Onat’a göre Anıtkabir’in mimari felsefesi

VEFATININ 81, VATAN TOPRAĞINA VERILIŞININ 66. YILINDA - 8

İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi’ne girerken bu olayların anıtsal yönü ağır basan, simetriğe önem veren, taş malzemeyi yeğleyen büyük boyutlu binalar belirli bir yoğunluğa ulaşmıştır. Bu yıllarda Türk mimarları, iklim koşullarına uygun geleneksel mimarlıkla ilişkili yerli malzeme ve işçilikle yapı üretmenin gerekliliği üzerinde duruyorlardı. Bu dönemde Türk mimarların yarışmalara katılımı artmış; dış ve iç etkilerle beslenen, duygusal bir düzeyde gelişen bu akım, savaş ve benzer koşulların değişmesiyle etkilerini yitirmiştir.

Bu dönemden günümüze pek çok yapı ulaşmış bulunmaktadır. Bunların başında Anıtkabir gelmektedir. Bu boyutlarda olmamak üzere, başta Ankara ve İstanbul’da olmak üzere, yurdun değişik yerinde daha çok kamu yapılarında bu dönemle ilgili örneklere rastlanmaktadır.

İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi’nde ürün vermiş ünlü mimarlar olarak Sedat Hakkı Eldem, Paul Bonatz ve Emin Onat’ı verebiliriz. Bu mimarların eserleri topluca incelendiğinde, kesme taşın kullanım biçiminde, mimarlık öğelerinin arasındaki oranda, pencere ayrıntılarında, saçaklarda “biçimci bir yaklaşım”ın egemen olduğu görülür.

Yapıların anıtsal görünümlere ulaşabilmesi için değişik öğelerden yararlanılmış, ayrıntıların çözümüne büyük bir titizlik gösterilmiştir. Bunu Anıtkabir başta olmak üzere, İstanbul Fen ve Edebiyat Fakültesi’nde, Ankara Fen Fakültesi’nde, Çanakkale Anıtı’nda, İstanbul Radyo Evi’nde, İstanbul Taşlık Gazinosu’nda ve diğerlerinde gözlemek mümkündür.

GEÇMİŞİN GERÇEK DEĞERİNİ GÖSTERMEK

Proje mimarlarından Prof. Dr. Emin Onat, Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e nakledilmesinden beş gün önce (5 Kasım 1953) Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Anıtkabir’i Nasıl Yaptık?” başlıklı makalesinde projenin dayandığı ana felsefeyi ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. O şöyle diyor:

“Atatürk’ün başardığı devrimlerin en önemlilerinden biri, şüphe yok, bize geçmişin gerçek değerini göstermek olmuştur. Osmanlı devri şereflerle dolu bir devir olmakla beraber, itiraf etmek gerekir ki, skolastik ruhun hüküm sürdüğü kapalı bir âlemden ibaretti. Gerçekte ise tarihimiz, bir zamanlar Ziya Gökalp’in ‘ümmet devri’ dediği bir içe kapanmış medeniyetten ibaret değildi. Akdeniz milletlerinin birçoğu gibi, tarihimiz binlerce yıl önceye gidiyor. Sümerlerden ve Hititlerden başlıyor ve Orta Asya’dan Avrupa içlerine kadar birçok kavimlerin hayatlarına karışıyor. Akdeniz medeniyetinin klasik geleneğinin en büyük köklerinden birini teşkil ediyordu. Atatürk, bize bu zenginliğin ve verimli tarih zevkini aşılarken, ufuklarımızı genişletti. Bizi Ortaçağdan kurtarmak için yapılmış hamlelerden en büyüğünü yaptı. Gerçek geçmişimizin Ortaçağ değil, dünya klasiklerinin ortak kaynaklarında olduğunu gösterdi.

Gerçek milliyetçiliğin, içe kapanmış bir Ortaçağ gelenekçiliğinden asla kuvvet alamayacağını, onun yalnız ortak ve eski medeniyet köklerine inmekle canlanabileceğini anlattı. Avrupalılaşmakla, medenileşmekle, millileşmenin aynı şey olduğunu, bundan iyi hangi fikir ifade edebilirdi?

Bunun içindir ki biz, Türk milletinin skolastikten uyanma, Ortaçağ’dan kurtulma yolunda yaptığı devrimin Büyük Önder için kurmak istediğimiz anıtın, O’nun getirdiği yeni ruhu ifade etmesini istedik. Bu ruh, milletin içinden geçtiği medeniyetlerden birine ait, ölümlü bir ruh olamazdı. Atatürk’ün dehası bize gösterdi ki, dünyanın en büyük medeniyeti olan Sümer medeniyeti, Türkler tarafından yaratılmıştır. O, önce Akdeniz medeniyetinin temeli olduğu gibi, zamanımızda, dünya medeniyetinin köklerini aynı yerde bulacaklardır. İşte bunun içindir ki batılılaşma yolunda en büyük hamlemizi yapan Ata’nın Anıtkabiri’ni, bir sultan veya veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedi bin yıllık bir medeniyetin, rasyonel çizgilerine dayanan klasik bir ruh içinde kurmak istedik.

