• BIST 101.447
  • Altın 275,493
  • Dolar 5,6965
  • Euro 6,2970
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 19 °C
  • Yozgat 14 °C
  • İzmir 22 °C
  • Adana 24 °C
  • Bursa 22 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -2

Ahmet ŞAHİN

Târih boyunca, içeriden ve dışarıdan Türk Milleti’ne en sinsice, kahpece ve alçakça saldırılar hep olmuştur. Allah’ın (azze ve celle) izin vermesi ile ve Türk milliyetçiliği sayesinde bu plânlar, tuzaklar bozulmuş; Türklüğe düşmanlıklarıyla tescilli yedi düvelli haydutlar birliği Haçlılar her defasında gerisin geriye püskürtülmüştür.

Son günlerde bazı çevrelerin Türklük, milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği hakkında kasıtlı olarak televizyon ekranlarında menfi konuşmalar yaptıklarına, gazete ve dergilerinde ileri-geri atıp tuttuklarına ve köşelerinde kendilerince yazıp çizdiklerine şahit oluyoruz. Bu yazılan ve çizilenlerin târihî hakîkatler, ilim, irfân ve insâf ile bağdaşır hiçbir yanının olmadığını üzülerek görüyoruz. Bunlar coğrafyaların nasıl vatanlaştığından habersiz zavallı vatansızlardır. Bunlar; kördürler, görmezler; sağırdırlar, duymazlar; rûhsuzdurlar, hissetmezler. Bunlar, her devirde Türk Milleti’nin içerisine sızmış ve birer kene gibi milletin bünyesine yapışıp kanını emmişlerdir. Bunlar; bukalemun gibi her renge, kılığa giren ve dâima asalak olarak yaşayan korkaklardır. Bunlar, gerektiğinde efendilerinden aldıkları emir ve tâlimatlar mucibince gizli-açık, Türk Milleti’nin düşmanları ile iş tutmaktan asla utanıp sıkılmazlar. Bu bakımdan bunlar, katıksız tesçilli vatan hâinleridirler.

Bütün âlem bir defa daha bilmelidir ki; Türk milliyetçiliği; Talas’dan Dandanakan’a, Malazgirt’den Kösedağ’a, Niğbolu’dan Kosova’ya, Varna’dan, İstanbul’a, Mohaç’dan Çaldıran’a, Mercidabık’dan Ridâniye’ye, Preveze’den Kıbrıs’a, Çanakkale’den Kutü’l Amâre’ye ve son olarak Büyük Taarruz’dan Sakarya’ya.. kadar Türk Milleti’nin kanıyla canıyla yaptığı ölüm-kalım mücâdeleleri ile meydan muharebelerindeki sayısız vuruşmanın adıdır. Türk milliyetçiliği, vatan müdafaasının en keskin kılıcı, bekâ dâvâsının da “kızıl-elma”ya uzanan ebediyet (sonsuzluk) ufkudur.

Biz bu makalemizde, “Türk”, “Türklük”, “Türkiye”, “milliyetçilik”, “Türk milliyetçiliği”, “Medeniyet”, “Türk Medeniyeti ve İslâmiyet”, “Tefekkür”, “Türk Tefekkürü ve İslâmiyet”, “Hikmet”..gibi hayatî kavramları bütün yönleriyle ele alarak anlatmaya gayret edeceğiz. Bunu yaparken de vaktiyle bu vadide kalem oynatmış ilim, fikir ve tefekkür adamlarımızın mühim tespitleri ile mevzûumuza devam edeceğiz.

