TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -14

TÜRK MİLLETİ  “ORDU  –  MİLLET”TİR

Türk milliyetçiliği, Türk Milleti’ne beşerî plânda koruyucu ve kollayıcı “asker millet” olma husûsiyeti kazandırmıştır. Bunun içindir ki, Türk Milleti târihî geleneği itibariyle “Ordu - Millet”tir. “Ordu-Millet” olmak her millete nâsip olmayan bir keyfiyettir. Türk Milleti, daha târih sahnesine çıktığı andan itibaren bu husûsiyetini ortaya koymuş, binlerce sene boyunca da bunu muhafaza ettirerek bugünlere gelmiştir.

            Allahü Teâlâ (Celle Celâlühü) Türk Milleti’ni bir takım yüksek hasletler ile donatmış ve mücehhez kılmıştır. Türk Milleti’nin devlet kurmadaki muazzam tecrübesi, sevk ve idaredeki üstün istidât ve kaabiliyeti, askerî cengâverlik meziyeti ve hangi ahvâl ve şart altında olursa olsun, şefkat ve merhamet hissîyatı, doğruluk ve adaletten kıl kadar dahi ayrılmama kararlılığı onun bu hasletlerinden bazılarıdır. Bu hasletler târihin ve beşeriyetin  akışında müspet yönelişlerin, yer yer silinmez izlerin, kazanılmış emsalsiz nice zaferlerin damgalarını ve mühürlerini taşımaktadır. 

            Yahya Kemal Beyatlı, “Süleymâniye’de Bayram Sabahı” adlı, o güzel şiirinin bir yerinde, Türk Milleti’nin karakterîni şu altın mısralar ile ortaya koymuştur: “Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı!..” derken tarif ettiği ordu “Türk Ordusu”dur. Şiirin devamında “Ta ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları!..” derken de elbette işâret ettiği bu ordunun mânevî hassâsını meydana getiren “Melekler ve  Şehîdlerden Mürekkep Evliyâ Ordusu”dur.

               Türk Milleti’nin “Rûh Ordusu” yâni doğrudan doğruya “Allah’ın (Azze ve Celle) Seçilmiş Ordusu” olmak ne büyük bir mazhariyet ve bahtiyarlıktır. Bu sebepledir ki, bu “Ordu-Millet”in, târihî gazabı pek ağır, şefkat ve merhameti de o derece bol  ve ganî olmuştur.

               Evet, şâirimizin de dediği gibi bu millet; târih boyunca, yalnız “Hakk ve Hakîkat” uğrunda sayısız mücâdeleler vererek hayatiyetini muhafaza ettirmiş bir millettir. Bu millet, meşhûr Talas Meydan Muharebesi’nde Çinliler ile Arapların mücâdelesinde Arapların yanında yer alarak harbin kaderini Allah’ın (Celle Celâlühü)  inâyeti ile Arapların lehine tâyin ettirmiştir.

 Daha sonraki târih diliminde Büyük Selçuklular, Karahanlıların baskısından bunalan Samanoğullarının yanında yer almıştır. Osmanlılar zamanında İspanyol ve Alman zulmünden kaçarak devletimizin şefkatine sığınan Yahudilere iki defa kucak açmış millet, Türk Milleti’dir. Fransa Kralı’nın Annesi’nin Kânûnî Sultân Süleymân’a yazdığı ve Alman İmparatoru Şarlken’in hapsettiği oğlu Fransuva’nın hapisten kurtarılması için yardım istemiş olduğu millet Türk Milleti’dir. Yine Sultân Abdülmecid zamanında açlık ve kıtlıkla boğuşan Irlandalılara yardım elini uzatmış millet Türk Milleti’dir. Kezâlik, Sultân II.’nci Abdülhâmid Hân devrinde Amerikalılara himmette bulunmuş millet Türk Milleti’dir. Yukarıdaki misâller de göstermektedir ki; Türk Milleti inancına, soyuna sopuna, cinsine cibilliyetine ve ekalliyetine bakmadan yardıma muhtaç kim veya kimler varsa dâima onların imdadına “Hızır Aleyhisselâm gibi” yetişmiştir.

