Atatürk’ün Kur’an’a bakış açısı, Hafız Batanay’ın hatıraları

SORULARLA ATATÜRK’ÜN MANEVİ DÜNYASI VE İSLAM’A HİZMETLERİ -4-

Atatürk’e göre, Kur’an’ın gönderiliş amacı insanlara bilgi vermek ve onların davranışlarını yönlendirmektir. Oysa Türkler dini bilgilerini Kur’an’dan öğrenmek yerine çevrelerindeki birtakım insanlardan öğrenmeyi tercih etmektedirler. Başkalarının anlattıklarına bakarak davranış geliştirmektedirler.

HATTAT, Hafız ve Bestekâr Kemal Batanay (1893-1981) Ocak 1916’da askerliğini yaptığı sırada Albay Mustafa Kemal ile Edirne’de tanışmıştır. XVI. Kolordu Komutanlığı görevine atanan ve Çanakkale’den Edirne’ye gelen (ikinci gelişi) ve bir buçuk ay kalan Mustafa Kemal ile burada yaşadığı ve Mustafa Kemal’in manevi dünyası ile ibadetler konusundaki duyarlılığını gösteren önemli anlar anlatmıştır. Hep birlikte okuyalım: “Müttefik kuvvetlerinin Çanakkale’den çekilmelerini müteakip birliğimiz de istirahat için Edirne’ye sevk edildi (Ocak 1916)... Çok sıkıntılı ve zor günlerdi... Savaşın acıları dinmemişti... Bir gün erkenden Üç Şerefeli Cami’ye gittim... Müezzinlere hâfız olduğumu ve Kur’an okumak istediğimi söyleyip izin istedim. ‘Bir subay, hem de hâfız’ diyerek çok sevindiler... Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu. Cuma saati gelince de, Hicaz makamında müessir bir ezan okudum.

Namazdan sonra bir er bana yaklaşarak, ‘Efendim, kumandanım sizi istiyor’ deyince, ‘Eyvah resmî elbise ile okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık galiba’ diye endişe ve korkuya kapıldım. Kumandana yaklaştım. Bu Anafartalar’da savaşın akışını değiştiren dahi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. Bana; ‘Oğlum terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim...’ dedi ve devam etti:

-İsmin?
-Kemal Efendim.
-Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?..
-Efendim, 16. Telgraf Bölüğü’nün hesap memuru olarak tayin edildim.

Yaverine, ‘İsmini ve kıtasını yaz’ dedi, sonra bana dönerek, ‘Oğlum! Edirne’de kaldığımız süre içinde ben cuma namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın’ dedi. Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni aradı. Mustafa Kemal’in cuma namazı için Selimiye Camii’ne gideceğini söyledi. Bu mabette Kur’an ve ezan okumayı ne kadar çok arzu etmiştim...

Cuma vakti girinceye kadar Kur’an okudum. İç ezanı da aynı hâl içinde aşkla okudum. Namaz çıkışı yine avluda maiyeti ile beni bekleyen Mustafa Kemal’e selâm verdim. Elini uzattı, hemen elini öptüm. Bana; ‘Oğlum! Bugün yine bizi yaktın. Gelecek haftaya hangi camiye gidersem sen de oraya geleceksin.’ Ertesi hafta Eski Cami’ye gitmem emredildi. Orada da Kur’an ve ezan okudum. Hafta arası görev başındayken bir telefon geldi. Yüzbaşı Ali Rıza Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın yatsı namazından sonra ikametgâhında beni beklediğini, kendisinin de bana refakat edeceğini bildirdi. Ali Rıza Bey’le buluşarak Mustafa Kemal’in huzuruna çıktık.

