• BIST 103.072
  • Altın 272,126
  • Dolar 5,6668
  • Euro 6,2796
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 22 °C
  • Yozgat 14 °C
  • İzmir 28 °C
  • Adana 33 °C
  • Bursa 25 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -10

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği, Türk Milleti’ne ve memleket gençlerine ileri ve yüksek fikir ideal ve hedefleri işâret ederek Türk Milleti’nin bu hedefler doğrultusunda “Kızıl Elma”ya varmasını şiâr edinmiştir.

Milletler mücâdelesinde irili ufaklı her milletin kendisine göre gerçekleştirmek istediği hayâlleri ve emelleri vardır. Çinlilerin Doğu Türkistan’ı, Hindlilerin de Keşmir’i yutma istekleri; Rusların “Çar Deli Petro”dan kalma sıcak denizlere inme, boğazlara hâkim olma (Panislavizm); Yunanlıların “megola idea” dedikleri İstanbul’u ve Anadolu’yu alma; Ermenilerin büyük Ermenistan; Bulgarların ve Sırpların büyük Bulgaristan ve Sırbistan (Rusya ile Slav Birliği); İtalyanların Eski Roma’yı ihya gayreti; Yahudilerin dünya ticâretini elde etme ve “arzı mevud” (vadedilmiş topraklar) denilen Filistin, Ortadoğu ve Anadolu’ya sahip olma; İranlıların Pers imparatorluğunu canlandırma ve mezhebî yönden Anadolu’da Şah İsmail’in ideallerine ulaşma; Fransızların, İngilizlerin ve Amerikalıların dünya imparatorluğu kurma; Almanların bütün insanlığı kendilerine hizmet ettirme isteği gibi bir takım emelleri ve hayâlleri vardır. Birinci ve İkinci cihân harplerinin çıkışının arkasında yatan taârihî sebepler; üstün ırk nazariyeleri ve ırkçılık hareketleridir.

Esâsında Batı medeniyeti saldırgan bir medeniyettir ve milyonlarca insanın kan ve gözyaşı üzerine kurulmuştur. Bu medeniyet, dinî ve siyâsî yönden yukarıda ifâde edilen emperyalist emellerine ve hayâllerine ulaşmak ve kendi nizâmına hizmet ettirmek için şu veya bu ad altında bir takım birlikler, müessese, kurum ve kuruluşlar kurmuş ve halen de kurmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de öteden beri gizliden veya açıktan Türkiye’ye karşı hasmâne tutum ve davranışları ile envâri çeşit çevirme ve çevreleme hareketleri halen daha sürüp gitmektedir.

Büyük Türk Milleti’nden başka, yukarıda adı geçen devlet, millet ve toplulukların insana bakış açıları ile târihi sicilleri bozuk ve sakattır. Her biri bir “emperyal” hayâl peşinde koşan bu topluluklar; “acımasız sömürgeci” bir zihniyet yapısına sahiptirler. Beşerîyetin büyük ekseriyeti hem bunların, hem de Türk Milleti’nin şanlı ve şerefli geçmişini çok iyi bilmektedir. Târih boyunca mazlûmun ve zulme uğrayanların sığınağı, şefkat ve merhamet kaynağı yüce Türk Milleti olmuştur. Nitekim, Türk Milleti’nin târihi mâzîsi, lekesiz, gölgesiz bir adalet anlayışına sahiptir.

Hâl böyle iken, Batılılar tarafından tezgâhlanan ihânet plân ve projelerinin merkezinde Türkiye ve Türklük vardır ve dikkat edilirse, irili-ufaklı bütün güç merkezlerinin direkt veya endirekt olarak hedef aldıkları ülke Türkiye ile beraber uzun vadede bütün Türk Dünyası’dır.

Bütün bu gayretler karşısında Türk Milleti’nin de dünden-bugüne ve yarına dair hedeflerinin olması gayet normal, olmaması ise anormaldir. Bu da ancak “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”nin “Tarih ve Mefkûre” aynasından görülebilir ve kavranabilir:

Tarih ve Mefkûre

             “Üstte mavi gök, altta yağız yer ve iki-

                         si arasında kişioğlu yaratılmış; kişioğul-

                         ları üzerinde de ecdadım Bumin Kağan

                         ve İstemi Kağan hüküm sürmüşlerdir.”

                                       (Bilge Han)

“Tarih şuûru din duygusu kadar eski olup insanların manevî vasıfları ve medeniyet seviyeleri nisbetinde derinleşir. Cemiyetlerin iptidâî devirlerinde ataların ta’zîm ve takdis edilmesi veya bu münasebetle ecdad kültlerinin doğması tarih ve vatan şuûrunun başlangıcını, insanî ve millî hislerinin de bir bir belirtisini teşkil eder. Nitekim Göktürkler, yılda bir defa, atalarının yaşadığı ve gömüldüğü Ergenekon’a gidip Tanrı’ya dua eder ve ecdâd ruhları için kurban keserlerdi. Daha mühimmi, Kur’ân-ı Kerim de ‘Ölülerinizi hayırla yâd ediniz’ emrini buyururken bizi atalara dolayısı ile tarih şuûruna bağlamakla aynı beşerî duyguyu te’yid eder. Eski devirlerde halk kitlelerine ait efsâne, destân ve menkîbeler cemiyetlerin tarih ihtiyacı ile teşekkül ediyor ve onun şuûrunu yaşatıyordu. Bunlar cemiyetlerin geçmiş zamanlarına ait yaşayış, düşünüş ve inanışlarının akisleri olarak bugün de tarihin inşasında ve eksikliklerini tamamlamakta mühim bir kaynak vazifesini görür. Bununla beraber tarih ve efsâneler uzun zaman birbirine karıştırılmıştı. İslâm medeniyeti tarihi, efsâne ve destânlardan ayırmakla Yunan medeniyetine bir üstünlük kaydeder. Nitekim eski Yunan ve Avrupa dillerinde kullanılan ‘Historia’ kelimesi menşede hikâye mânasına geldiği halde İslâm dünyasında, hakîkî medlûlüne (mânâsına) uygun olarak, ‘Târih’ zamanla kayıtlı hâdiseleri ifade eder. Beşeriyetin hâfızası ve insanlığın tecrübesi mevkiinde bulunan tarih şuûrda yaşadıkça, milletlerin şahsiyetlerini geliştirmeğe, kültür ve mefkûrelerini kuvvetlendirmeğe hizmet eder. Tarihini bilmeyen ve şuûrunu taşımayan milletler hâfıza ve idrâklerini kaybetmiş şaşkın kimselere benzer. Böyle bir durumda milletlerin yükselmeleri veya millet vasfını muhafaza etmeleri ve hattâ dağılmamaları zordur. Beşeriyetin tekâmülünde bu derece ehemmi­yeti olan tarih, medeniyetin yükselmesi ile muvâzi olarak ilerler ve milletlerin istikbalini hazırlamakta yardımcı olur. Bu sebeple târih kültürü ve şuûru cemiyetlerin idareci ve seçkinleri için rehberlik vazifesi görür. Nitekim Ortaçağ İslâm dünyasında târih hükümdarlara ve yüksek tabakaya mahsus ve imtiyazlı bir ilim sayılmıştı. Bugün de milletlerin medenî seviyelerini tarih tetkiklerindeki gayret ve kabiliyetlerine göre tayin etmek mümkündür.

