Türkiye Küresel Bir Güç Olabilir mi? Milli Karakterden Yerli Üretime Uzanan Yol…

Küresel güç olmak yalnızca ekonomik büyüklükle, askeri kapasiteyle ya da diplomatik görünürlükle açıklanabilecek bir hedef değildir. Tarih boyunca dünya siyasetinde kalıcı etki bırakan devletlerin ortak noktası; güçlü bir toplumsal karakter, sürdürülebilir üretim kapasitesi, nitelikli insan kaynağı, kurumsal süreklilik ve stratejik akıl olmuştur. Türkiye’nin de bu ölçekte bir iddiayı taşıyıp taşıyamayacağı sorusu, yalnız bugünün politik gündemiyle değil; toplumun bütün katmanlarını ilgilendiren uzun soluklu bir medeniyet ve kalkınma perspektifiyle değerlendirilmelidir.

Bu noktada ilk parametre milli karakterdir. Milletleri ayakta tutan yalnızca sınırlar değil; ortak değerler, aidiyet duygusu, çalışkanlık, krizlere dayanıklılık ve geleceğe dair ortak hedef üretme kapasitesidir. Türkiye’nin tarihî hafızası, farklı dönemlerde zorlukları aşabilmiş bir toplumsal direnç örneği taşır. Ancak bu potansiyelin küresel ölçekte karşılık bulabilmesi için duygusal motivasyonun yanında kurumsal disiplinin de güçlenmesi gerekir. Güçlü toplumlar yalnız inanarak değil, sistem kurarak ilerler.

Bir diğer temel unsur aile yapısıdır. Aile, yalnızca sosyal bir kurum değil; değer aktarımının, dayanışmanın ve karakter inşasının ilk okuludur. Hızlı değişen dünyada aileyi korumak, çağın gerçeklerinden kopmak anlamına gelmez. Tam tersine; değişime uyum sağlayan ama köklerinden beslenen bir toplum inşa etmek anlamına gelir. Küresel güç olma iddiasındaki ülkeler, insanını yalnız iş gücü olarak değil, kültürel ve ahlaki bir bütün olarak değerlendirir. Güçlü bir aile ve devlet yapısı için adalet, eğitim, siyasi ve ekonomik istikrar esas olmalıdır.

Eğitim ise bu dönüşümün merkezindedir. Günümüz dünyasında rekabet; doğal kaynaklardan çok bilgi, teknoloji ve yenilik üretme kapasitesi üzerinden şekilleniyor. Ezberleyen değil düşünen, sorgulayan, üreten ve problem çözebilen bireyler yetiştirmek artık bir tercih değil zorunluluktur. Türkiye’nin genç nüfusu önemli bir avantajdır; bu avantaj ancak nitelikli eğitimle kalıcı güce dönüşebilir.

Güçlü ve küresel bir güç; büyük Türkiye için Türk aile yapısını koruyup, temellerini daha da sağlamlaştırarak eğitim sistemimizi milli ülküler etrafında yeniden şekillendirmemiz gerekmektedir. Elbette diğer konularda da söylenecek şeyler var ama bunların arasında eğitim öncelikli ve temel konu olarak görülmelidir.

Sistem olarak 12 yıllık mecburi eğitimi 8 yıla düşürmekte fayda var. Taşımalı eğitime son verilerek öğrenci sayısına bakılmaksızın köy ilkokulları yeniden açılmalıdır. Ortaokulların rehberlik ve yönlendirme kadroları güçlendirilmelidir. Böylece çocukların bilgi, beceri ve yeteneklerine göre hangi liselere ve liselerin hangi bölümlerine gitmelerinin daha uygun olduğu bilimsel kriterlere göre tespit edilmelidir. Mesleki ve teknik liselere özel önem verilmelidir.

Bugün lisans veya ön lisans mezunu binlerce gencimiz işsizdir. Aynı zamanda mikro ölçekli küçük sanayi sitelerindeki esnaftan organize sanayi bölgelerindeki büyük fabrikalara kadar birçok işveren ara eleman bulamamaktan şikâyet ediyor.

Kamu ya da vakıf fark etmeksizin üniversitelerde ihtisaslaşmaya gidilmelidir. Sağlık, sosyal, teknik, fen, eğitim, sanat vb. şekilde bir iş bölümü ile en fazla 4-5 fakülte/yüksekokul ile lisans seviyesi sınırlandırılmalı ancak meslek yüksekokullarında sayı sınırı olmamalıdır. Lisansüstü eğitim ise sadece üniversitelere öğretim elemanı hazırlamaktan ziyade katma değeri yüksek, bilime ve topluma faydası olan ‘bilim adamı’ yetiştirmeye yönelik olmalıdır.