“Türk İslâm Ülküsü”nün, “Türk Milliyetçiliği”nin muhterem, muazzez ve mümtaz kalemi Seyyîd Ahmet Arvasi’den “Türk” ile alâkalı bir hâtıra nakli:

“Van eski Müftüsü Kasım Arvas Bey’den dinlediğim bir hatıradan daha bahsetmek istiyorum. Bu, büyük mutasavvıf (Es-Seyyid) Abdülhakîm Arvasi’ye (kuddise sirruhu) aittir. Ruslar 1915 yılında Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde Müslüman ahaliye çok zulmettiler. Zulümlerini Ermenilerle birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani, Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki; kadın, erkek, çoluk, çocuk demeden.. Müslüman mı, Müslüman deyip imha ediyorlardı. Anadolu’nun kaderi müşterek, her yerde aynı hadise yaşanıyordu. O tarihlerde bizim aile Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Bayazıt’ta, Erciş’te.. Çeşitli yurt köşelerine dağılmışlar. Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretleri Başkale’de o zaman, Van’ın Başkale kazasında Rus-Ermeni zulmünden çevresindekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van’ı terk ediyor. Rus işgali ve Ermeni Zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul’a geçecek. O zaman geçtiği yol, yani Irak ve Suriye, bizim Osmanlı toprağı. Yabancı ülke, yabancı toprak değil… İmparatorluğun sınırları içerisinde. Suriye’de bulunduğu sırada Suriyeliler diyorlar ki:

‘Siz İstanbul’a, Türkiye’ye gitmek istiyorsunuz. Hâlbuki Türkiye çok müşkül durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflah olmaz; siz de perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese veririz, mektep veririz, hocalık veririz. her türlü imkânı veririz… Evlâtlarınızla mesut yaşarsınız.’

Abdülhakîm Arvasi Hazretlerinin onlara verdiği cevap şudur:

“Türkiye’ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise biri mutlaka benim. Ben Türk’üm, ama Jön Türk değilim.”(1)

Bütün ömrünü “Türk İslâm Ülküsü ve Türk milliyetçiliği dâvâsı”na hasretmiş bu azîz ve muhterem şahsiyetin “Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi”yi dinleyelim:

“Ben, İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti'ni iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece ‘İslam'ı gaye edinen’ Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda, asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıktan gelsin, ister çoğunluktan gelsin, her türlü ırkçılığa karşıyım.

Kişi Kavmini Sevmekle Suçlanamaz

Bunun yanında, Şanlı Peygamberimiz'in ‘Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz’, ‘Kavmin efendisi kavmine hizmet edendir’ ve ‘Vatan sevgisi imandandır’ tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere bağlıyım. Öte yandan, İslam'ın, yakından uzağa doğru bir fetih ruhu ile bütün beşeriyeti ‘tevhid bayrağı’ altında bütünleştirmeye çalışan bir ilâhi sistem olduğunu da asla unutmuyorum.

Yine, Şanlı Peygamberimiz'in: ‘İlim İslam'ın kaybolmuş malıdır, nerede bulursa almalıdır’, tarzında formülleştirdikleri mukaddes ölçüye bağlı olarak hızla ‘muasırlaşmak’ gereğine inanmaktayım. Bu, Türk-İslam kültür ve medeniyetinin yeniden doğuşu (rönesansı) olacaktır.

İslâm'dan zerre taviz vermeksizin, yepyeni ‘kadrolar’ ve ‘müesseseler’ ile zamanımızın bütün meseleleri, vahyin, peygamber tebliğlerinin ve ‘sünnet yoluna’ bağlı büyük müctehidlerin açıklamalarının ışığında, yeniden bir tahlile ve terkibe tabi tutulabilir. İnanıyorum ki, hem Türk olmak, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız, bütün tarihleri boyunca, bunu denediler ve başarılı oldular. O halde, bizler niye bu tarihi vazifemizi yerine getirmeyelim?

Asla unutmamak gerekir ki, ‘yabancı ideolojiler’, yabancı ve istilâcı devletlerin fikir paravanalarıdır, milletleri içten vuran sinsi tuzaklardır. Bunu bildiğim ve buna inandığım içindir ki, Türk Devletini bölme ve Türk Milletini parçalama oyunlarına ve terkiplerine karşı durmayı, büyük bir namus ve vicdan borcu bilmekteyim. Hele, bir Doğu Anadolu çocuğu olarak doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere ve kahpe terkiplere karşı, elbette kayıtsız kalamazdım.

Beni yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü'ne vakfettiğimi elbette bilirler. Beni, bu mukaddes yoldan döndürmek için, ne oyunlara, ne tertiplere ve ne kahpeliklere maruz bırakıldığımı, bir Allah bilir, bir de ben... Şüphesiz, bu oyunlar bitmemiştir ve kolayca biteceğe de benzemez.