Tarihin geniş bir tetkiki, cemiyet ve medeniyetlerin yükselişinde, maddî-manevî kuvvetler arasında bir muvâzenenin nasıl âmil olduğunu meydana koyduğu gibi sukutlarının da bu muvazenenin bozulması ile vuku bulduğunu gösterir. Maddenin tahakkümü ile cemiyetler manevî buhran ve kargaşalıklara, rûhun baskısı ile de uyuşukluğa düşer ve sukut mukadder olur. Birincisinde din ve mefkûreler, ikincisinde de akıl ve hayatın isyânı ile tekrar muvâzene kurulmağa ve medenî inkişafa yol açılır. Tiirkler eski çağlardan yakın zamanlara değin, 2500 yıllık tarihleri boyunca, maddî-manevî unsurlar arasında daha fazla muvâzene kurabilmiş ve bu sayede azametli devirler meydana getirmiş bir millettir. Gerçekten tarihte itidâl ve ihtiyatı ile, vekar ve adaleti ile temayüz eden Türk milleti millî, dinî ve insânî duygulara bağlı kalmış ve bunların âhengi üzerinde de bir Cihan hâkimiyeti mefkûresine inanmıştır. Üç kıt’a üzerinde ve geniş ülkelerde kurulan tarihî Türk hâkimiyeti bu muvazene ile gelişmiş, bu sebeple de ânî yükseliş ve sukut inkılâplarına da pek fazla mâ­ ruz kalmamıştır. İslâmdan önce Türkistan, İslâm devrinde de Yakın-şark ve Türkiye merkez olmak üzere Çin, Hindistan, Afganistan, Horasan, Şarkî ve Orta Avrupa, Balkanlar, İran, Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli, Irak, Suriye, Mısır ve Şimalî Afrika Türklerin başlıca istilâ, göç ve hâkimiyet sahaları olmuştu. Türkler bu ülkelerde birçok devletler ve imparatorluklar kurmuşlar; muvakkat yurtlara ve devamlı imparatorluklara sâhip olmuşlardır. Şamanî çağında Kun (Hiung-nu) ve Gök-türk ka­ğanlıkları, İslâm çağında Selçuklu ve Osınanlı Sultanlıkları Tiirk cihân hâkimiyetinin dört büyük devrini teşkil eder. Avrupa Hunları, Ak-Hunlar, Hazar, Uygur ve Bulgar hanlıkları, Oğuz ve Karluk yabgulukları, Müslüman İtil Bulgarları ve Karahanlılar, Gazne, Harezm, Mısır-Suriye, Memlük ve Hindistan sultanlıkları, Türkistan, Orta-şark ve Altın-ordu hanlıkları, Timürlü, Babürlü…. imparatorlukları da bu dört devre dahil bulunmakla berâber bunlar zamanında, cihân hâkimiyeti şuûr ve mefkûresi ya açıkça göze çarpmaz veya bir hâtıra olarak hissedilir.

Bu umumî tablo bile Türk tarihinde maddî-manevî büyük âmillerin nasıl bir rol oynadığını veya bu devirlerin Türklerin şuûrunda birtakım siyasî inanç ve mefkûrelerin teşkkülüne ne derece sebep olduğunu istidlâle kâfidir. Ger­çekten Türkler, başka milletlerden farklı olarak, daha peygambere sahip olmadan, kendi anlayışları ile tek bir Tanrı inancına yükselmişler; millî ve insanî duygularla birlikte tarih sahnesine çıkmışlardır. Dünya tarihinde bu müstesna vasıflarla tanınan, maddî-manevî kuvvetlerin imtizacı ile de asırlarca cihân hâkimiyeti mefkûresine bağlanan Türkler İslamiyeti kabûl edince bu yeni dinde kendi rûh ve mefkûrelerini bularak daha yüksek bir mevkie sahip oldular. Bu sebepledir, ki son bin yıl zarfında İslâmiyet ve Türklük, zat ve sıfat olarak, öyle kaynaşmıştır, ki artık İslâmiyet Türklerin millî dini mahiyetini kazanmış ve bu iki unsurun birbirinden ayrılması mümkün olmamıştır. Türk tarihinin inkişafında ve azamet devirlerinin meydana gelmesinde müessir maddî-manevî kuvvetlerden hangisinin daha önce âmil olduğu belli değildir. Zira Türkler tarihlerinin ilk devirlerinde siyasî teşkilât ve askerî kabiliyetleri, dünyada ilk defa ata binerek onu bir muharebe vasıtası halinde kullanmaları sâyesinde komşu kavimlere üstün bir kuvvet olarak meydana çıkmışlar; o zamandanberi de tek Tanrı’ya inanmış; millî şuûra ve insanlık duygularına bağ­lanmış ve cihân hâkimiyeti dâvasına girişmişlerdi. Bu maddî-manevî kuvvetlerle geniş imparatorluklar kuran Türkler hâkimiyetleri altına aldıkları ve münasebetlerde bulundukları kavimlere siyasî teşkilâtlarını ve askerî tekniklerini vermişler; Uzak ve Yakın-şark ülkeleri, Asya ve Avrupa kıt’aları arasında din, kültür ve alfabelerin, ticarî ve sınaî maddelerin mübadelesine imkân hazırlayarak medeniyet tarihine hizmet etmişlerdir.

Şamanî çağında Türkler Uzak-şark’tan Balkanlara ve Orta Avrupa’­ya kadar yayılmışlar; Çin, Hindistan, İran, Roma ve Bizans imparatorluk veya ülkeleri hudutlarını aşmışlar; zaferler kazanmış ve bu uzak ülkelerde birtakım siyasî ve etnik teşekküller vücuda getirmişlerdir. Lâkin bu geniş yayılışlara rağmen Türkistan yine de Türk tarihi ve nüfus kesafetinin merkezi kalmıştır. Bu çağda vuku’ bulan fetih ve göçler, kurulan yurt ve devletler dünya tarihinde mühim bir rol oynamakla beraber bunların te’sirleri gittikçe asırların derinliklerine gömülmüş; buralarda geçen hâtıra ve tarihlerin izleri tedricen azalmış ve nihâyet bu Türk kavimleri zamanla yerli ve komşu halklar tarafından temsil edilmiştir. Bu sebeple, Ana-yurt dışında cereyan eden tarih Türkler için mühim bir mîrâs bırakmamıştır. Fakat bu temsil edolayısıyle tarihe karışan eski Türklerin Çin, Hindistan, İran, Rusya, Balkan ve Orta-Avrupa kavimlerinin kanlarına, siyasî ve kültürel inkişaflarına kattıkları unsurlar sanıldığından çok daha fazla olmuştur. Nitekim, bugün de, Uzak-şark’tan Orta-Avrupa'ya kadar birçok ülke, deniz, nehir ve kavimlerin adları bu devrin hâtıralarını muhafaza eder. Meselâ Yayık (Ural), İtil (Volga), Ten (Don), Özü (Dinyaper), Aksu, Tarla (Dinyester) nehirleri Cenubî Rusya’nın kadîm zamanlarında nasıl Türk olduğunu gösterir. Hıristiyan Gagavuz ve musevî Karayım Türkleri de bu tarih denizinin son bakıyyeleridir.

İslâm çağında Türk tarihinin ağırlık merkezi Türkistan’dan Yakın-şark’a ve hususiyle Türkiye’ye intikal eder. Eski medeniyet dünyası ve Akdeniz havzası Türk hâkimiyet sahasına dahil olur. Bu devirde millî ve İslâmî mefkûrelerin imtizacı sâyesinde Türkler daha yüksek bir medeniyet ve daha kudretli bir cihân hâkimiyeti ile yeni bir tarih devresine girerler. Türkler İslâm dini ve medeniyeti çerçevesinde kendi ideallerini bularak yükselirken iç buhranlara ve dış istilâlara marûz kalan İslâm dünyasını ve hayatiyetini kaybeden müslüman milletlerini de kurtarmışlardır. Bu yeni devirde Türklerin Türk, İslâm ve cihân tarihlerinde rolleri o derece artar, ki bütün müslüman ve hıristiyan kavimlerin kaderleri üzerindeki tesirleri bugüne kadar devam eder. Gerçekten İslâm dünyası, X’ncu asırda, dinî, içtimaî ve siyasî buhran ve nifakla içeride, Bizans ve Avrupa’nın istilâları ile de dışarıda öyle tehlikeli bir duruma düşmüştü, ki müslümanların tek tesellisi bu asırda İslâmiyetin Türkler arasında sür’atle yayıldığına dair gelen haberler idi. Bu münasebetle Fâtih Türklerin İslâmiyeti kurtaracağına dair yayılan birtakım hadîsler, evliyâ tebşirleri ve kehânetler müslümanlara ümid verirken Türkler üzerinde de İslâmiyetin cazibesini atırıyor ve ihtidaları süratlendiriyordu. Türkler böylece milli ve İslâmî mefkûrelerin kaynaşması ile cihân hâkimiyeti dâvalarını canlandırırken müslüman mütefekkirleri de İslâmiyete yaptıkları hizmetler dolayısıyle onlara karşı şükranlarını bildiriyor ve Türkler artık İslâm’ın hâmisi ve bayrağı mevkiine yükseliyordu. Türkler İslâm dünyasını içeride siyasî ve manevî birliğe, dışarıda da istilâlardan emîn bir duma getirdikten sonra da Orta-Asya’yı, Kafkasya’yı, Anadolu’yu Rumeli’yi, Şarkî Avrupa ve Karadeniz’in şimal sahillerini, nihayet şimalî Hindistan’ı İslâm dini ve medeniyeti hudutları içerisine dâhil ettiler. Yeni kültürel ve iktisdiî hamlelerle de İslâm medeniyeti ikinci yüksek devrini idrâk etmiş ve ona XVII’nci asra kadar uzun bir ömür ve üstünlük sağlamıştır.

