaydederler, ki bu kitâbelerin bir çoğu keşfedilmiş, okunmuş ve yazının Türkler arasında oldukça yaygın olduğunu göstermiştir. Gerçekten Türk kağanı Orhun kitâbesinde devletin tarihçesini anlatırken bir yerde ‘Ey Türk ve Oğuz Beyleri, milleti işidiniz!’ hitabı ile halkı bu yazıları okumağa davet eder, ki bu da yazının yayılış derecesini gösterir. Harflerin düz çizgiler şeklinde olması bu yazının taş ve tahta üzerinde kazındığına ve Türklerin icadı olduğuna delâlet eder.

Gök-Türklerin yerine geçen, Uygurlar, ilk zamanlarda Şamanî dininde iken, Orhun yazılarını kullanmış; bilâhare Mani, Buda ve İsa dinlerine girdikten sonra, bu dinlerle birlikte Yakın-şarktan gelen ve Arami menşei olan Soğd alfabesini kullanmış ve ondan türeyen Uygur alfabelerini kabul etmişlerdi. Arap âlimi İbn ün-Nedim’in ifâdesine göre Soğd (Semerkant-Buhara Bölge’si) da halkın Seneviye (düalist) ve Hıristiyan dinlerine mensup bulunduğunu, burada hem Soğd alfabesi ve hem de Mani yazısının kullanıldığını söyler. Bununla beraber bu devirde bu ülkede İslâm dini ve medeniyeti çok yüksek derecede olduğundan bu ifâde daha eski zamanlara ait olmak icap eder. Fahreddin Mübârek-şah (1148-1215) da Türklerin yazıları ve kitapları olduğunu, bunları çocuklarına öğrettiklerini, alfabelerinden birinin yirmi beş harfli Soğd, diğerinin de sağdan sola yazılan ve yirmi sekiz harfi bulunan Dokuz - Oğuzca (Toğuz-guzî, Uygurca!) olduğunu ve bitişik yazılmadığını belirtir. Birinci müellif Mani alfabesi ile Uygurcayı kastetmiş ise de ikinci müellifin Dokuz-Oğuz (Uygur) alfabesinin bitişik yazılmaması ve yirmi sekiz harfi bulunması ifâdesi ile Uygur alfabesinden ziyade Orhun yazısını kastettiği gözüküyor. Lâkin İslâm âleminin Göktürk yazısından haberdar olduğuna dair başka bir kayda rastlanmamıştır. Bununla beraber Mani dinine ait Uygurca İrk biti adlı fal kitabının Orhun alfabesi ile yazılması çok dikkate şâyân olup Türklerin daha uzun müddet millî alfabelerini yaşattıkları veya bu bilgilerin daha eski kaynaklara ve zamanlara aid olduğu mânâsı meydana çıkar.

İbn ün-Nedim’in Hazarların İbranice yazdıklarına dair kaydı, VIII. asırda Bizans’ın tazyiki ile, Musevilerin bu ülkeye sığınmaları, hakan ve yüksek tabakanın bunların dinini kabulleri arasında bir münasebet vardır. Mübârek-şah ise Hazarların Rus alfabesine nispet edilen ve soldan sağa yazılan bir yazıları olduğunu belirtir. Bu da Bizans’lı papaz Kyril’in Slavlar arasında Hıristiyanlığı yaymadık maksada ile Yunan alfabesinden vücuda getirdiği Kyriligue yazı olup onun Hazarlar arasında da Hıristiyanlığı yaydığı rivayeti ile ilgilidir. Fakat bize Hazarlardan kalma yazılan bir eser veya vesika intikal edememiştir. Tuna Bulgarlarını Hrıstiyanlaştıran ve onlara alfabe yapan Kyril bu suretle bu Türk kavmini islavlaştırdıktan sonra şark Slav milletlileri arasında hem Ortodoks dinini ve hem de bu yazıyı yaymıştır. Birinci müellif Hazarların komşusu olan Bulgarların da bir yazısı olduğunu kaydederse de X. asırda İslâmlaşan İtil Burgarlarının yazılarına dair başka bir bilgimiz mevcut değildir. Tarihçi Cüveynî XIII. asırda, Uygurların eski ve yeni illerini (Moğolistan ve şarki Türkistan) gezmiş; onların kitaplarından bilgi toplamış; tarihleri ve dinlerini öğrenmiş; aralarında Buda, Mani, Hristiyan ve İslâm dinlerinin yayıldığını, Orhun bölgesinden Beş-balığa göçlerini tafsilâtı ile anlatmıştır. O, Uygurlara ait yazılı taşların, Orhun nehri üzerinde, Ordu-balığ (Kara-balgasun) şehrinde bulunduğunu, bunları kimsenin anlayamadığını, Çinde oturan ve bu yazıyı bilen insanların getirtilip okuttuklarını bildirir. Cüveyni’nin bahsettiği bu yazılı taşlar Türkçe, Çince ve Soğdca olarak mahkûk bulunan Kara-balgasun kitâbesi olup şimali Çin’de yerleşen ve getirtilen Sarı-Uygurlar tarafından okunduğu anlaşılıyor, ki bu mühim kitâbe bilâhare Avrupa’lı âlimler tarafından okunmuş ve tetkik olunmuştur.

Uygurca Orta-Asya'da edebî ve resmî lisân olarak o derece yüksemiştir, ki uzun müddet devletler-arası münasebetlerde ve hattâ, İslâm memleketleri ile muhaberelerde bile çok yaygın olarak diplomatik dil hâlini almıştı. Nitekim 1027 senesiyle Uygur ve Kıtay hanından Gazneli Sultan Mahmud’a gelen elçi Türk usulü ve takvimine göre Uygurca yazılı bir mektup getirmişti, ki bunun Arapça tercümesi bize kadar gelmiştir. Kâşgarlı Mahmud da, kadîm zamanlardan bugüne değin Yukarı Çin'e kadar bütün Türkler’in Hakan ve Sultanların Uygurca kullandıkları, Çinli ve diğer şark kavîmlerinin de mektupları bu yazı ile Türklere yazdırılır ve oralarda şehirlilerin Türkçe bildiğini söylemekle Uygurcanın ne derece yaygın bulunduğunu belirtir. Harizmşahlar da şark Türkleri ile Uygurca (Hatt-ı uygurî) yazırlarla muhaberatta bulunurlardı. Bu durum Uygurcadan kalan pek çok eser ve vesikanın meydana çıkması, Karahanlılara ait ilk eserlerin de Uygurca yazılması sebeplerini gösterir. Moğollar zamanında ise Uygurca İslâm dünyasında da çok yayılmış bulunuyordu. Selçuklular İslâm olunca ve ata-yurtlarından İslâm ülkelerine gelince İslâm yazırsı Türkler arasında yayılmağa ve hâkim olmağa başladı. Esasen yazı ile din ve medeniyet arasında daima sıkı bir müvazilik ve münasebet bulunduğunu tarih göstermektedir.”[2]

TEFEKKÜR

Dîni, dili, târihî, kadîm Türk Milleti’nin

İslâm - Türk terkîbi şah damarı Milleti’min

DİPNOTLAR

[1] Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizâmının Millî İslâmî ve İnsânî              Esasları; “Türkçenin Tarih Sahnesine Çıkışı”; Cilt I-II İkinci Baskı Turan Neşriyat Yurdu, Nakışlar Yayınevi                  Cağaloğlu – İstanbul 1978; s. 94, 95, 96.

[2] Prof. Dr. Osman Turan, s. 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.