Târih boyunca mazlûm milletlerin koruyucu meleği azîz Türk Milleti olmuştur. Hiçbir karşılık beklemeden her defasında Müslümanlara da hep maddî ve mânevî  yardımı bu “Asâletli  Türk Milleti” yapmıştır.

Diğer taraftan Şark’ta ve Garp’ta başka kavimler tarafından daha “devlet” kavramının bilinmediği bir zamanda dini, dili, târihi, kültürü, medeniyeti ve “mümtaz ordusu” ile binlerce senelik bir “Türk Devlet Geleneği” teşekkül etmiştir. Bütün bunlara ilâveten Türk dilinin şaşılacak derecede ileri bir seviyede bulunması cidden dikkate şâyândır.

Türk Dili’nin dünya çapındaki büyük Türkiyât âlimi Reşid Rahmeti Arat,  “Türk Milletinin Dili” adlı makâlesinde Türk Dili’nin “başka diller ile mukayese edilemez mikyastaki inkişâfını” çok güzel bir şekilde îzâh ve ifâde etmiştir:

“Millî bağ olarak Türk dilinin oynadığı rolü belki diğer dillerin hiçbiri oynamamıştır, denilebilir. Bir dereceye kadar belki Arap dili bu hususta Türk dili ile mukayese edilebilir. Fakat bu dilin rolü de gerek yayılış sahası ve gerek türlü şive şekilleri bakımından, Türk dili yanında çok silik kalmaktadır. Türk dili gerek tarihî devirlerde ve gerek bugün, çok geniş bir saha işgâl eder. Bu dili konuşanlar idarî ve siyasî teşkilât bakımından, muayyen sınırlar içinde, bazan birbirinden oldukça ayrı kalmış ve muhtelif devirlerde kültür vasıtaları birbirinden oldukça farklı olmuştur; bilhassa hudutlarda oturanlar, birbirinden çok farklı milletler ve kültürler ile sıkı temasta bulunmuşlardır. Bütün bunlara rağmen, Türk camiasının çok ehemmiyetsiz bir farkla aynı dille konuştuğunu ve yazdığını düşünürsek Türk dilinin tarihteki rolü daha açık anlaşılmış olur.”[1]

Bir başka Türkiyât âlimi  Necmettin Hacıeminoğlu, “Dünya Dili Türkçe’nin Teşekkülü” hakkında şu tespitlerde bulunmuştur:

“Türk dili, şu anda, yeryüzünde mevcut yazı dilleri içinde, en eski beş dilden biridir. Bunlar, Çince, Hindçe, Farsça, Arapça ve Türkçe’dir. Bugün medenî diller, büyük diller  olarak kabul ettiğimiz ve bütün dünyaya hükmetmek durumunda olan İngilizce, Fransızca, Almanca daha yok iken, ondan yedi asır evvel, Türkçe yazı dili idi…”[2]

Büyük Türk Tarihçisi A. Zeki Velidi Togan Türklerin “medeniyet târihleri” hakkında şunları kaydetmiştir:

 “Türkler eski dünyanın muhtelif kavim ve ülkelerini birbirine kavuşturarak medeniyet tarihinde müspet rol oynamışlar, bir çok kavimler de atlı orduların teşkil edilmesine, komşu kavimlerin İslâmiyet gibi ‘millî’ dinlerinin ‘cihânşümûl’ din şeklini alıp Orta ve Doğu-Asya kıtalarına da yayılmasına sebep olmuşlardır.”[3]

Togan, ayrıca Selçuklu Türklerinin İslâmiyet’e  ve  Türk Târihi’ne yaptıkları hizmetin de şu şekilde altını çizmiştir:

 “Tek bir siyaset sistemiyle idare olunan büyük bir devlete rehberlik eden Selçuklular, (…)İslâmiyet’in Türkler arasında kayıtsız şartsız ve mâniasız kabûl olunması yollarını ve İslâmiyet’in cihânsümûl bir din olması cihetini temin ettiler.”[4]