Selçukluların hâkimiyeti ve cihangirâne hamleleri sayesinde İslâm’ın bu kudreti kazanması Bizans imparatorluğunun artık inhitata uğramasına; cehalet, sefalet ve taassup içerisinde bulunan Hıristiyan Avrupa’nın da meşhür Haçlı seferleri ile birkaç asır süren taarruzlarına sebep oldu. Milyonlarca insanın kanına mal olan bu Haçlı taarruzları nihayet Türk kudreti karşı­sında kırılmış ve Avrupalılar memleketlerine eli boş olarak dönmüşlerdir. Lâkin onlar hiç farkına varmadan bu seferlerin büyük bir mükâfatını görüyorlardı. Filhakika Avrupalılar bu münasebetle İslâm medeniyetini tanımış; Şark’tan ilim ve kültür aşıları almak ve Akdeniz ticaretine hâkiın olmak sayesinde Yeniçağlar medeniyetinin temellerini atmağa muvaffak oldular. Öyle ki, Hıristiyanlığın unutturduğu ve Avrupa'nın hayran olduğu eski Yunan medeniyeti de ancak Müslümanlar sâyesinde öğrenilebildi. Böylece Türk hâkimiyeti bir yandan İslâm medeniyetinin hayatiyetine ve yükselmesine imkân verdi; öte yandan da Avrupa medeniyetinin doğuşuna hizmet etti. Türklerin İslâm dini ve medeniyeti sâyesinde yükselişlerine dair bir hâdiseye de burada dikkati çekmek yerinde olur. Karadeniz şimalinden vukubulan bin yıllk sayısız Türk göçlerine rağmen buralarda Türklük nihayet tarihe karıştığı halde cenup yolu ile vukubulan muhaceretler yüksek medeniyete ve nüfus kesafetine sâhip bulunan Yakın-şark ve Anadolu’da Türkmenler yalnız varlıklarını muhafaza etmemişler; aynı zamanda en büyük imparatorluklar kurup yüksek bir medeniyetin ve cihân hâkimiyeti dâvasının da ileri bir temsilcisi olabilmişlerdir.

Selçuklular devrinde istilâcı Haçlılara karşı Anadolu’da ve Suriye’de cihâd yapan Türkler Osmanlılar devrinde uğradıkları ikinci devir Haçlı taarruzlarını, daha beylik halinde başlamak üzere, Rumeli’de, Orta-Avrupa’da, Akdeniz’de ve hattâ Okyanus’larda karşılayarak daha derin bir mefkûre ve daha kudretli ordular sâyesinde daha muhteşem zaferler kazandılar. Osmanlı pâdişâhlarının kudreti ve dehâsı sâyesinde Türk cihân hâkimiyeti dâvası en yüksek derece ve seviyesine ulaştı. Böylece Katolik kilisesinin giriştiği bu yeni Haçlı taarruzları neticede Türk hâkimiyetini Avrupa’nın ortalarına ve Akdeniz havzasına kadar genişletti. Nitekim Macaristan zaferinden dönen Kanunî Sultan Süleyman, Avrupalı elçilere: ‘Hıristiyan devletler ecdâdıma karşı beyhûde daimî Haçlı taarruzlarına girişmeseydi bu kadar kan dökülmezdi’ derken savaşların mes’uliyetinin onlara ait bulunduğunu ve yapılan fetihlerin de bu zaruretle olduğunu mey­dana koyuyordu. Türk milletinin tarihte en büyük eseri olan Osmanlı imparatorluğu dünya tarihinde de ancak Roma ve Halifelik imparatorlukları ile mukayese edilebilecek bir siyasî varlıktır. Fakat, aslında, bu devletin onlardan da üstün vasıfları vardı. Filhakika Osmanlı İmparatorluğu maddî-manevî kudret kaynakları, idaresinde yaşıyan çeşitli kavim, din ve mezhepler-arası barışı, siyasî istikrarı ve içtimaî âhengi ile iki evvelki imparatorluktan da daha sağlam ve kuvvetli bir nizâmın temsilcisi idi. O, Roma İmparatorluğu gibi yabancı istilâların tehdidi ve haraç verme mecburiyeti altında değildi. Halifelik imparatorluğu gibi de sür’atle siyasî otoritesini ve birliğini kaybetmemişti. Materyalist hastalıklara, dinî ve İçtimaî buhranlara düşmemekle, yüksek zenginler ve ezilen sefil halk kitleleri ve sınıflar-arası uçurumlar meydana getirmemekle de mümtaz idi. Osmanlı devrinde üstün Romalı ve aşağı yabancı milletler tasnifine benziyen bir ayrılığa da rastlanmamıştır. Fransız âlimi Fr. Grenard’ın ifadesi ile Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman milliyetler tezadına, din ve mezhep mücâdelelerine fırsat vermemiştir. Bu âhengi ile OsmanlıIar yalnız eski imparatorluklar değil, hürriyet, demokrasi, lâiklik ve insanlık fikirlerinin yaygın bulunduğu Modern çağ imparatorluklarından da daha ileri ve emsalsiz bir nizâmın sâhibi idiler. Osmanlı İmparatorluğu siyasî istikrarı, dinlerarası âhegi ve İçtimaî adâleti ile Büyük Selçuklu imparatorluğundan da daha üstün bir siyasî teşkilât idi. Bu sebepledir, ki emperyalist devletlerin taarruz ve tahriklerine kadar yabancı milletlerin isyân veya istiklâl hareketleri de bahis mevzuu değildi. XVI’ncı asırda Osmanh İmparatorluğu üç kıt’ada, eski medeniyet ülkelerinde, iç denizlerde ve pek çok kavimler üzerinde hükûm sürerken İslâm dünyasının geri kalan memleketleri de diğer Türk devletlerinin idaresinde bulunuyordu. Hindistan’da Babürlü ve İran’da Safevî şahlıkları, Türkistan’da ve Altun-ordu’da başka Türk hanlıkları bulunuyordu. Böylece bu asırda Türk milletinin hâkimiyeti ve yayılışı Viyana kapılarından Ganj nehri vâdilerine, Altay dağlarından Atlas dağlarına, İtil boylarından Habeşistan’a ve Büyük Sahra’ya kadar eski dünyanın yarısına kadar yayılıyordu. Bu sebepledir, ki bazı Avrupa tarihçileri (meselâ E. Driault) haklı olarak bu devre ‘Türk asrı’ adını vermişler, ki Avrupalıların Muhteşem dedikleri Kanunî Sultan Süleyman bu devrin ve Türk cihân hâkimiyeti dâvasının tâcını temsil eder. Türkiye’de, Türkistan’da, Hindistan’da ve İslâm dünyasının diğer ülkelerinde yükselen büyük mimarî âbideleri Türk ihtişam, mefkûre ve san’at duygularının terkibini ve en güzel maddî ifadelerini teşkil eder. İslâm mütefekkirleri de, XIII’ncü asırda, dünyanın dörtle birinin yâni Tuna boylarından Uzak-şark’a ve Ak-deniz kıyılarından Hindistan içlerine ve Mısır’dan Bulgar (Kazan) diyârlarına kadar uzayan bütün ülkelerin Türklere ait bulunduğunu veya Büyük Türkistan olduğunu söylerken bu hususu da bu milletin üstünlükjleri hakkında başka bir delil olarak gösteriyorlardı.