Kesin Olarak İman Etmişim ki...

Kesin olarak iman etmişimdir ki, ‘Müslüman Türk Milleti ve onun Devleti güçlü ise İslâm Dünyası da güçlüdür’. Aksine bir durum varsa, bütün Türk Dünyası ile birlikte İslâm Dünyası da sömürgeleşmektedir. Galiba, bu durumu, en iyi idrak edenler de düşmanlarımızdır. Onun için, bütün İslam Dünyası'nı esir almak isteyen ‘şer kuvvetlerinin’ ilk hedefi ‘Türk Devleti’ ve ‘Türk Milleti’ olmuştur. Tarihten ibret almasını bilenler, bunu ayan beyan göreceklerdir. Durum, günümüzde de aynıdır.

Onun için diyorum ki, Türk Devletini yıkmak ve Türk Milletini parçalamak isteyen bölücüler, yalnız ‘Türklüğe’ değil, ‘İslâm’a’ da ihanet etmektedirler.”(2)

Türk tefekkürünün zirvesi Arvasi Hocamız’ın “Türk Medeniyeti ve İslâmiyet” mezûuna bakışı:

“Türk Medeniyeti bir bütündür. O, Türk Milleti'nin tarih sahnesine çıkışıyla başlar, zaman içinde güçlenerek gelişir. Gelişimini Türk kültür malzemesine’ bağlı olarak sürdürdüğü için, orijinaldir.

M.Ö. 2500 veya 1700 yıllarında Asya bozkırlarında ‘küçük bedenli, kısa başlı, geniş alınlı atlarla dolaşan’ savaşçı kavim ile Türk - Altay Kültürü arasında bağ arayan pek çok ilim adamı vardır. Atı terbiye eden, demiri yoğuran, göçebe olmakla birlikte, kendine mahsus yurdu, aile ve cemiyet yapısı, teşkilâtı, hakanı, töresi bulunan ve ‘Tek Tanrı’'ya inanan Türk Milleti, çok eski ve köklü bir medeniyetin sahibidir.

O tarihlerden başlayarak İslâm dinine, büyük bir aşkla katılana kadar Türk, asırlar boyunca ‘Tanrı istediği için’, cihana hükmetmek için savaşmıştır... O zamanlarda dahi, Türk medeniyeti'nde iki muteber İnsan tipi vardır. ‘Bilge insan’ ve ‘Alp’'ler... Haberdar olduktan sonra, bütün varlığı ve heyecanı ile İslâmiyet'e koşan Türk, hasretle beklediği ‘vahiy nizamına’ kavuşmanın mutluluğunu tâ yüreğinde duymuştur. ‘Allah'tan başka ilâh yoktur’ diyen, ‘cihad’ emri ile ‘alplik ruhunu’ besleyen, ‘Âlimlerin hak yolda akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek’ tutan İslâmiyet kısa zamanda Türk'ü fethetmekle kalmamış, Türkü, yeniden Türk'e buldurmuştur.

İslâm'dan önce, Budizm gibi, inzivayı teşvik eden, yaşama sevincini yok eden, kitleleri sahte mâbudlara ve putlara tapındıran, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi, Allah'tan gayrı ‘Tanrılar’ kabul eden dinleri deneyen ve karmaşık inançlar içinde bulunan Türkoğlu, gerçekten de İslâm'da kendini yeniden keşfetmenin de heyecanını tatmıştır.

Kaldı ki, İslâm'dan önceki bazı inançlar, Türklüğün yok olmasına da sebep olmaktaydı. Şöyle ki, Tabgaçlar, Budizmin etkisi ile Çinlileşirken, Hazarlar Yahudi kültürüne yenik düşüyor, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar ve Bulgarlar da Hıristiyanlığın tahribatına maruz kalıyorlardı.

İslâmiyet, millî kültür değerlerini inkâr ve tahrip etmeden yücelten ‘âlem şümûl bir din’ olduğundan, ‘millî medeniyetlerin’ güçlenmesine büyük imkân sağlar. İslâmiyet, milletleri zayıflatmaz, yok etmez; aksine güçlendirir ve korur.