 Şu ifâdeler de Türk Tarihi, Türk  Dili ve Türk Edebiyatı Târihi’nin  dünya çapındaki büyük ismi M. Fuad Köprülü’ye aittir:

“Millî mazilerinin eskiliği, adetlerinin çokluğu, hayatî faaliyetlerinin azameti, coğrafi mevkilerinin ehemmiyeti itibariyle, Türklerin cihân tarihinde ifâ ettikleri vazife başka hemen hiçbir milletle mukayese edilemeyecek kadar büyüktür.… Hülasa, Çin ve Sirbirya’dan başlayarak Hindistan’a, Avrupa içlerine, İngiliz Adaları’na, Şimali Afrika’ya, Yemen ve Basra’ya kadar hemen hiçbir yer yoktur ki, orada Türk bayrağı dalgalanmamış, Türk kanı akmamış olsun. İslavlar’ın, Germenler’in, Latinler’in, İranlılar’ın., Çinliler’in, Hintliler’in, Araplar’ın tarihi, baştan başa, Türkler’in hamâset destanlarıyla doludur.”[5]

Fuad Köprülü, Türkçe’nin cihân çapındaki hâkimiyetinden de şöyle bahsetmiştir:

 “Yeryüzünde hiçbir lisan yoktur ki, bu kadar büyük bir sahada âdetâ fasılasız bir sürette hükümran olsun. Yalnız bu müstesna vaziyet bile, Türklerin –mazide olduğu gibi istikbâlde de- cihân tarihinde oynamaya namzet rolün büyüklüğünü ve ehemmiyetini pek sarih bir surette anlatabilir.”[6]

Köprülü, Türk Milleti’ni kalıcı olarak  “Ordu – Millet” telâkkisine götüren “Devlet” fikrinin teşekkülünü ise şu şekilde belirtmiştir:

 “Türkler’de ilk devlet aşiretlerin birleşmesiyle vücuda gelen il’dir ki, göçebe bir medine=cite’ye benzer. Aşiretlerin ayrı ayrı reisleri olmakla beraber devletin umumî velâyeti hakan ile hatunun müttehit şahsiyetinde tecelli ederdi… Orduların başında ekseriyetle hakan ailesine mensup bir tekin=şehzâde bulunur, onun yanına da tecrübeli cengâverlerden, adeta bugünkü erkân-ı harp vazifesini gören biri terfik edilirdi.”[7]

Köprülü, Türklerin İslâmiyeti kabulüyle alâkalı târihî akıştaki hareketliliği de şöylece hülâsa etmiştir:

“Hülâsa Selçukî devletinin teessüsüne  kadar, Türkler, mütemâdî akan coşkun  sel gibi Horasan, Irak, Azerbaycan,  el-Cezire, Suriye havalisine, Bizans Serhatlarına gelip yerleşmişler, İslâmlarla  mütemâdî temaslar –neticesinde gerek eski vatanlarında gerek bu yeni geldikleri sahalarda İslâmiyet’i pek kolaylıkla kabul etmişlerdir.”[8]

Türk Târihi’nin bir başka büyük mütehassısı Mükrimin Halil  Yinanç ise Türkiye Târihinin   “Fütûhat ve Medeniyet” faslını şu şekilde  değerlendirmiştir:

 “Türkiye Tarihi, Unûımî Türk Tarihi’nin fütûhat ve medeniyet bakımından en mühim ve büyük bir faslı olduğu gibi, umûmî İslâm tarihinin de, fütûhat ve devam bakımından, en azametli bir kısmıdır. Bu tarih, miladın XI. asrında, Oğuz veya Türkmen denilen Türk ırkının en kalabalık bir elinin Anadolu'yu açarak kendine yurd yapmasından itibaren başlar. O zamandan bugüne kadar bu kıt’ada yaşayan ve zaman zaman bu ülkeden taşarak, muhtelif iklimleri aşan Anadolu Türklerinin gerek Anadolu'daki ve gerekse fethettikleri diğer kıt’a ve memleketlerdeki yapıcılıkları, siyasî ve medenî faaliyetleri, Türkiye veyahut Anadolu Türk Tarihi’nin mevzuunu teşkil eder.”[9] 