Osmanlı mütefekkirleri İmparatorluğun maddî-manevî kudret kaynaklarına o derece inanmışlardı, ki XVII’nci asırda başlayan inhitatı ârizî sayıyor; bir takım islâhat tedbirleri sâyesinde Kanunî devrini tekrar diriltebileceklerine inanıyorlardı. Hattâ XVIII ve XIX’ncu asırlarda, Rusya ve Avrupa karşısında, uğranan ağır mağlûbiyetlere rağmen Türkler yine de millî ve İslâmî değerleri hakkında hiçbir şüpheye düşmüyor ve aslâ manevî mağlûbiyeti kabul etmiyorlardı. Gerçekten bu devletin hayatiyeti ve kudsiyeti Türklerin şuûrunda o derece yerleşmişti, ki İbn Haldun’un devletlerin doğuş, yükseliş ve sukut nazariyesine bağlı kalan Osmanlı tarihçileri İmparatorluğun ‘Dev1et-i ebed müddet’ bulunduğuna ve bu sebeple de bu nazariyeden müstesnâ olduğuna inanıyorlardı. İmparatorluk, çok ağır şartlar içinde ve büyük hatâların kurbanı olarak, Birinci cihân harbinde yıkılırken bile hayatını tarihî şeref ve azametine uygun hamaset destânları ile kapatıyordu. Hattâ İstiklâl Harbinin zaferle neticelenmesi ve yeni Türkiye’nin doğuşu da Osmanlı Türklerinin ölüm sırasında dahi nasıl bir mefkûrevî kudrete sâhip olduğunu göstermiştir. Böylece manevî teslimiyet mânasına gelen Tanzimat’tan sonra Avrupa karşısında küçük bir münevver zümrenin düştüğü aşağılık duygusu ve rûhî çöküntü yine de bu manevî kudreti sarsacak bir derecede değildi. Dikkate şâyandır, ki Müslüman âleminin üstünlüğü karşısında Yakın-şark hıristiyanları ve hususiyle Rumlar tam bir aşağılık duygusuna gömüldükleri ve bu suretle de kendi sukutlarını bizzat hızlandırdıkları halde Avrupa’da ne Araplar ve ne de Türkler karşısında böyle bir rûhî çöküntü husûle gelmemiş; Kilisenin hâkimiyeti ve Hıristiyanlığa bağlılık böyle bir duruma fırsat vermemişti. Lâkin ilmin ve fikir hürriyetinin inkişafı ile Hıristiyanlığa karşı uyanan bir itimatsızlık dolayısiyle Yeni-çağlar Avrupasında da Türklerin içtimaî, ahlâkî, dinî ve mefkûrevî üstünlüklerine dair bazı fikirler ileri sürülmüşse de Osmanlı İmparatorluğunun gittikçe ağırlaşan inhitatı bu düşüncelerin aşağılık duygusu halinde gelişmesine fırsat vermemiştir. Halbuki bugün yeni Türkiye’de, tersine bir medeniyet anlayışı, millî kültür, ahlâk ve mefkûrenin tahribine sebep olmakla aydınlar arasında ağır bir manevî buhran ve aşağılık duygusu meydana gelmiş; kaba materyalizme kurban ve rûhsuz nesillerin yetişmesi ilericilik sayılarak Türk tarihinde ilk defa olarak millî birliği tehdid eden tehlikeler başgöstermiştir.

Türklerin maddî-manevî kuvvet kaynakları ve cihân hâkimiyeti mefkûreleri sâyesinde meydana getirilen tarihin azamet devirlerini izâh ederken başka kavimlerin yaşayış, düşünüş ve inanışları ile tarihî inkişafları arasında mevcûd münasebetler de tabiatiyle alâkamızı çeker. Hindistan’da doğan dinlerin savaşı ve hayvan kesmeği yasak etmesi de bu ülkede yaşayan kavimlerin iklim ve hayat şartları ile ilgili olup Hindlilerin siyasî bir kudret ve kabiliyet gösterememeleri ve yabancıların idareleri altında kalmaları bu münasebetlerin tabiî bir neticesidir. Hindistan’da halkların aşılmaz sınıf (kast) uçurumları ile birbirlerinden uzaklaşmaları ve paryalara revâ gö­rülen sefil hayat ve zulümler bu dinî inançların insanî bir menşe’le ilgisini bertaraf eder. Hayat şartları ve inançlar arasındaki münasebetler dolayısıyle Türkler de, Hindlilerin aksine olarak, savaşı günah değil varlıkları için meşrû ve hattâ sevap sayıyorlardı. Nitekim millî destana gö re Oğuz Han devletini oğullanna taksim ederken: ‘Ey oğullarım! Ben artık yaşlandım; çok savaştım; Göktanrıya borcumu ödedim’ demekle cidden sevap işlediğine inanıyordu. Bu sebepledir, kî Türkler kendi mizaçlarına uygun gelmeyen Hindistan dinlerini kabûle yanaşmıyorlardı. Nitekim Buda dini, VI-VIII. asırlar esnasında, Orta-Asya’da yayılma faaliyetine girişirken Gök-Türk hükümdarı Bilge Han ve onun hâkîm veziri Tonyukuk bu dinin kabulünü reddediyor; onun yumuşaklık ve miskinlik telkin ettiğini, savaşı ve hayvan kesmeyi yasaklayarak Türklerin hayat şartlarına uymadığını, mücadele güçlerini bozacağını düşünüyor ve kalabalık Çinliler karşısında istiklâllerini korumakta zorluk çekeceklerini ileri sürüyorlardı. Böylece bu mümtaz devlet adamları hakikaten millî hususiyet, ihtiyaç ve endişelere göre hareket etmişlerdir. Bu münasebetle IX’ncu asır Arap mütefekkiri Câhiz’in Mani dinini kabûlden sonra Uygurların savaşçı kabiliyetlerini kaybettiklerine dair beyânını da hatırlamak yerinde olur.

Şamanî Türkler savaş gibi bu esnada düşmanı öldürmeği de günah değil hattâ sevap sayıyorlardı. Bu sebeple de Gök-Türk kağanları ve beyleri öldürdükleri düşman büyüklerinin çirkin heykellerini veya, kendi tabirleri ile, Balballarını mezarları kenarına dikiyor ve bunların âhirette kendilerine hizmet edeceklerine inanıyorlardı. Bu hâdise de Türklerin savaşçı kabiliyetleri ve inanışları ile hayat şartları arasındaki münasebetlere güzel bir misâl teşkil eder. Bununla beraber Orhun kitâbelerine göre Türk kağanları kendi milletinin sel gibi akan kanlarını ve dağ gibi yığı­lan kemiklerini anlattıkları halde zaferleri esnasında öldürdükleri düş­manlarının miktarından bahsetmeye ve bununla iftihara tenezzül etmemişlerdir. Buna mukabil birçok eski ve çağdaş hükümdarlar düşmanlarına karşı yaptıklan zulümlerle öğünüyorlardı. Gerçekten kağanlar daima sulh ve nizâm için savaştıklarını ve muharebeyi sadece içeride isyânları bastırmak, dışarıda da tecâvüzleri önlemek maksadı ile yaptıklarını belirtiyor ve bu münasebetle de onların günah (yazuk) işlemelerini sebep olarak gösteriyorlardı. Bu durum, Türklerin savaş gayelerini ancak İslâmın cihâd mefkûresi ile mukayese ettiğimiz takdirde hakikî mânasında anlamanın mümkün olacağına delâlet eder. Selçuklu ve Osmanlı sultanları da Türk-İslâm esaslarına göre tecâvüz ve tehlike karşısında harp ilân ediyor ve icabında da bunu dinî bir fetva ile meşrulaştırıyorlardı. Esasen İslâmın cihâdı da bazan yanlış anlaşılmış ve ancak bu gibi kayıt ve zarûretlerle müslümanlara farz kılındığına dair hükümlere dikkat edilememiş; kendi nizâmına aldığı Semavî dinlere ve mensuplarına da geniş hürriyet ve kanunî haklar tanımıştır. Halbuki Hıristiyan kiliseleri yalnız yabancı dinlere değil, kendi mezhep ve tarikatlerine de aslâ müsamaha etmemiş; hattâ mensuplarına hayat hakkı dahi tanımamıştır. Türk kahramanları atları ile gömülürken bunların dünyada olduğu gibi ahirette de kendilerine binek olarak hizmet edeceklerine inanıyorlardı. Moğol hanları ise, aynı hizmet inancı ile, insan kurban ediyorlardı, ki bu iki kavim arasında mevcûd insanlık ve medeniyet seviyeleri farkını göstermesi bakımından kayde değer. Bir hâkanın Türklerin yalnız savaşta hîleye cevâz verdiğine dair üzüntüsünü de bu vesile ile hatırlatmak yerinde olur.