Nitekim, İslâm ile şereflenen milletler, bu dine samimiyetle sarıldıkları müddetçe, güçlü, sağlıklı ve parlak medeniyetler geliştirmeyi başarmışlardır.

Türkler, Araplar, Farslar, Hintliler, Berberîler,... tarihi hayran bırakan üstün medeniyetler geliştirmişlerdir. Böylece, farklı milletlerin, farklı ‘kültür malzemesine’ kendi iman ve esprisi içinde orijinal birer kompozisyon imkânı sağlayan İslâmiyet, birçok milletin ‘millî medeniyetine’ damgasını vuran bir ‘üst-sistem’ olmuştur…

Biz, ‘İslâm Medeniyeti’ tâbirini, İslâm dinini kabul eden, çeşitli ve çok sayıda milletin ‘millî medeniyetlerine’ yeni bir ruh, iman ve şuur kazandıran ‘ortak bir üst – sistem’ mânâsında kullanıyoruz. İslâmiyet, bir 'üst - sistem' olarak medeniyetlerin terkibini değiştirirken o, millî medeniyete kendi damgasını da vurmuş olur. Böylece gelişen, medeniyetlerden biri de ‘Türk - İslâm Medeniyeti’dir.

Bütün tarihi boyunca ‘tevhidi’ özleyen Türk Milleti, en az bin yıldan beri, tevhidin en muhteşemini savunan yüce İslâm güneşinin aydınlığında kültür ve medeniyetini, çağları hayran bırakacak ölçüler içinde geliştirmektedir.

‘Milletimiz, bu ruh ve imanını ebedîyen kaybetmemek azim ve imanını daima göstermiştir ve göstermekte devam edecektir.”(3)

Büyük ve çilekeş dâvâ adamı Arvasi’nin “İslâmiyet ve Türkler” hakkındaki tespiti:

"Türkler, en eski devirlerden beri ‘muvahhit’ olan, yani ‘tek Allah’a inanan bir milletti. Türk milletine, zaman zaman İran ve Hindistan'dan bulaşan şamanist-budist inançlara, hattâ Yahudi ve Hrıstiyan itikatlarına rağmen o, daima kültürünün özünde ‘muvahhit’ olma esprisini korumasını bilmiştir.

Türkler, asırlarca hep İslâmiyet'i aramış gibidirler. Daha önce denediği hiçbir ‘din’ Türk'ün vicdanını tatmin etmemişti. Türkler herhangi bir baskı altında kalmaksızın temiz ve hür vicdanları ile İslâmiyet'i seçtiler, sekizinci yüzyıldan sonra, dalga dalga bu dine katıldılar.

Tarihte hiçbir millet, bu kadar iştiyakla, bu kadar büyük dalgalar halinde yeni bir dine koşmamıştır. Muvahhit Türk Milleti, İslâmiyet'te ‘tevhid’in en muhteşemini bulmuş, onunla coşmuş ve âdeta kendinden geçmiştir. Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han İslâm'la şereflenen ilk Türk hakanı olmuştur.

Türk-İslâm Ülkücüsü için bu hakanın ismini yaymak ve genç vicdanlara heyecanla işlemek vazifesi düşer. Bu yüce hakanın adı asla unutturulmamalıdır. Türk milletinin vicdanında yatan menkıbelere göre, Abdülkerim Satuk Buğra Han İslâmiyet'i rüyasında bizzat şanlı kurtarıcımız olan Peygamberimizden öğrenmiştir. Milleti ise kendisine itirazsız uymuştur. Böylece İslâm'a 10. yüzyıldan itibaren çok büyük dalgalar halinde katılan Türk milleti, 11. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının siyasî lideri oldu. Tuğrul Bey ‘Sultan-ül Müslimin’ ilân edildi. 16. yüzyılda da Yavuz Sultan Selim Han ile de ‘Resul-ü Ekrem’in ‘halifesi’ yani kutlu vekili olmakla şereflendi.