 Mükrimin Halil Yinanç, Türk Milleti’nin “Ordu – Millet” geleneğine sahip olduğu inancını  da şöylece ifâde etmiştir:

“Bu ordu pek az zaman içinde Asya'nın garb ülkelerini fethetmiş, bir çok devletleri yıkmış ve daima zaferden zafere koşmuş bir ordu idi.”[10]

Selçuklular Devri Türk Târih ve Medeniyeti Târihi’nin dünya çapındaki büyük âlimi Osman Turan, Türklerdeki “Ordu - Millet” telâkkisini şu şekillerde tebârüz ettirmiştir:

Eski Türklerin veya Oğuzların tarihî fetihlerini destânî bir şekilde anlatan Oğuz-nâme’ye göre ilk cihân hâkimiyeti Oğuz Kağan tarafından kurulmuştur. Nitekim destân Oğuz Han’ın Çin, Hindistan, İran, Azarbaycan, Irak, Suriye, Mısır, Anadolu (Rûm), Rus ve hattâ Frenk ülkelerini fethettiğini anlatırken Kun (Hun), Göktürk ve Selçuk devirlerini şumûlüne almakta ve hattâ destânın muahhar (sonraki) parçaları Osmanlılara kadar uzanmaktadır.”[11]

Osman Turan, Türklerin “askerî kudreti” ile “cihân hâkimiyeti dâvâsı” na yaptıkları hizmeti şöyle ifâde etmiştir:

“Türklerin tarih sahnesinde dünya nizâm veya cihân hâkimiyeti dâvâsı ile çıkışlarında da ilk âmilin mânevî değil askerî kudretin rol oynadığı, onun doğurduğu mefkûrenin de maddî kudreti geliştirdiği muhakkaktır.”[12]

Osman Turan, Türk Milleti’nin “Ordu-Millet” anlayışını, askerî usûl ve esâsları ile harp, taktik, teknik ve stratejilerini Türk millî hâfızasına şöyle sunmuştur:

“Türkler asker bir millet olarak çadır-hamam (çerge) ve seyyar hastahâneleri de keşfederek at üstünde orduları ile birlikte taşıyor ve bunlardan istifâde ediyorlardı.”[13]

“Türkler askeri bilgi, terbiye, muharebe usûlleri ve disiplin sâyesinde Eski, Orta ve Yeni Çağlar başında daima üstünlüğü elde tutmuşlardı. Nitekim eski müellifler Türklerin saldırış, çevirme ve sahte ric'at hareketleri ve muharabe taktikleri dolayısıyla hayretlerini belirtmişler, ordularının şaşkınlığa düştüklerini kaydetmişler ve hatta bu taktikler dolayısıyla merdçe muharebe etmediklerine dair garip düşünceler de ileri sürmüşlerdir.”[14]

“Çağdaş bir Selçuk tarihçisine göre de ‘Türkler her ülkeye girdiler; her beldeyi aldılar ve hiç bir engel ile karşılaşmadan her tarafa yayıldılar. Öyle ki almadıkları memleket, içmedikleri su, ateşlemedikleri ocak kalmadı. Hükümdarlar onların gelişinden ürküp kaçtılar; vardıkları şehirleri ve memleketleri doldurdular; hâkimlerini atıp kendi valilerini tayin ettiler.’ ifadeleri ile tafsilatlı kaynaklarda  verilen yarım asırlık  bu insan selini kısaca belirtmiştir.”[15]

                 Osman Turan, ayrıca “İmam-ı Âzam Ebû Hanife”nin Türkler üzerindeki derleyip toparlayıcı ve birleştirici vasfını ise çok güzel ifâde etmiştir: 