Dinlerin kavimlerin tabiatı üzerinde olduğu gibi kavimlerin de dinler üzerinde tâdil edici te’sirlerde bulunduğu tarihî bir hakikattir ve sosyolojik kanunlara uygundur. Bu sebeple Câhiz’in Uygurlar hakkmdaki beyânını biraz mübalâğalı bulmak iktiza eder. Nitekim, X’ncu asır İslâm kaynakları, Uygurların, daha küçük bir devlet iken bile, kendi dindaşları Manihaistleri himâye maksadı ile Sâmânileri tehdid edebilecek bir kudrette olduğunu belirtiyorlar. Gerçekten aynı sosyolojik kanununa göre Buda dini Uzak-şark’ta ve Hıristiyanlık da Avrupa’da hayli değişikliklere uğramıştır. Meselâ Avrupalılar, Hıristiyanlığın telkinlerine aykırı olarak, eski savaşçı kabiliyetlerini zayıflatmamışlar; yine Hazret-i İsâ Allah’ın hakkını Allah’a ve Kayser’in hakkını kayser’e bıraktığı halde Saint Thomas’nın ‘Beden rûha tâbidir’ düstûruna göre Papalık ruhanî hâkmiyet yanında dünyevî hâkimiyeti de elde etmeye çalışmış ve bu uğurda uzun mücâdelelere girişilmiştir. Arap, Acem ve Türk milletlerinin de İslâm mezhep ve tarikatleri üzerinde tesirlerini görmemek mümkün değildir. Meselâ İranlılar, eski dinleri ve millî duyguları sebebiyle, İslâmiyeti tadil eden bir takım mezhepler ve hattâ ilk zamanlarda İslâmiyet’e düşman dinî zümreler (sectes) vücuda getirmişlerdi. Mazdekçi veya komünist hareketleri de bu arada kaydetmeliyiz. İslâmiyeti sâf şekline sokmak maksadı ile İbn Teymiyye'nin fikirleri üzerinde kurulan Vehhabilik kuru, sert ve san’attan uzak bir hüviyet alırken Arabistan’ın şartlarına uyuyordu. Türkler, diğer milletlerden farklı olarak, Hazret-i Peygamber sevgisi ile bir Mev1ûd âyini ihdas ederlerken hem derin kudsiyet duygularını ve hem de ince san’at arzularını tatmin ediyorlardı. Bazı Türk tarikatları içinde mûsiki ve sema (raks) ın büyük bir dinî vecd vasıtası hâline gelmesi de eski Türk camialarının te’sirlerini gösterir. Tasavvufî Türk tarikatlarına ait sazsız zaviyeler ve imaretler, bunlar vasıtasıyle yayılan hayir işleri de eski Türk insanlık ve misafirperverlik duygularının İslâmiyetle birlikte yükselmesinden başka bir şey değildir.

Türk tarihinde millî, dinî ve insânî duygulara dayanan bir cihan hâ­kimiyeti mefkûresinin askerî ve siyasî kudretle muvâzi olarak gelişmesini izah ederken manevî kuvvetlerin daha bâriz rollerine de dikkati çekmeliyiz. Filhakika bir avuç Arap kahramanının devrin Sasanî ve Bizans gibi iki muazzam imparatorluğu yıkmasını veya kanatlarını kırmasını Hazret-i Muhammed’in getirdiği ilâhî rûh ve İslâm mefkûresinin kudretinden başka bir sebeple anlatmak mümkün değildir. Roma İmparatorluğu da, bütün şiddet ve zulümlerine rağmen, fakir hıristiyanlara karşı yenilmekten kurtulamamış ve yeni dinin zaferini önleyememiştir. Türkler tarih sahnesine çıkışlarından beri, Şamanî ve İslâm çağlarında, tek bir Allah’a bağlı bulunmuş; Tanrının mümtaz bir kavmi olduklarına ve onun kendilerini koruduğuna, kağan ve sultanlar Allah’ın cihân hâkimiyetini kendilerine ihsân ettiğine ve bıı sebeple de dünya nizâmını kurmağa memur bulunduklarına inanıyorlardı. İslâm’ın ilk mu’cizesini nasıl büyük fetihleri teşkil etmiş ve müslümanlar zafer müjdelerine inanmış idiyse Selçuklu ve Osmanlı Türkleri de öylece İslâmî ve millî imanla kudret kazanıyorlardı. Bıı gibi sayısız manevî âmiller karşısında da K. Marx’ın Tarihî materyalizmi, tek taraflı bir izah olarak, tabiatiyle, ilmî tenkidlere dayanamamış ve kolaylıkla iflâs etmiştir. Manevî değerlere bağlı bulunan Türk kağan ve sultanları milletlerinin istiklâli, birliği, refah ve yükselişi uğrunda mücadeleyi tabiî bir vazife saydıklarını beyân ederlerken Türk halkı da ancak devleti ve kağanı mevcut bulundukça çalışmanın faydasına inandığını belirliyor; böylece millî duygular tarihinde idareci ve idare edilen olarak mühim bir kaynaşma hâdisesi vuku buluyordu. Bu sebepledir, ki Türkler devleti baba ve mukaddes sayıyor ve ‘devlet baba’ tâbiri de bu tarihî inançtan doğuyordu. Gerçekten Türkler çok eski devirlerden millî duygulara sâhip olmakla dünya milletleri arasında mümtaz bir mevki almışlardı. Nitekim millî duygular tarihinde emsaline rastlanılmayan Orhun kitâbelerinin bu rûhuna dikkat eden Rus şarkiyatçısı W. Barthold da: ‘Eski Türklerde millî vicdanın teşekkül etmiş olduğuna asla şüphe caiz olmayacak bir derecede tam bir sarahat vardır’ hükmünü verir ve bu husus ‘nâdir bir şeydir’ derken bizi te’yîd eder…”[1]