Uzun yıllar dayanabilecek yapılar kurulmak istenirse, tabiatın vergisinden başka bir şeye gitmemek gerekir. Ancak tabiatın taşıdır ki vakar ile ihtiyarlar. Bu itibarla anıtın taştan yapılması düşünülmüştür. Anıtın mimari kuvveti her taraftan görünüşün aynı olması ile husule geleceğinden, bu nokta göz önünde tutulmuş, binanın dışının bir maske halinde olmayıp, içinin bir ifadesi olarak yaratılması önemle dikkate alınmıştır…”

TARİHİ VE KÜLTÜREL ÖZELLİKLER

Bütün bu görüşler ve yapının bünyesinde yer alan bazı özellikler çerçevesinde bakıldığı zaman Anıtkabir’in bütünüyle Türk milli kültür değerlerinden beslendiği ve bu değerleri yansıttığı rahatlıkla söylenebilir. Bu tarihi ve kültürel değerleri ve sembolleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Özellikle “Mozole”den hareketle anıtın dış görünüşü; “Yunan” eserlerinden değil, E. Onat’ın Sümerlerden yola çıkarak “Akdeniz medeniyeti” olarak ifade ettiği “Anadolu medeniyetleri” nden kaynaklanmaktadır.

2. Yine dış görünüş itibarıyla diğer anıt mezarlardan farklı olarak; “alle” (Aslanlı Yol)den sola dönünce Mozole ile karşılaşılmaktadır. Diğer anıt mezarlarda genellikle “alle”de yürüyüşe başladığınızda “mozole” karşınıza gelir.

3. İnşaatta kullanılan malzeme tamamen yerlidir ve yukarıda anlatıldığı gibi, Türkiye’nin değişik yerlerinden getirilmiştir.

4. Alle’ye adını veren “aslan heykelleri” tamamen “konar-göçer” Türk kültürünün sembolüdür ve on iki sağda, on iki solda olmak üzere toplam 24 adet olarak yerleştirilmiştir. Her bir aslan heykeli ile 24 Oğuz Boyu’nun her biri, yani Türk milletinin birlik ve bütünlüğü temsil edilmiştir.

5. Mezar Odası, Selçuklu ve Osmanlı türbe mimarisi stilinde sekizgen planlı olarak yapılmıştır.

6. Heykel ve kabartmaların tamamı milli- tarihi konular ile motifler ve mesajlar taşımaktadır.

7. Yapının çeşitli yerlerinde yer alan “mimari plastikler” (süslemeler) arasında “kabaralar”, “gül rozetleri” ve “çarkıfelekler” bulunmaktadır. Bunlar da Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden alınmadır.

8. Anıtkabir’de yine Osmanlı mimari sanatında çokça yer alan “kuş sarayları” (kuş evleri) uygulaması yer almaktadır.

9. Bunların dışında kuleler ve Şeref Holü dış duvarlarının çatı ile birleştikleri yerlerde yapıyı dört yerden saran “testere dişi bordürler” de Türk taş sanatının zarif motiflerinden oluşmaktadır. Yine bütün bina ve kulelerde yağmur suyunu tasfiye içi kullanılan “traverten çörtenler” Türk ev mimarisinden esinlenilmiştir.

10. Anıtkabir’de yer alan 10 adet “kule”nin üzerleri pramidal biçimde çatılarla örtülüdür. Bu stil “Türk çadır mimarisi”ni yansıtır. Nitekim Çatıların tepelerinde eski Türk çadırlarında görülen “tunç mızrak ucu” vardır.

11. Yukarıda da değinildiği gibi, Anıtkabir’deki bütün mozaik ve fresk süslemelerde kullanılan motifler geleneksel “Türk halı” ve “Türk kilim” motiflerinden alınmadır. Bu motifler içerisinde özellikle “koç boynuzu” motifi dikkatleri çekmektedir. Bilindiği gibi “koyun ve koç”, Türk “konar-göçer” medeniyetinin en önemli motiflerinden biri olup, Türk mitolojisinin ana unsurlarındandır. Bütün bunları çoğaltmak mümkündür. Sonuç olarak; Anıtkabir mimari özellikleri ve mimari felsefesi açısından Türk milli kültür değerlerinden kaynaklanan bir yapıdır. Köklerini Türk milli kültüründen ve evrensel değerlerden almış, yapıldığı dönemin mimarlık anlayışından etkilenmiştir.

NAKİLDEN ÖNCE YAPILAN İŞLEMLER

Anıtkabir İnşaatının bitirilmesinden sonra Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e taşınması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. Nakil töreninin önce 29 Ekim 1953 Cumhuriyet Bayramı gününde yapılması düşünülmüş, fakat Mezar Odası’ndaki hazırlıklar bitirilemediği için tören 10 Kasım 1953 gününe ertelenmiştir.