Nihayet, Türk, İslâmiyet ile o derece kaynaştı ki, Avrupalı İslâmiyet'e ‘Türk'ün Dini’ demeye başladı. Daha sonra imparatorluğumuzu yıkmak isteyenler, bu sefer yüce dinimize ‘Arab'ın Dini’ diyerek, güya millî hislerimizi rencide ederek bizi, yüce dinimizden soğutmak istemişlerdi. Oysa, yüce Peygamberimiz bu ‘İlâhi dini’ Arab bedevilerine kabul ettirmek için ne kadar zahmet çekmişlerdi. Hiç şüphesiz, İslâmiyet, şu veya bu ‘kavmin’ dini değildir. O bütün insanlığın haysiyetini kurtarmak için, Allah'ın ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderdiği âlemşümûl ve İlâhi bir dindir. Her ırk, kavim ve her fert karakterini ve şahsiyetini kaybetmeksizin bu dine girebilir. Hiç kimseye bu konuda bir imtiyaz verilmediği gibi, engel olma yetkisi de verilmemiştir. Bütün bunlarla beraber, İslâmiyet, milletlerarası bir din olmayıp milletler-üstüdür...

İslâmiyet, milletleri inkâr etmez, aksine milleti, nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Millî kültürü ve müeseseleri, kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe zorlar. Ondaki küfrü atar, ancak millî şahsiyeti korur. İslâmiyet, kendine aykırı olmamak şartı ile ‘örfe’ (Töre'ye) uymayı emrettiğinden milletin üslûbunu yansıtır. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilediği halde, milletin şahsiyet ve üslûbunu inkâr ve ihmal etmez. Bilâkis, millî şahsiyeti ve üslûbu, getirdiği iman, aşk, aksiyon ve disiplinle gelişmeye götürür…

İslâmiyet, kültür ve medeniyetlere şekil ve ruh veren bir ‘üst sistem’dir… Türk Millî kültürü, müesseseleri ve töresi, en az bin yıldan beri, İslâmiyet’le iyice kaynaşmıştır. Böylece asla vazgeçemeyeceğimiz Türk-İslâm medeniyeti doğmuş bulunmaktadır. Ayrıca, bizi bu ‘medeniyetten’ koparmak isteyen ve iki yüzyıldan beri tezgâhlanan oyunları da biliyoruz…

Öte yandan, Türklüğün İslâm âlemine ve medeniyetine büyük hizmetleri olmuştur. Hizmetin siyasî ve askerî yönü yanında bizzat bu din hayatına olan yardımı çok önemlidir. Türk dünyasında İmam-ı A’zamlar, İmam-ı Maturidiler, İmam-ı Buhariler, Büyük Mutasavvıf Ahmed Yesevîler, İmam-ı Gazaliler, Nizam’ül Mülkler, Mevlânalar, Yunuslar, Hocazade Efendiler, İmam-ı Birgivîler, Ahmed Cevdetler… gibi din uluları yetişerek, kitaplığımıza binlerce cilt eserler kazandırdılar, yeni ihtiyaçlara yüce dinimizi mecrasından saptırmadan çözüm yolları buldular. Devletimizi ve milletimizi ‘devrin en ilerisine çıkarmayı’ başardılar. Türkler, İslâm’a hizmet eden en büyük millet olma sıfatını gerçekten hak etmişlerdir. Peygamberimizden ve yüce ‘sahabi' ‘kadrosundan’ sonra, bu sıfat gerçekten Türk milletinin hakkıdır.”(4)

 

TEFEKKÜR

Ülküm nizâm-ı âlem, irfânî medeniyet
Türk milliyeçiliği, dâimî hâkimiyet


DİP NOTLAR:

(1) S. Ahmet Arvasi, Doğu Anadolu Gerçeği, Bütün Eserleri 4, Bigeoğuz İstanbul 2009; s.58, 59.

(2) S. Ahmet Arvasi, “Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi”; www.turkalemiyiz.com

(3) S. Ahmet Arvasi, “-Türk Medeniyeti ve İslâmiyet-”; www.turkalemiyiz.com

(4) S. Ahmet Arvasi, Türk İslâm Ülküsü I “-İslâmiyet ve Türkler-” (Bütün Eserleri), Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2013, s. 93, 94, 95.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.