“(…)İslâmiyet ve Hıristiyanlık gibi iki cihânşümûl din kendi ümmet birliği ve dünya nizâmı için ayırıcı millî hareketlere müsaade etmiyor. Bununla beraber bu duygular yine de varlıklarını hissettirmiş ve tarihî rollerini de yapmışlardır. Hattâ millî duygular bazan din ve mezhep ayrılıkları ile birleşmiş veya bu nâm altında birbirlerini desteklemişler; bu suretle de milletlerin varlıkları canlı bir uzviyet gibi devam elmiştir. Meselâ Yakın-şark hıristiyanIarı, hususiyle Süryaniler ve Ermeniler mezhep farkları ile Bizanslılara karşı millî varlıklarını korumuşlardı. Rumlar da Katolik Avrupa'ya karşı Osmanlı idaresini tercih ederlerken millî ve dinî istiklâllerini muhafaza endişesi ile hareket ediyorlardı. VI’ncı asırdan sonra Roma vasfını kaybetmeğe, Yunanlılaşmağa ve Latince yerine Yunanca hâkim olmaya başlayan Bizans imparatorluğu, Şark milletlerini Ortodoks yapmak ve Rumlaştırmak siyaseti ile onlara karşı zulümlere girişmiş ve bu hareket de yabancı kavimlerin millî ve dinî mukavemetlerini arttırmış; böylece Bizans'ın cihân hâkimiyeti dâvası Türklere nazaran çok dar ve adâletsiz bir mahiyet almış, hattâ Türklere karşı Bizanslıları kurtarmağa gelen Haçlı Avrupalılar da Rumların hile ve hıyanetlerini görerek onlara düşman olmuşlardı. Nitekim İslâm istilası altında kalan İran da, yeni fikir ve mezhepler halinde, hususiyle aşırı Şiî (Gulât-ı Şia) adı altında diriltmekle millî ve mânevî istiklâl gayesini güdüyordu. Büyük İran şâiri Firdevsî kendi Şahnâme’sinde ‘Bu otuz yıl zarfında çok sıkıntı çektim. Ama bu farisî ile Acemi dirilttim’ derken eserini ne dererece derin bir millî duygu ile yazdığını meydana koymuştu. Bu zamanda İran'ın şarkında Türk Gazneliler ve garbinde de Şiî Acem Büveyhliler hüküm sürdüğü halde Firdevsî yine de Araplara karşı nefret ve hakaret duygularını gizlememiş: İslâm istilâsına karşı millî hislerinin daha üstün olduğunu göstermiş ve bu sebeple de dindar muhitlerde onun İslâmlığı ve eseri şüphe ile karşılanmıştır. Türkler kendi arzuları ile İslâm olduğu ve İslâm dünyasına hâkim bulunduğu için de bu türlü dar dü­şünce ve duygulara sâhip olmamışlardı.

Emevî halifeliği zamanında Araplar İslâmiyeti kendi millî hesaplarına göre kullanıyor: diğer Müslüman kavimlerinden üstün olduklarını, onlara ikinci derecede bir mevki tanıdıklarını, kendileri sâyesinde hidâyete erdiklerini ileri sürüyor ve bu sebeplerle Arap olmayanları kendi Mevali (âzâdlı-köle) leri sayıyorlardı. İslâmın müsavilik rûhuna ve ümmet birliğine aykırı bulunan bu tefrik veya aşırı milliyetçilik diğer müslüman kavimlerde de mukabil duygu ve cereyanları kışkırtmış; İslâm tarihînde meşhur ‘Şu’übiyye’ (milliyetçilik) cereyanını doğurmuştu. Böylece Arap olmayan Müslümanlar arasında da kendilerinin Araplara üstün olduklarına dair fikirler meydana çıkmış ve eserler yazılmıştır. Bu aşırı siyaset Emevî devletinin sukutunda ve Abbasî hilâfetinin iktidara gelmesinde başlıca âmillerden biridir. Hattâ Abbasî devleti Araplara de­ğil, daha ziyâde, önce İranlılara, sonra da Türklere dayanarak İslâmın müsâvilik esaslarına bağlı kalmıştı. Abbasî halifeliğine karşı meydana çıkan Şiî Fatımî hilâfeti, Sünnî mezheplere olduğu gibi hıristiyanlara karşı da çok derin bir taassuba saplanmış ve zulümler yapmıştı. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri, İslâm esaslarına ve Türk an’anelerine bağlı kalarak, dinler ve mezhepler arası bir âhenk kurmakla cihân hâkimiyeti dâvalarını kolaylıkla geliştirmiş; hıristiyan Bizans ve Avrupaca meçhûl kalan bu dinî hürriyet ve adalet sâyesinde yabancı kavimlerin kalblerini kazanmışlardı. Bu âhenkli cihân hâkimiyeti mefkûresi yanında Türk halkları ve askerleri arasında daima millî duyguların mevcûdiyetine de rastlanmıştır. Esasen millet realitesini kabûl eden İslâmiyet de dinî ve İnsanî gayelere aykırı bulunmayan mutedil bir milliyetçiliği yasak etmiyor; milletler-arası üstünlük ve nefret duygularına, yâni kendi tâbiri ile bir nev’i ırkçılık demek olan kavmî asabiyete cevâz vermiyordu. Bu münasebetle milliyet, din ve insanlık duyguları arasında tam bir âhenk kurmanın mümkün olduğunu, Türklerin tarihte kendi cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmı dâvaları ile bugün sâdace nazariyatta kalan Birleşmiş Milletler idealine fazlası ile yaklaşmış bulunduklarını belirtmekte bir tereddüd yoktur.

Milletlerin tarihî kudret ve zaaflarına göre yükseliş veya sukutlarına dair bir takım siyasî duygu ve inançlara sâhip olduklarını biliyoruz. Eski Roma, İran ve Bizans imparatorlukları, Büyük İskender ve Cengiz Han da cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmı dâvasını güdüyorlardı. Osmanlılar, milletler, dinler ve sınıflar-arası âhenk ve adâletin te’sisinde hepsinden üstün ve İslâm dünya nizâmı esaslarına bağlı bulunmakla eski Türk devletlerini ve Abbasî halifeliğini de geçmişlerdi. Beşeriyetin son ileri hamlesini temsil eden Avrupa medeniyeti de dinî ve millî taassup hareketleri, sınıflar-arası mücâdeleler ve materyalist hastalıklarla malûldü. Filhakika Garp dünyası ya Kilisenin ilme ve medeniyete baskısı ile veyahut ta ilim ve medeniyetin dine karşı isyânı ile karşılaşmış; medeniyetin bekası ve beşeriyetin saadeti için zarurî olan madde-rûh muvâzenesini bir türlü yaşatamamıştır. Gerçekten dünyanın gözlerini kamaştıran Garp medeniyeti materyalist bir istikamette gelişince Avrupalılar dünyayı hâ­kimiyetleri altına almış; milletleri de üstün Âri veya Beyaz ve geri ırklara göre sınıflara ayıran bir takım bâtıl fikir ve nazariyelerden kurtulamamıştır, Bununla beraber materyalist ve aşırı milliyetçi fikirler bizzat Avrupa milletleri arasında da mücâdeleleri körüklemiş ve kendi medeniyetleri ile birlikte bütün dünyayı da ağır buhranlara sürüklemiştir. Böylece Yeni çağlar medeniyetinin inkişafında ilim-din ve mezhepler arası mücadelelerle boğuşan Avrupa buna çare olarak din ve dünya münasebetlerini vicdan hürriyeti esasına göre ayırıp huzûra kavuşmak isterken, materyalist ve aşırı milliyetçi emeller onu daha büyük sarsıntılara düşürmüştür.

İngilizler adalarda yaşamalarına rağmen ancak Yeni çağlarda denizden nasibini almağa başlamış; deniz ticareti ve şirketleri sayesinde tarihin yeni bir tip ve büyük bir imparatorluğunu kurarak Eski çağdaki Fenikelileri, Orta çağlardaki İtalyanları ve Yeni çağlardaki komşularını çok geride bırakmışlardır. Bu cihânşümûl imparatorluğun hususiyetine ve İngilizlerin karakterine göre bu millet çağdaş imparatorluklara nazaran daha mutedil ve yumuşak bir nizâmın ve cihân hâkimiyeti şuûrunun temsilcisi olarak yalnız diğer ırklardan değil, bizzat kendi âri ırkdaşlarından daha üstün olduğunu hissediyor; hattâ bu vasıfları ile Avrupa medeniyetini kurmakta aynı hizmeti gören Alman, Fransız ve İtalyanlardan da daha yüksek bazı kabiliyetlere sahip olduklarına inanıyordu. İngiliz tarih felsefecisi A. Toynbee, yüksek idare kabiliyeti bakımından ve hâkimiyet an’anelerinden gelen hasletler dolayısıyle, Garpte İngilizleri ve Şarkta da Türkleri misâl olarak zikreder ve birbirine benzetir. Siyasî birliğine kavuşmakta ve müstemleke imparatorluğu kurmakta geciken Almanlar ise yüksek ilim, kültür, san’at ve tekniklerine, beyaz ırkın en sâf kolunu teş­kil ettiklerine inanarak kuvvetli bir milliyetçilik ve Pan-germanizm şuûru ile de bir cihân hâkimiyeti dâvasına girişmiş bulunuyordu. Fakat Yeni çağlar Avrupasında esaret psikolojisinden cihân hâkimiyeti dâvasına atılan Çarlık Rusyası çok dikkate şâyan bir örnek olarak üzerinde durulmağa değer.