“İmam-ı Âzam Ebû Hânîfe’ye atfedilen bir rivâyet de kayda şâyândır. Buna göre Ebû Hânife Hac esnasında şöyle niyâz eder: ‘Ey Allahım! Ben senin için Muhammed’in (Sellallahü Aleyhi Vesellem) Şerîat’ını takrir ettim. Eğer içtihadım doğru ve mezhebim haksa bana yardım et’ der. Hâtiften gelen bir ses ona: ‘Sen doğru söyledin; kılıç Türklerin elinde bulundukça mezhebine zevâl yoktur’ cevabını verir. Bu rivâyeti nakleden Selçuklu tarihi müellifi Râvendî şunu ilâve eder: ‘Allah’a (Celle Celalühü)  hamd olsun, ki artık İslâm’ın arkası kuvvetli ve Hânefî Mezhebi mensupları mes’ûddurlar. Zira Arap, Acem, Rûm ve Rus diyârlarında kılıç Türklerin elindedir. Selçuklu sultanları Hânefi âlimlerini o kadar himâye etmişlerdir, ki onların sevgisi ihtiyar ve gençlerin kalbinde bâkîdir’. Bu rivâyet kaahir ekseriyeti Hânefî Türklerin mezhep kurucularına karşı ne derece tâzimle bağlı bulunduklarını da gösterir. Nitekim Sultan Sancar, Gazâlî’nin Ebû Hânîfe’yi tenkid ettiğine dair bir rivâyet duymuş ve bundan üzülerek bu büyük âlimi huzûruna dâvet etmişti. Bu dâveti, ancak şartlı olarak kabul eden Gazâlî ‘İslâm’ın hükümdarı’ (O zaman henüz melik idi) Sancar’a büyük müçtehid Ebû Hânîfe aleyhinde konuşmanın imkânsız bulunduğunu söylemişti. Buna çok sevinen Sultan Sancar bu cevabı başka ülkelere de yaymak istemiş ve Gazâlî’nin inzivada kalmasına razı olmayarak kendisine medreseler yaptırmış; ders ve irşâdlarına başlamasını rica etmişti…”[16]

Ömer Lütfü Barkan Anadolu’nün Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında “Derviş ve Gaziler”in oynadıkları rölü “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak adlandırmıştır:

“Osmanlı imparatorluğunun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur: Iran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve şarkî Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhânî bürokrasisine mensub şahsiyetler, muhtelif tarikatlerin mümessilleri… Alpler (kahraman, muharib mânasına) veya Alp Erenler namı altında zikredilen ve daha İslâmiyetten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilâta mensub Türk… ve İslâm dünyasına mensub bazı dinîlerin tesiri altında kalmış olanların ise unvanı bilâhare Gaziye tebdil edilmiş gözükmektedir. Yine aynı kitapta (Aşıkpaşazâde Tarihi) ismi geçen Ahıyânı Rum yani Anadolu Ahileri ile; Horasan Erenleri de denilen Abdalân Rum yani ‘abdal’ ve ‘baba’ ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinatta bulunan ve umumiyetle Osmanlı Padişahlarıyla bütün harplere iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı ve garib etvarlı dervişler bulunmakta idi. Aşık Paşazâde tarihinin Bacıyânı Rum yani Anadolu kadınları dediği ve haklarında tafsilâta mâlik olmadığımız teşkilât veya tarikatten sarfınazarla, diğerlerini ele alacak olursak, banların her birinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri olan… tarikatler olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilât vasıtasıyla her tarafla temas halinde bulunan Osmanlıların ise, Osmanlılaşmış Rumların yardımına muhtaç olmadan daha evvelki emsali Türk imparatorlukları gibi büyük bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiş ve kendilerine lâzım gelen her türlü unsurları bulmuş olduklarına şüphe yoktur. Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi teşkilâtının Anadoludaki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek icabeder…[17]

Büyük kültür târihçimiz Bahaeddin Ögel de Türklerdeki “Ordu Sözü, Ordugâh ve Otağ” ile alâkalı olarak şu izahatlarda bulunmuştur:

“Türklerde, halk bir ordu, ordu ise halk idi.”[18]

 “Ordu, yani başkent veya karargâh anlayışı, orta sözümüzden gelmektedir. Türk hakanlarının otağlarını kurup oturdukları yer, devletin ortası veya merkezi idi. Cihân veya Dünya devleti anlayışı söz konusu olunca, bu ordu merkezi, dünyanın ortası oluyordu.”[19]

“Türk tarihinde ‘otağ’ ve onun çevresinde kurulan ‘ordugâh’, Türk topluluk, devlet ve aile disiplinin, oluşma ve gelişmesinin, tek temeli ve çekirdeği gibi görünmektedir.

‘Ordu’ sözü, eski Türklerdeki ‘orta’, yani merkez sözü ve anlayışından kaynaklanmış, yeşermiş, çiçeklenmiş, -bazan yolunmuş-; ancak çok denenmiş, gönül ve iradelerimizde yerini almış olarak, günümüze kadar gelmiştir. Ordu sözü böylece aile, devlet ve millet birliğinin, otorite ve disiplininin, bir sembolü olmuştur.

Bir milletin hukuk anlayışı ile hukuka riayet ve bağlılığı da, bu deneyişler ve irade eğitimlerinin, sağlam olarak kurulmuş ve oturmuş olmasına bağlıdır. Yoksa bir kaç yılda, bir millet ve ordu anlayışı kurulamaz…

‘Ordu’ sözü, başlangıçtan beri idare, otorite ve disiplini temsil eden kişi ile çevresinin, bulunduğu ve oturduğu yer manasında söylenmiştir. ‘Ordu’ sözü, kesin bir yazılışla, Hun topluluklarında da; Osmanlılarda da, bizde de, aynı manada söylenmiştir ve söylenecektir. Ordu, savaş karargâhı veya zamanla başkent, şehir de olabilirdi…

            ‘Ordugâh’ sözü, biraz eskimiştir. Ancak bu deyiş, bizim değil; tarihin malı olmuştur. Bunun yerini, ne kamp ve ne de konak tutabilir. Okuyucularımız bizi hoş görsünler! Türk tarihinin üzerine dayandığı, bunun gibi bu deyiş ve anlayışları, unutmamamız gerekir. İster Yavuz, isterse Fatih olsun, bunlar kaç gün, kendi saraylarında oturabilmişlerdir? Onların hayatlarının en güzel çağları, otağlarda ve ordugâhlar içinde geçmiştir. Kanunî de, yine böyle bir ordugâh içindeki, kendi otağında ölmüştü. Çünkü büyük bir hakan için en emin ve güvenli yer, kendi ordugâhı ve otağıdır…

            ‘Hakanlık otağı’ bir göçebe veya çingene çadırı gibi düşünülmemelidir. Dede Korkut'un da dediği gibi bu otağlar, ‘kara yerin üzerine dikilmiş, gök yüzüne de aşanmış idi!..’ Düşünmeliyiz ki, tarihi yapanlar da, birer insan idiler. ‘Tuğlu ve sancaklı otağ’; veya saray veya başkent, devletin manasını tamamlayan, bir düşünce ve semboldür. Tuğsuz ve bayraksız her şey, yarım ve manasız kalır. Türkler, tuğ ve sancak için ‘mübârek’ tanımını yapıyorlardı... Anadolu Selçuklu devletinde, hakanlık otağı için ise, ‘serâperde-i mübârek’, ‘dehliz-i mübârek’ sözleri, sık sık geçiyordu.