Oturmamı ve rahat olmamı söyledi. Sonra söz musikiden açıldı. Musikiyi kimlerden ve hangi eserleri meşk ettiğimi sordu. Sonra bana, ‘Birkaç eser oku da dinleyelim’ dedi. ‘Efendim, daha çok klâsik formda eserler geçtim’ dedim... Sonra Tab’î Mustafa Efendi’nin bayatî nakış ağır semaisini okudum: ‘Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin, Kurbanın olduğum, bize yok mu mürüvvetin.’ Mustafa Kemal de hafif bir sesle hatasız, usul vurarak bana eşlik etti. Kendisi, Leyla Hanım’ın (Saz), hüzzam makamında; ‘Harab-ı intizar oldum aman gel aman gel Yeter üzme efendim her zaman gel heman gel’ Şarkısını usul vurarak okumaya başladı. Onun musiki bilgisi, zevki ve eserlere hâkimiyeti bende büyük hayranlık uyandırdı. Bende derin izler bırakan bu hatırayı hiç unutamam. Onun Osmanlı kültürü içinde yetişmiş, yoğrulmuş bu şahsiyetine daima hayranlık duymuşumdur.”

Atatürk, Türkçe Kur’an meali ve Kur’an tefsiri Kur’an’ın anlaşılması meselesi nedir?
Bilindiği gibi Kur’an, insanlara belli değerler ve ilkeler önerirken öncelikle bu değerlerin bilgisini haber vermeyi, bildirmeyi amaç edinmiştir. İnsanlara Allah’tan mesaj getiren peygamberler, bilinmeyen gerçekleri, özellikle de yalnız vahiy yoluyla bilinebilecek gerçekleri öğretmişlerdir. Kur’an’da “Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik.” (Bakara, 2/151) buyruluyor. Elçi yalnız vahiy yoluyla bilinebilecek fikir ve düşünceleri, görüşleri öğretmektedir. Onları, önceleri bulundukları bilgisizlik seviyesinden çıkarıp, bilgin/bilen insanlar seviyesine yükseltmektedir. Elçi/peygamber bu iletişim sayesinde hem bilgi vermeyi, hem de etkilemeyi amaçlamaktadır.

Bireylerin topluma ait değerleri ve davranış kalıplarını kazanmalarında toplumun uyumlu birer üyeleri haline gelmelerinde şüphesiz iletişimin büyük bir önemi vardır. Kur’an’ın öngördüğü ideal toplumda iyi ve doğru değerlerin (inançların ve davranış kalıplarının) nesilden nesile aktarılmasında belli bir iletişim ve etkileşim sürecinin varlığı zorunludur. Bu kapsamda bakıldığında Kur’an’ın gönderiliş amacı, insanların sağlıklı inanç ve tutarlı davranış kalıplarına dayalı kişilik oluşturabilmelerini sağlamaktır. Her birey sadece kendi doğru inanç ve tutarlı eylemlere dayalı kişilik sahibi olmakla yetinmemeli, başkalarının da erdemli bir insan kimliğine sahip olması yönünde çaba sarf etmeli, bu amacı gerçekleştirmek için başkalarıyla iletişim kurmalıdır.

Atatürk’e göre, Kur’an’ın gönderiliş amacı insanlara bilgi vermek ve onların davranışlarını yönlendirmektir. Oysa Türkler dini bilgilerini Kur’an’dan öğrenmek yerine çevrelerindeki birtakım insanlardan öğrenmeyi tercih etmektedirler. Başkalarının anlattıklarına bakarak davranış geliştirmektedirler. Kur’an’ın gönderilişinin en önemli amacı olan bilgi edinme ve davranış geliştirme boyutunu ihmal etmektedirler. Türkler Kur’an’ı düşünmek ve öğrenmek için değil, onunla duygulanmak için okumaktadırlar. Oysa Kur’an’ın muhtevası, ilahi mesajlardan oluşmaktadır. Hazreti Peygamber’in sözleri (Hadisler) ve davranışları (Sünnet) da Kur’an’ın içeriği desteklemekte ve ona açıklık getirmektedir:

“İlahi öğütler Kur’an’ın içindedir. Hz. Peygamber’in sözlerinde ve hareketlerindedir. Biz Kur’an’ı duvara asmışız ancak tören olarak okuyoruz. Vaazlarda da, din derslerinde de, mukabelelerde de, ölülerin ruhları için de onu hep musıki ile duygulanmak için okuyoruz. Aklımızla anlayıp davranış geliştirmek için ise, başkalarının bize anlattıklarına bağlanıyoruz.” Kur’an ayetleri birer mesaj şeklinde onun ilk muhatapları olan Arap toplumuna iletildiğinde onların anlayabileceği türden kodlama sistemine sahip bulunuyordu. Yüce Allah, Arap toplumunun anlayıp çözebileceği söz kalıplarını Kur’an mesajını iletmede kullanmayı dilemiştir. Hz. Peygamber, vahiy bilgisini onların anlayabileceği dil aracılığıyla iletmeye (tebliğe) çalışmıştır. Allah, göndermiş olduğu diğer peygamberlerin mesajlarını da toplumlarının konuştuğu dil ile iletmeyi bir ilke olarak kabul etmiştir:

“Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın.” (İbrahim, 14/4.). Allah insanlara, kendilerine ne iletildiğini anlayabilmeleri için onların diliyle mesaj getiren elçiler göndermiştir. Başka bir dille mesaj gönderseydi ne söylendiğini anlayamazlardı. “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki, anlayasınız.” (Yûsuf, 12/12). “Senin kalbine; uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir dille, O’nu Ruhu’l-Emin indirdi.” (Şuarâ, 26/193-195). “Biz sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik ki, kentlerin anası (Mekke)yi ve çevresinde bulunanları uyarasın…” (Şûrâ, 42/7). Bütün bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki, Yüce Allah, Kur’an’ı Hz. Peygambere açık seçik bir şekilde anlaşılır olsun diye düzgün, kusursuz ve kapsamlı bir biçimde Arapça olarak indirmiştir.

“Eğer biz onu yabancı (dilde) bir Kur’an yapsaydık derlerdi ki; ‘ayetleri (anlayacağımız biçimde) açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı söz mü (geliyor?).” (Fussilet, 41/44). Ayetin mesajı çok açıktır: Hz. Peygamberin insanlara okumakta olduğu Kur’an, Arapçanın dışında başka bir dil ile gönderilseydi, Arap toplumu bizim dilimizle açıklanmalı değil miydi, biz Arap’ız ve yabancı dil bilmeyiz derlerdi.

Yarın: İlk Türkçe Kur’an tercümeleri hangileridir?

KUR’AN’I ANLAMA BAKIMINDAN TÜRK MİLLETİNİN DURUMU NEDİR?

Kur’an’ın muhatabı elbette sadece Araplar değildir. Çünkü İslam dini evrensel, yani bütün insanlığa hitap eden bir dindir. Arapça konuşmayan, bilmeyen ama Kur’an’a muhatap olan sayısız insan topluluğu vardır. Bunlardan birisi de Türk Milletidir. İslam’la tanışan, Türkçe konuşan, okuyan ve yazan Türklerin önünde iki seçenek vardı: Bunlardan biri Arapça öğrenmek; diğeri de adına ister “tercüme” isterse “meal” denilsin Kur’an’ı Türkçeye çevirmek. İlk seçeneğin herkes için mümkün olmayacağı baştan bellidir. Geriye Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesi kalmaktadır. Nitekim İslam düşünürleri, Arapça bilmeyenlerin anlayabilmeleri için Kur’an’ın Arapça dışındaki dillere tercüme edilebileceği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Kur’an’ı anlamak, manasına nüfuz edebilmek için çevirisinin yapılması uygun görülmüştür. Tercüme olmadan Kur’an’ı anlama imkânı bulunmayan kimseler için Kur’an meali hazırlamanın yararlı olacağı düşünülmüştür. Osmanlı Devleti’nde Türk halkının dini ilimler alanında uzman olmayan avam tabakası, Kur’an’ı sevap kazanmak düşüncesiyle bir şey anlamadan Arapça olarak okurdu. Kur’an’ın Türkçe anlamını okuyup, onun inceliklerine inmeye çalışıp, onu bir yol gösterici yapmanın da sevap olduğu bilinci yaygın değildi. Sevap ancak onun Arapça orijinal metnini okumakla kazanılır kanaati hâkimdi. Tarih boyunca Türk halkının dini ilimlerle uğraşmayan genel kesimi sözlü kültürün normları çerçevesinde Kur’an’la ilişki kurmuştur. Bilginler, halkı vaazlar aracılığı ile aydınlatmışlar, isteyenlere dini konuları camilerde öğretmişlerdir. Âlimler doğrudan Kur’an’la ilişki kurarlarken, halkın ilişkisi ise onu yüzünden okumakla sınırlı kalmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.