Filhakika eski Rus kroniklerinin beyânına ve bizzat Slav âlimlerinin de tetkiklerine göre siyasî teşkilât ve devlet kurma kabiliyetinden mahrum bulunan Slavlar bütün Eski ve Ortaçağlar boyunca Türk ve Cermen kavimlerinin idaresinde esir olarak yaşıyor ve bu sebeple de tarihte değil coğrafyada mühim bir mevki alıyorlardı. Nitekim Avrupa dillerinde köle mânasında kullanılan eselave kelimesi de aslında Esclavus (Slav) adından gelmiştir. Slavlaşan Türkler Balkanlarda Bulgar devletini kurmuş ve Hazarların idaresinde bulunan Kief prensleri de onlardan siyâsi teşkilât ve kültürle birlikte bir çok kültürel unsurlar almışlardır, ki onların kullandığı kaganus unvanı da Türkçe kagan’dan başka bir şey değildir. Rus prensleri Bizans’tan Ortodoks hıristiyanlığını, kültür ve yazılarını aldıktan ve nihayet Altun-ordu hanlığının parçalanmasından sonra kuvvetlenmeğe, şarka ve cenuba doğru genişliyerek eski Türk ül­kelerini istilâya başladılar. Bizans’ın sukutu üzerine onun varisi olduklarını ve İstanbul’dan sonıra Moskova’nın üçüncü Roma mevkiine; yükseleceğini iddia ediyor; Rus prensleri de artık busuretle Çar (Kayser) yâni imparator unvanını alarak yeni ve büyük bir dâva ile ortaya çıkıyorlardı.

Bu tarihî inkişaflar ve Rus imparatorluğunun genişlemesi çarlara artık bir cihân hâkimiyeti şuûru veriyordu. Nitekim çara tâc giydiren Moskova Patriki bunu İsâ’nın tâcı ve çarı da onun temsilcisi göstermekle Hıristiyanlığın en yüksek mevkiini ve dünya hâkimiyetini kendisine vermiş oluyordu. Ortodoksluğun vârisi olmak sıfatı ile de çar imparator şehri (Çarigrad) İstanbul’u almak, Osmanlı imparatorluğuna dâhil bütün Slav ve Hıristiyan milletler üzerinde hâkimiyet kurmak dâvasına girişti. Çarlar bu din mevkileri ve üçüncü Romanın hâkimi sıfatı ile Avrupa'ya karşı eski Ortodoks-Katolik rekabeti ve üstünlük iddiasına da girişmiş oluyordu. İçtimaî bünyesinin hastalıkları ve Avrupa medeniyetinin hazımsızlığı sebebiyle Rusya’da patlak veren Bolşevik ihtilâlini de Garbe karşı uyanan tarihî rekabet ve intikam duygularının bir devamı sayanlar da vardır. Çarlık devrinde Ortodoks dini ve Pan-slavizm nasıl çarlarda bir cihân hâkimiyeti emeli meydana getirmiş idiyse, Bolşevik idaresinde de komünist ve milliyetçi fikirler de öylece Avrupa’ya ve dünyaya tahakküm ihtiraslarını doğurmuştur. Bu suretle tarihinde esaret psikolojisine sâhip bir millet, şartların değişmesi ile, sür’atle dünya hâkimiyeti şuûruna erişiyordu. Bununla beraber bu inkılâp Rusya’da küçük bir hâkim kadroya ait olup halk kitleleri ne Çarlık ve ne de Bolşevik devrinde henüz hürriyet ve millî şahsiyet kazanamamış; bu münasebetle de her iki devirde istibdâd ve zulüm idaresi hüküm sürebilmiştir. Nitekim Rus aydınları arasında istibdada karşı açılan mücadeleler de çok defa ifrata varmış; materyalist ve nihilist mahiyeti ile cemiyeti normal tekâmülden uzaklaş­tırmıştır. Bir mütefekkir Bolşevik Rus devleti istibdâd ve zulmü ile kuvvetlendikçe Rus cemiyetinin de o nisbette sarsıldığını söylüyor, ki bu da millî ve siyasî şuûrun henüz kâfi derecede gelişemediğini ifade eder. Evliya Çelebi, kalabalık Rus milletinin teşkilâtlandığı takdirde Türk-İslâm dünyası için arzedeceği tehlikeye işaret ederken, devletin genişlemesine rağmen, Rusların XIII’nci asırda henüz bir yığın halinde bulunduğunu belirtiyordu. Esasen milletlerin karakterleri kolaylıkla değişemediğinden Rusya’da hüküm süren istibdadın temelinde de eski esaret psikolojisini görmek yerinde olur. Bolşeviklerin bütün dünyaya tahakküm cesareti de buradan gelmektedir.

Çarların istibdadı hem Rus halkının bu tarihî durumuna hem de Bizans’tan gelen istibdâd an’anesine dayanıyor. Gerçekten Çarlık devri istibdadına karşı hiçbir murakabe kuvveti ve müessesesi mecud değildi. Avrupa'da kilisenin hâiz olduğu yüksek otoriteye ne Bizans ve ne de Rus imparatorluklarında rastlanılmamıştır, Zira patrikhane daima imparator ve çarların elinde bir âlet idi. Safevî İran'da olduğu gibi Rusya'da da nazırlar saraydan aldıkları emirleri tatbikten başka bir sıfat ve selâhiyete sahip değildi. Halbuki Osmanlı pâdişâhları devlet işlerini şerîate ve kanunlara göre idare ediyor; memleket meseleleri dîvân’da müzakere olunup kararlara bağlanıyordu. Şerîat ve kanunların bekçisi olan âlimlerin ve dinî efkârın da murakabesi çok kuvvetli idi. Kudretli pâdişâhlar bazan şeyhülislâm veya müftülerin fetvaları karşısında kararlarından vazgeçiyorlardı. Osmanlı pâdişâhları zâten millî devlet anlayışına ve dinî nizâma bağlı bulunuyorlardı. Kanunî Sultan Süleyman, ihtiyarlığına ve hastalığına rağmen, son Macaristan seferine umumî efkârın baskısı ile çıkmağa mecbur kalmıştı.