            Türk tarihinde, kössüz ve davulsuz bir otağ veya bir ordugâh, düşünülemez. M. Ö. 123 ve 121 yıllarında ‘Hun beylerbeyinin otağının önüne dikilmiş olan tuğunun altında, Çin Ordusu ile Hunlar göğüs göğüse vuruşuyorlar; Çinliler Hun beylerbeyinin tuğunu, davulunu ve dolayısıyla ailesini, esir alıyorlar’. Bu, Göktürklerde de, Osmanlılarda da böyle devam edip, gidiyordu. Batılı araştırıcılar bunları söylerler; ancak Türk adı ile aralarında bir birlik kurmaya yanaşmazlar. Bundan dolayı Batılı yazarlar hakkında sık sık eleştirmeler yapılmıştır. Anado1u, Türk kültürünün en değerli bir hazinesidir. Bundan dolayı, eski Türk tarihi ile Türk kültürünün uzantıları, sürekli olarak ve ısrarla Anadolu'da aranmıştır... Ne büyük bir mutluluktur ki, bunların çoğu da Anadolu'da bulunabilmiştir. Bir Türk kültür motifinin, Moğolcada bir tek söz ve örneği var ise; Anadolu' da bunun yüz tanesi bulunmuştur. Ancak Batılılı araştırmacılara göre, bunların hepsi, iptidai Moğolcadan gelmiştir. Aslında onların, bizi Türk saydıkları da, belli değildir. Bu, onların bir kültür politikasıdır. Ancak biz nüfus kağıdımızı, Dede Korkut'u bile İtalyancasından okuyanların, takdirlerine bırakamayız…”[20]

Yine Selçuklu Târihi’nin büyük mütehassısı Mehmet Altay Köymen’in Türk Milleti’nin târihte elde ettiği başarıyı anlatırken yaptığı mukayese dikkate şâyândır:

 “Gerek kurdukları devletlerin sayısı, gerekse rol oynadıkları coğrafî sahalarının genişliği bakımından Türkler’le mukayese edilebilecek başka bir millet tarihte gösterilemez. Hattâ denilebilir ki, muhtelif coğrafî sahalarda, muhtelif adlar altında Türkler’in kurdukları devletlerin sayısı, bütün diğer milletlerin kurdukları devletlerin sayısından fazladır.”[21]

Türk târihi ve kültürü ile alakalı çalışmalarıyla bilinen bir başka büyük târihçimiz İbrahim Kafesoğlu da “Türkler ve Kurdukları Devletler” hakkında şu tespit ve değerlendirmelerde bulunmuştur:

“En eski ve devamlı topluluklardan biri olan Türkler aşağı yukarı dört bin yıllık mazileri boyunca Asya, Avrupa ve Afrika kıt'alarına yayılmış büyük bir millettir…

Bu itibarla mazinin herhangi bir devresinde ayrı ayrı yerlerde çeşitli Türk topluluk, idare ve devletlerini müşahede etmek mümkün olduğundan, Türk tarihi denilince, tek bir topluluğun belirli bir mahaldeki tarihi değil, fakat Türk adı veya husûsî adlar altında ve ayrı hükümdar ailelerinin idaresinde görünmekle beraber, dili, dini, töresi ve gelenekleri ile aynı ‘milli’ kültürün taşıyıcısı olan Türk zümrelerinin çeşitli bölgelerde ortaya koyduğu tarihlerin bütünü anlaşılmalıdır.”[22]

            Kafesoğlu, Türk Milleti’ni “ilk kanun koyucu millet” olarak ise şöyle târif etmiştir:

Gerçekten Türk siyasi ve sosyal hayatında ata kutluluk derecesinde değer verdiren ve destanlarında, yeminlerinde bağlılığını dile getirdiği demir ve demirciliği de aynı kutsal mertebeye yükselten bu kültür, Türklerin atalarını diğer topluluklardan çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına götürmüştür. Savaşçılık kaabiliyetini iyice güçlendiren, demirciliği yanında, otlak ve su için mücadeleler dolayısiyle metaneti artan Bozkırlı, aynı zamanda, huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı hissi ile donanması gerektiğini de öğrenmiş ve insan kütlelerini sürekli olarak barış halinde tutabilmek için toplulukta herkes tarafından riayeti zaruri bir ‘hukuk’ düşüncesine ulaşmıştır. Bu, ‘devlet’ fikrinin doğuşudur. İşte savaşçılığına, hukuk fikrine ilâveten, yine at sayesinde sağladığı -iptidai, uyuşuk yerli kütleleri zihin durgunluğundan kurtararak, insan iradesine sonsuz faaliyet ufukları açan- sürat kavramı ve maddî araç olarak sahip bulunduğu demir vasıtası ile Türkler, kendilerine bağladıkları insanları idare etmek üzere yeryüzünde ilk siyâsî kadroları vücuda getirmiş, ilk kanun koyucu millet olmuştur.”[23]