10 Kasım 1953 günü gerçekleştirilecek nakil töreni öncesinde yapılan bazı işlemler vardır. Bu işlemleri Tarih sırasına göre şu şekilde özetlemek mümkündür: 4 Kasım 1953 günü devlet erkânının da hazır bulundukları bir törenle Atatürk’ün Etnografya Müzesi Girişi’nde geçici kabrinde bulunan naaşı çıkartılarak hazırlanan bir katafalka konulmuştur.

Öğrenciler ve askerler saygı nöbetine başlamışlardır. 9 Kasım 1953 günü yine devlet erkânı huzurunda Prof. Dr. Kamile Mutlu Hoca ve öğrencisi Doç. Dr. Cahit Özen tarafından Atatürk’ün 15 yıldır “tahnitli” bir şekilde saklanan tabutu açılarak bir bozulma olup olmadığı kontrol edilmiş, geçici bir tahnit yapılarak tekrar kapatılmıştır. 10 Kasım 1953 günü nakil töreni başlamadan Doç. Dr. Cahit Özen tarafından Atatürk’ün tahnitli naaşını saklayan “kurşun tabut” açılmış, Atanın naaşı tahniti çözülmüş bir şekilde ceviz ağacından yapılmış bulunan yeni bir tabuta nakledilmiştir.

O tabut da gül ağacından yapılmış olan taşıma tabutuna konulmuş, onun üzerine de Türk bayrağı örtülerek nakle hazır hale getirilmiştir.

SON TÖREN: ANITKABİR’E NAKİL (10 KASIM 1953)

09.05’te saygı duruşu ile başlayan Anıtkabir’e nakil törenine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, İsmet İnönü, TBMM. Başkanı Şükrü Saraçoğlu ve Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan Hanımefendi başta olmak üzere; bütün mülki ve askeri erkân ile kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Tören Komutanı Tümgeneral Mithat Akçakoca idi. Atatürk’ün İstiklal Madalyası, Tuğamiral Şerafettin Karapınar tarafından taşınıyordu.

Top arabasına konulan Harbiyeli Mustafa Kemal’in naşını 1953 mezunu Harbiyeliler çekiyorlardı. Arabanın önünde 90, arkasında 46 Harbiyeli vardı. Harp Okulu Alay Sancağı ve flaması bandonun arkasında yürüyen Harp Okulu Alayı’nın önünde gidiyordu. Top arabasına refakat eden 12 general şu isimlerden oluşuyordu: Korgeneral Yusuf Adil Egeli, Korgeneral Mustafa Erem, Korgeneral Tahsin Çelebican, Tümgeneral Mahmut Kayaalp, Tümgeneral Kemal Niş, Tümgeneral Fahrettin Özdilek, Tümgeneral Hikmet Gerçekçi, Tuğgeneral Aziz Avman, Tuğgeneral İzzet Sözen, Tuğgeneral Kemal Yücet, Tuğgeneral Abdurrahman Ertemiz, Hava Tuğgeneral Enver Akoğlu. Kortej, Opera, Ulus, TBMM, Gar, Tandoğan Meydanı güzergâhını takiben Anıtkabir’e ulaştı. Kortejin uzunluğu 1.5 kilometreyi buluyordu. Bir ucu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ulaştığı sırada, öteki ucu Opera Meydanı’ndaydı. Aslanlı Yol’un başında top arabasından alınan Tabut, askerlerin omuzunda 262 metre uzunluğundaki Aslanlı Yolu geçerek Mozole önünde hazırlanan katafalka getirildi. Saatler, 12.42’yi gösteriyordu.

Saat 12.55’te Cumhurbaşkanı katafalkın arkasında hazırlanmış olan mikrofonların başına geldi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar çok duygulu bir konuşma yaptı. Konuşmasına;

“Büyük Türk Milleti,

Atatürk, tam 15 yıl önce bugün, hayata gözlerini kapamıştı. O gün, bütün Türk milleti gözyaşı dökmüş, insaniyet âlemi elemimize iştirak etmişti. Çünkü, Türk milleti büyük bir evladını, beşeriyet, insanlık idealine hadim en kuvvetli bir rüknünü kaybetmişti.

Şimdi, şu anda, maneviyatını ruhlarımızda mukaddes bir varlık halinde yaşattığımız Kemal Atatürk’ün ‘fani vücudunu’ ebedi metfenine, ‘Anıt-Kabir’ adını verdiğimiz buraya, tevdi etme için toplanmış bulunuyoruz” diyerek başlayan Milli Mücadele’nin Galip Hocası, Onun üstün vasıflarını anlattıktan sonra sözlerini Atatürk’e hitap ederek şu şekilde tamamladı:

“Atatürk!

Sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu, iltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin.

Türk’ün gıpta ettiği, taziz ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin, bütün bu meziyetlerinle Türk’ün ta kendisiydin. Şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz.

Bil ki: Hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milletinin, minnet dolu sinesidir.

Nur içinde yat!”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.