Modern çağlarda büyük devletlerin, kudretleri ile muvâzi olarak, bir cihân hâkimiyeti şuûruna ermeleri normal olmakla beraber bu inkişafta, eski Türklerde tabiî olarak doğan millî ve dinî inançlardan, insanî duygulardan ziyâde muhakemenin ve maddî hesapların rolü göze çarpar; aşırı milliyetçi gayelere göre istikamet alır. Bu sebeple modern imparatorluklardan hiçbiri milletler-arası âhenge, adâlete ve insanlık duygularına dayanan Osmanlı devlet nizâmı derecesinde bir idare kuramamış ve onun kadar uzun ömre, sağlam ve istikrarlı bir siyasî bünyeye sâhip olamamıştı. Milletlerin siyasî duygu ve inançlarında tabiîlik şüphesiz bîr üstünlük ve kuvvet kaynağı teşkil ediyordu. Polonya’lılar istiklâllerine, Türk süvarilerinin atlarını Vistül nehrinde suladıkları zamana bağ­layan bir efsâne veya kehânete inanmışlar; Birinci Cihân harbinde Türk askerlerinin Galiçya cephesine varması ve nihayet bu milletin kurtuluşu müjdenin isabetine delil sayılmıştır. Halk kitlelerine ait tabiî inançlar hakkında bu güzel misale mukabil bazı milletlerin sun’î efsâne ve fikirlerle aşırı milliyetçi emellerini beslemeleri de bazan gülünç ve kötü neticeler vermiştir, ki küçük Yunanistan’ın Megalo idea hayâli de bu hususta kayde şâyândır. Filhakika Türkler karşısında, XII-XV’nci asırlar zarfında, derin bir aşağılık duygusuna düşen Bizanslılar Türklerin üstünlüğüne ve kendilerinin de sukutlarına dair öyle bir inanca sâhip olmuşlardı, ki bu inançlarını bizzat meydana getirdikleri efsâne ve kehânetlerle örmüş ve kendi inkırazlarını bu suretle de hızlandırmışlardı. Avrupanın ve Rusya’nın himâyesinde kurulan Küçük Yunanistan Osmanlı imparatorluğu­nun uğradığı emperyalist gailelerden cesaret olarak bu eski sukut efsâ­nelerini tersine çevirmeğe ve Türkler aleyhinde hayalî zaferlere dair birtakım yeni dinî efsâne ve kehânetler uydurmağa giriştiler. Osmanlı imparatorluğunu diriltmekten de çok daha imkânsız olan bu hayal için efsaneleri kilise ve maarif teşkilâtı ile yeni nesillerin şuûruna yerleştirmeğe uğraşırken Yunanlılar sadece gülünç olmadılar; aynı zamanda Tesalya’da Türk süngülerine, Sakarya kayalıklarına çarptılar ve İzmir’de de denize döküldüler. Bununla beraber Yunanlılar yine de bu ölçüsüz emellerin cezbesinden bir türlü kurtulamamış ve Türkiye aleyhinde Haçlı seferleri hazırlamaktan da vazgeçmemiştir. Nitekim bir yandan bu uydurma efsânelerle kafaları bozan faaliyetler devam ederken, öte yandan da Yunanistan hâlâ Fener Patrikhânesine bağlı kalmakta ve hattâ anayasası ile de İstanbul’u dinî merkez saymaktadır. Halbuki istiklâline kavuşan bü­tün ortodoks milletler Fener’den ayrılmış ve millî patrikhanelerini kurmuşlardır.

Tarihî mefkûre kudreti ile son Yunan hayallerini yıkan ve istiklâlini de o sâyede kurtaran Türkiye hem bu Yunan ihtiraslarına karşı bir gaflet içine düşmekte; hem de Türk milletini ayakta tutan bu mefkûre kaynaklarını, millî, dinî ve kültürel değerlerini, ilericilik iddiaları ile, sarsmağa girişmiş bulunmaktadır. Bu münasebetle Anadolu’yu vatan hâ­line getiren millî ve İslâmî mukaddesata ve türbelere yasaklar konduğunu, tarihî âbidelerin, evliyâ ve kahramanlara ait menkîbelerin nisyâne terkedîldiğini; buna mukabil uydurma Hıristiyan ve Bizans ziyaretgâhları ihdas olunduğunu da belirtmek yerinde olur. İstanbul’un da tarihi mukaddesatı ve dinî merkez olma vasıfları giderildikçe, sebepsiz yere, Ortodoksluğun merkezi halinde bırakılması, Ayasofya ve diğer bazı camilerin Bizanslaştırılması da adetâ Yunan emellerine cesâret veren te­şebbüslerdir. Böylece bir yanda Yunanistan aşırı ve gülünç bir Megola idea hayalî ile, öte yanda da Türkiye kendi manevî kıymetlerini ve mefkûresini tahrip ile birbirine zıd, fakat ilmî ve insanî esaslara aykırı bir inkişafa zorlanmışlardır.

Bu durum materyalist hızını alan Avrupa medeniyetinin, Rusya’da olduğu gibi Yunanistan ve Türkiye’de de nasıl bir hazımsızlığa uğradı­ğını ve buhranlara sebebiyet verdiğini gösteren misallerden bir başkası­nı teşkil eder. Gerçekten insan madde ve rûhtan mürekkep olduğu, onun saadeti ve medeniyetin de âkıbeti bu iki unsur arasındaki muvâzeneye bağlı bulunduğu halde azametli Avrupa medeniyeti bir türlü bu muvâzeneyi bulamamıştır. Materyalist Roma’ya karşı şiddetli bir mücâdele üzerine kurulan Hıristiyanlık, hayatı ve dünyayı inkâr etmekle bu sefer de muvâzene maddenin aleyhinde bozulmuş; ilim ve medeniyetin sukutu ile Ortaçağlar Avrupası uyuşuk ve karanlık bir devre sürüklenmişti. Haçlı seferleri esnasında İslâm medeniyetinden ilim, kültür ve teknik iktibaslar yaparak Modern çağlar medeniyetini meydana getiren Avrupa Hıristiyanlık ile ilim arasında başlayan ve mezhep mücâdeleleri ile devam eden sarsıntılara uğradı. Lâiklik prensipi ile ilim ve Kilise arasında kurulan sulh, hakikî bir anlaşmadan ziyâde, din ile medeniyetin birbirinden ayrı olarak, gelişmelerine, materyalizm ve dinsizliğin yayılmasına ve böylece yeni buhranların doğmasına sebep oldu. Avrupa’da gelişen aşırı-milliyetçilik ve ona karşı çıkan insaniyetçilik de bu materyalist temel üzerinde besleniyordu. Filhakika din ve milliyet ihtilâflarından kurtulmak isteyen bu sözde insaniyetçi veya beynelmilelci hareket bu tabiî duyguları inkâr etmekle hakikatte kendi gayesinden daha fazla uzaklaşıyor; daha materyalist ve buhranlı bir dünya meydana getiriyordu. Aslında dinler insanlığı ayırmaktan ziyade Allah, hayır, ahlâk ve şefkat yolunda birleştiriyor; onu maddenin esiri olmaktan kurtarıyordu. Tabiî bir duygu olan ve başka milletlerin haklarına saygı gösteren mutedil bir milliyetçilik de ilmî, millî ve insanî gayelere uygun olarak cemiyetlerin nizâmına sebep oluyordu. Bu sebepledir ki bu tabiî duygular yenilememiş; dünyada tarihinde en kuvvetli ve aşırı bir milliyetçilik devresine girmiş; kapitalist ve komünist ülkeler de bu mahiyeti ile ona mağlûp olmuşlardır. Komünizmin bir zulüm ve istibdâd rejimi hâline gelmesi de materyalist buhran ve kargaşalıklara düşen cemiyetlerin mukadder akıbeti olmuş; Rusya ve Çin’in dünyaya tahakküm ihtirasları da buradan gelmiştir. Yeni kurulan Birleşmiş Milletler teşkilâtı ve ideali bu materyalist inkişaflar karşısında madde-rûh muvâzenesini getiremediği için, Avrupa medeniyeti kendisi ile birlikte, bütün dünyayı da tehdit ve tehlikelerle karşılaştırmıştır. Öyle ki bugün dünyanın yaşadığı nisbi bir sükûn sâdece korku muvâzenesine dayanmakta olup beşeriyet ve medeniyetin içine düştüğü bu manevî sukut aslında atom silâhlarının patlamasından da daha korkunçtur. Korku üzerine dayanan bir dünyanın akıbeti meşkûk olduğundan beşeriyet, tarihi boyunca kazandığı manevî değerlere yüksek mevkiini iade edemedikçe buhran ve tehlikelerden kurtulmak imkânsızdır. Bu münasebetle Türklerin tarihlerinde, devirlerin şartlarına göre, bağlı bulundukları millî, İslâmî ve insanî duygulara dayanan cihân hâkimiyeti veya dünya nizâmı davasının Birleşmiş Milletler idealine daha fazla yaklaşmış bulunduğunu helirtmeliyiz…”[2]

TEFEKKÜR

Üç Kıt’a, Yedi İklim, ki bizden sorulurdu

Cihânın kalbine hep, Türk mührü vurulurdu


DİP NOTLAR:

[1]  Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizâmının Millî İslâmî

      ve İnsânî Esasları; “Tarih ve Mefkûre”; Cilt I-II İkinci Baskı Turan Neşriyat Yurdu, Nakışlar Yayınevi             Cağaloğlu – İstanbul 1978; s. 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57.

[2]   Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.