 

TEFEKKÜR

Türk Milleti  târihle yaşıt “Soylu – Millet”tir

Cevherinde var olan hilkat “Ordu – Millet”ti

 

DİPNOTLAR

[1] Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat, Türk Milletinin Dili,  Türk Dünyası El Kitabı,  Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (Yayınları: 45; Seri: 1- Sayı: A5) Ankara-1976; s. 131. 

[2]Prof.  Dr. Necmettin Hacıeminoğlu,  “Türkçe’nin  Asıl Meselesi”, Türkiye Gazetesi Görüş Sütunu 27 Kasım 1987- İstanbul; s. 2.

[3]Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihi’ne Giriş; Enderun Kitabevi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1534, Tarih Araştırmaları No:2; cilt 1; (En Eski  Devirlerden 16. Asra Kadar): 3. Baskı İstanbul, 1981; Önsöz, s.V.

[4]Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, age. s. 222

[5]Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, Türkiye Tarihi, Anadolu istilâsına Kadar Türkler (Yayına  Hazırlayan Doç. Dr. Hanefi Palabıyık); Akçağ Basım Yayım Pazarlama A.Ş.; 1.Baskı Ankara 2005;s.58

[6]Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, age. s. 63

[7]Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, age. s. 90, 91

[8]Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü, age. s. 138

[9]Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri (Anadolu’nun Fethi) I;    İstanbul Burhaneddin Matbaası, İ.Ünv. Yay., İstanbul 1944, s. 1

[10]Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yinanç, A.g.e. s. 73

[11]Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizâmının Millî  İslâmî ve İnsânî Esasları; “Destân ve Efsânelere Göre”; Cilt I-II İkinci Baskı Turan Neşriyat Yurdu,Nakışlar  Yayınevi Cağaloğlu – İstanbul 1978;  s. 143.

[12]Prof. Dr. Osman Turan, age,  “Cihân Hâkimiyetinin Maddî Kaynakları” s. 185.

[13]Prof. Dr. Osman Turan, age, s.  186.

[14]Prof. Dr. Osman Turan, age,  s. 187.

[15]Prof. Dr. Osman Turan, age. “Büyük Türk Muhacereti”; s. 248.

([16])Prof. Dr. Osman Turan, age. s. 261.

[17]Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan,  İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler; Vakıflar Dergisi, s. II, Ankara, 1942,  s. 279-304.

[18]Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, 3. Baskı, İstanbul, 1988, s.301

[19]  Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar) II. Cilt; “Türk Başkenti,  Dünyanın Orta Yeri”; Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu  Türk Tarih Kurumu Yayınları  Türk Tarih Kurumu Basımevi  Ankara-1995; s. 246 .

[20] Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş Türklerde Ordu, Ordugâh ve Otag-Devlet,Ordu ve  Aile Disiplinin Temelleri­ (Hunlardan Osmanlılara) Cilt: VII T.C. Kültür Bakanlığı Gazi Üniversitesi İletişim  Fakültesi Basımevi, “Önsöz”, Ankara-2000; s. IX, X, XI, XII, XIII.

[21] Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi,  Atatürk Kültür, Dil ve  Tarih Yüksek Kurumu; Türk Tarih Kurumu Yayınları VII. Dizi - Sayı 283; Cilt: 1, Kuruluş Devri  3.Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi -Ankara, 2000; “Giriş”  s. 17

[22] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu,  Türk Millî Kültürü; Yayın Nu: 376 Kültür Serisi: 128; Ötüken Neşriyat A.Ş.;İstanbul, 1998, s. 40

[23] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, age. s. 225, 226.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.