• BIST 98.415
  • Altın 277,449
  • Dolar 5,7824
  • Euro 6,4409
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 12 °C
  • Yozgat 16 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 23 °C
  • Bursa 15 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DAYANDIĞI ESASLAR -6

Ahmet ŞAHİN

Türk milliyetçiliği, târihte ilk defa “Türk Hukukî Müesseseleri”ni kurmuş, geliştirmiş ve bunu “Türk Devlet Geleneği”nin vazgeçilmez ve ayrılmaz bir parçası addetmiş ve Türk Devleti’nin ilelebet hakîmiyet esâslarını en belirgin çizgilerle teşekkül ettirmiştir. Bütün Türk Devletleri’nde Türkler, ister göçebe bir hayat sürdürsün ister yerleşik hayata geçmiş olsun, hâkimiyetin kaynağı mutlaka “İlâhî” esâslara dayandırılmıştır. İslâmiyet öncesindeTürk Hukuku”na göre “Devlet”; kuvvet ve kudretin kaynağında vatandaş hukukunu koruyan Hakan’a (Kağan’a), îdârî tasarruf yetkisi tanıyan ve bu yetkinin sınırlarını tâyin eden selâhîyetler; (dîne, kānûna ve örfe uygun olarak) “Tanrıkut” tarafından verilmiş; kararlar Töre” ve “Toy Meclisleri”nde alınmış ve meşrûiyet dâiresinde uygulanmıştır. Türkler Müslüman olduktan sonra ise, “İslâm Hukuku”nu almış, benimsemiş ve bünyesine tatbik etmiştir.

Türk devletlerinde meşrûiyetin bir takım kâide ve kuralları vardır. Adına “Hukuk” dediğimiz şey de bir kâide ve kurallar bütünüdür.

Türk Milleti târih içinde bir târih gibi “Üç Kıt”a ve “Yedi İklim”i harmanlamıştır. Bu azîz Türk Milleti, asırlarca Alplar, Erenler, Başbuğlar olarak âleme nizâm vermek için “İ’lây-ı Kelimetullah” dâvâsına ve sevdâsına gönül vermiş Ahîler, dervişler ve gâzîler topluluğudur.

Menşeleri îtibâriyle sicilleri bozuk ve birbirleriyle akraba olan günümüzdeki bazı milletlerin hak hukuk tanımadan kaba kuvvet gösterisinde bulunmaları gibi bir vaziyet Türk târihi boyunca hiç vârit olmamıştır. Bu vaziyeti en iyi bilenler de Türklerle târihin her devresinde komşuluk veya harp etmiş milletlerdir. Hakkâniyete ve adalete dayanmayan kuvvet kuvvet değildir ve bu husûs beşeriyetin (insanlığın) her zaman en iptidâî mes’elesi olmuştur.

Türk devletlerinde Hakan, Hükümdâr ve Sultân Allah’ın yeryüzündeki bir gölgesidir. Hükümrânlık etmedeki aslî varlık sebebi ve bu sebebin teminâtı milletin kendisidir. Hükümdarlar, milletin her ferdinin hayatından, onlara karşı adîl davranmaktan, şefkat ve merhametle kucaklamaktan, sarıp sarmalamaktan tek tek sorumludur.

İşte Türk milliyetçiliği, yukarıda işâret ettiğimiz hâkim vasıfları ile her devirde Türk devlet ve millet hayatında var olmuş ve kıyâmete kadar da var olacak olan dînî, millî, insânî ve irfânî husûsların şahdamarı mesâbesindedir. Milliyet hissinden ve milliyetçilik fikriyatından mahrum bir milletin gideceği yer târihin çöplüğüne gömülmektir.

İçerideki ve dışarıdaki Türklük düşmanlarının ilk fırsatta saldırdıkları kavram Türk milliyetçiliği ve bu kavramın müdâfiî olan Türk milliyetçileridir. Türklüğe karşı çok sinsî; târih, din, dil, kültür düşmanlığının altında yatan ana sebep de işte budur.