İlkokuldan üniversiteye eğitime yapılacak akılcı dokunuş ve yatırımların; ülkeyi geleceğe taşıyacak nitelikli nesilleri yetiştirerek, tarımdan sanayiye, büro hizmetlerinden sağlık hizmetlerine ve kültür sanat dünyamıza katkısının kısa sürede fark edileceğine inanıyorum.

Sanayileşme ve yerli-milli üretim ise ekonomik bağımsızlığın omurgasıdır. Küresel ölçekte söz sahibi olmak isteyen ülkeler kritik alanlarda dışa bağımlılığı azaltmak zorundadır. Enerjiden savunma sanayisine, yüksek teknolojiden tarıma kadar üretim zincirinin güçlenmesi yalnız ekonomik refah değil, aynı zamanda stratejik güvenlik anlamına gelir. Yerli üretim hedefi yalnız ürün üretmek değil; teknoloji geliştiren, değer üreten ve küresel pazarda rekabet eden bir ekosistem kurmaktır.

Bu tabloda Türk ordusunun rolü de göz ardı edilemez. Güçlü bir ordu yalnız caydırıcılık unsuru değildir; aynı zamanda devlet kapasitesinin, teknoloji seviyesinin ve lojistik organizasyon kabiliyetinin göstergelerinden biridir. Türkiye’nin coğrafi konumu ve tarihsel sorumlulukları düşünüldüğünde savunma gücü, ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olmaya devam etmektedir.

Donanımlı ve nitelikli insan gücü siyaset alanına da yansımalı. Ülke yönetimine talip olan siyasetçiler öncelikle güzel ahlâklı, dürüst ve çalışkan olmalı, kamunun çıkarını şahsi çıkarlarından önde ve üstün tutmalıdır. İlçe yöneticisinden genel başkana kadar bir partinin yöneticileri, belediye meclis üyesinden cumhurbaşkanına kadar seçilmiş olarak ülke yönetiminin her kademesinde görev alan insanlar; önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben düsturunu şiar edinmeli. Siyasi etik yasası acilen çıkarılmalı, siyasetin, siyasetçinin yozlaşmasına engel olunmalıdır.

Emin ve ehil ellerin yöneteceği ülkemizi ekonomik olarak belirli bir seviyeye getirerek dışa bağımlılığı en aza indirdiğimiz takdirde mevcut emperyalist küresel güçlerin aksine, tüm insanlığın huzuru için çalışan, sömürgecilikten uzak, ikili ilişkilerini kazan kazan esasına dayandıran bir küresel güç haline gelebiliriz.

Bütün bu başlıkların üzerinde ise Türkiye’nin dış politika vizyonunu şekillendiren önemli bir ilke durmaktadır: “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu vecizesi, pasif bir barış çağrısı değil; güçlü, dengeli ve akılcı bir devlet anlayışının ifadesidir. Çünkü gerçek güç, yalnız mücadele kapasitesiyle değil; barışı koruyabilme iradesiyle de ölçülür.

Türkiye, başkalarının özgürlük ve egemenlik alanına girmeden de küresel güç olunabileceğini gösterebilir. İkmal ve tedarik güzergâhında bulunan jeopolitik ve jeostratejik bir ülke olarak, tarihinden aldığı güçle, uluslararası anlaşmazlık ve çatışmalarda arabuluculuk girişimleriyle, barış ve iyi niyet elçilikleri gibi insanlığın huzur ve barışına katkı sağlayan inisiyatifler alabilir.

Somali-Etiyopya gerginliğinin Ankara Anlaşması ile sonlandırılmasında, Hindistan-Pakistan savaşının sona erdirilmesinde ve halen devam etmekte olan Rusya Federasyonu-Ukrayna savaşında tahıl koridorunun açık tutulması ve her iki tarafın barış görüşmelerini İstanbul’da yapmaları bölgesel anlamda bir güç olarak ülkemizi ön plana çıkarmaktadır. İsrail’in Gazze’deki soykırımı ve ABD ile beraber İran’a karşı yürüttükleri saldırıların sona erdirilmesi konusunda da barışa yönelik girişimlerimiz kamuoyunun malumudur. Bölgemizdeki diğer krizlerde de arabuluculuk ve barış girişimlerimiz devam etmektedir. Bütün bunlar Türkiye’nin küresel bir güç olma yönünde gayret ve adımları olarak değerlendirilebilir.

Türkiye’nin küresel bir güç olması için önünde hiçbir engel yoktur ve bu mümkündür; ancak bu hedef tek bir alandaki başarıyla değil, toplumdan devlete uzanan bütüncül bir kalkınma anlayışıyla gerçekleşebilir. Milli karakter, güçlü aile, çağdaş eğitim, üretim ekonomisi ve güvenlik kapasitesi aynı hedefe yöneldiğinde Türkiye’nin etkisi yalnız bölgesinde değil, küresel ölçekte de daha görünür hale gelecektir.

Ali TÜRKMEN

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ali TÜRKMEN Arşivi
SON YAZILAR