Sanki bizim bir “Türk Hukuk Tarihimiz” yokmuş gibi; seneler senesi, üniversitelerimizde Türk Hukuk Târihi dersi yerine, Roma veya Batı hukuku okutulmasının başka bir açıklaması olabilir mi? Bu soruya karşılık; “Türk Tarih-i Dinîsi”, “Türkiye Târihi Anadolu İstilâsına Kadar Türkler”, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar”, “Türk Edebiyatı Tarihi”, “İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi”, “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri”, “Osmanlı Devletinin Kuruluşu”, “İslâm Medeniyeti Tarihi…” gibi Türklüğe ait dünya çapındaki yüz akı devâsâ eserleri ve bu uğurdaki emsalsiz gayret ve çalışmaları ile temâyüz etmiş Türk Milleti’ne ve Türk milliyetçiliğine çok büyük hizmetlerde bulunmuş allâmelerimizden M. Fuad Köprülü’nün bu alanlardaki ilmî müşâhedelerine ve tespitlerinden bazılarına yeri geldikçe yer vereceğimizi de belirtelim.

Büyük Türk Târihçisi M. Fuad Köprülü’nün Tespitleri:

Ortazaman Türk Hukukî Müesseseleri

On asırdan fazla bir zamandan beri, Türkler, İslâm âlemi dediğimiz dinî ve kültürel camia (cemiyet)nın içinde, onun en mühim unsurlarından biri olarak, bulunuyorlar. XI. asırda Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kuruluşundan sonra bu âlemin siyasi hegemonyasını (egemenliğini) ellerinde tutan Türklerin tarihi, şimdiye kadar yalnız askerî ve siyasî bakımdan tetkik olunduğu için, onların bu husustaki hâkim rolleri az çok tebarüz etmiş bulunuyor. Fakat, kültür tarihi bakımından, Türklerin İslâm medeniyetinin teşekkülündeki rollerinin mahiyeti daha anlaşılmamış yahut, yeni yeni anlaşılmaya başlamıştır…”(1)

“(…)En basit bir sosyoloji bilgisiyle mücehhez olan bir kafa bile, iptidaî cemiyetlerin dahi kendi bünyeleriyle mütenasip hukukî müesseselere malik olduğunu bilir. Türkler gibi eski zamanlardan beri büyük siyasî heyetler kurmuş bir milletin ise, yalnız hususî hukuk değil bilhassa amme hukuku bakımından da kendine has müesseseler vücûda getirmiş olması gayet tabiîdir… Türklerin İslâmiyet’ten evvelki hukukî kültürlerine ve bilhassa amme hukuklarına umûmî bir göz atalım:

Ortazaman Türklerinden bahseden tarihçiler, hemen umumiyetle, Türklerin göçebe hayatı geçirdiklerini ve ancak İslâmiyet’ten sonra yavaş yavaş yerleşik hayat şekline geçtiklerini bir müteârife (herkesin bildiği) gibi kabul ederler. Hâlbuki bu devirdeki bütün Türkleri göçebe telâkki etmek tamâmiyle yanlıştır: (…)Tarih ve sosyoloji tetkiklerinin bugünkü neticeleri, bu yaşayış tarzında da yüksek bir kültür seviyesine erişmenin mümkün olduğunu ortaya koymuş, hattâ yukarı ortazamanda Avrupa’nın yerleşmiş halkının, kültür bakımından Eurasia’nın (Avrasya’nın) göçebe kavîmlerinden ne gibi iktibaslarda (alıntılarda) bulunduğunu göstermiştir. Bilhassa askerî teşkilât, harp âletleri ve tekniği gibi hususlarda fâikiyetleri (üstünlükleri), kendilerine düşman kavîmlerin kronikçileri (tarihçileri) tarafından bile itiraf edilmiş bazı göçebe Türk zümrelerinin, bu fâtih ve istilâcı atlı göçebelerin, dahili teşkilât yâni idarî ve siyasî müesseseler bakımından da ileri bir derecede olmaları gayet tabiîdir. Biraz aşağıda, hukuk tarihi bakımından bunun ehemmiyetini tebarüz ettireceğiz. Yalnız burada müphem (belirsiz) bir meseleyi aydınlatmak istiyoruz: Türlü isimler altındaki Türk şubeleri tarafından yapılmış istilâ hareketlerini hikâye eden Avrupa kronikçileri (tarihçileri), onların hayat tarzlarını ve kültür seviyelerini, realiteye (gerçeğe) tamamıyla aykırı olarak, çok geri bir şekilde göstermeye çalışmışlar, hattâ bu sebeple çok defa kendi kendileriyle tenakuza (çelişkiye) düşmüşlerdir. Aynı hâli, Türklere muhasım (hasım) Çin annalcilerinde aynen gördüğümüz gibi, Cengiz istilâsından bahseden muasır (aynı devir) İslâm ve Hristiyan kaynaklarında da müşâhede etmekteyiz. Balkanlardaki maddî, manevî büyük kültürel tesirleri ciddî Balkan âlimleri tarafından açıkça itiraf edilen Osmanlı İmparatorluğunu, hiçbir iz bırakmadan geçen bir göçebe seli gibi tasvir eden birtakım muasır (aynı devir) tarihçileri de gördükten sonra, mağlup kavimlere mensup ortazaman kronikçilerinin (tarihçilerinin) Türkler hakkındaki ifâdelerini nasıl büyük bir ihtiyatla kullanmak lâzım geldiğini daha iyi anlayabiliriz.”(2)

“(…)Daha eski zamanlardan beri teşkilâtçılıkla ve devlet kuruculukla tanınmış olan Türklerin vücuda getirdikleri bu devletlerin hukukî müesseseleri birbiriyle mukayese edilince, aralarında birçok benzeyişler, hattâ ayniyetler olduğu derhâl görülüyor: (…)Bundan asırlarca sonra birtakım Müslüman Türk devletlerinin -İslâm hukuk kültürü çerçevesindeki- mümâsil (benzer) müesseselerinde de aynı hukukî telâkkilerin ve şekillerin, aynı idarî an'anelerin, aynı unvanların yaşadığını görürüz. Küçük; fakat çok dikkate lâyık bir iki misâl ile bunu göz önüne koyalım:

Hiyung-Nu (Hun Türkleri) teşkilâtında on ikisi sağ on ikisi sol olmak üzere yirmi dört büyük memuriyet vardı; memuriyetlerin böyle sağ ve sol diye ikiye ayrılışını Tu-kiie’lerde (Türklerde) gördüğümüz gibi, sonradan meselâ Oğuzların İçtimaî teşkilâtında, Moğollarda, Hârizmşâhlarda, Memlüklerde, Ak-Koyunlularda, Safevîlerde de görüyoruz. Macar âlimi Andrá Alföldi, Çin serhadlerinin Cenubî Rusya bozkırlarına kadar muhtelif sahalarda kurulmuş muhtelif Türk devletlerinde mevcudiyetini iddia ettiği Çifte Hükümdar müessesesini de bununla alâkalı bulmaktadır. Onun İslâmiyet'ten evvel birçok Türk devletlerinde varlığını gösterdiği bu hukukî telâkkinin devamını, daha asırlarca sonra, Müslüman Türk devletlerinde de takip etmek kabildir. Yine eski Türklerdeki hâkimiyet telâkkisiyle bağlı bir âdeti, ‘hükümdarı bir kilim üzerinde yukarı kaldırarak cülusunu ilân etmek’ şeklindeki merasimi, M.S. 532 de, o sırada Çin'de hükümran olan ve Türklüklerinden hiç şüphe edilmeyen Toba sülâlesinde gördüğümüz gibi, V.-VII. asırlarda Cenubî Moğolistan'ın Tarbagatay mıntıkasındaki Türklerde ve bunlardan çok sonra Cengiz çocuklarında, Kerman Karahıtaylarında Özbeklerde ve daha sonra Kasım hanları ile Kazak-Kırgız hanlarının cülus merâsiminde görüyoruz. Bir rütbe veya memuriyet ifâde eden Türk unvanlarında da, aynı suretle, birbirinden çok uzak sahalarda teşekkül etmiş Türk devletlerinde asırlarca fasıla (ara) ile müşâhede etmek kabildir. XI. asırda Müslüman Karahanlılar devletinde, XII.-XIII. asırlarda da Hindistan Türk devletlerinde mevcut olan yugruş unvanını, Avarlarda da görüyoruz; demek oluyor ki bu unvan muhtelif Türk şubeleri arasında daha Avarların Cenub-ı Şarkî Avrupa'ya muhaceretlerinden (göçlerinden) evvel mevcuttu ve İslâmiyet'ten sonra da devam etti. Tu-kiielerde (Türklerde) ve Uygurlardaki bâzı protokol (teşrîfât) unvanlara Karahanlılar, Selçuklular, Artuklular, İlhanlılar gibi muahhar (sonraki) sülâlelerde tesadüf edilmesi de amme hukuku sahasında eski an'anelerin devamına bir delildir…”(3)

“Yukarı ortazamandaki Türk devletlerinden meselâ Tu-kiielerden (Türklerden) bahseden Çin an’aneleri, bunların kendilerine mahsus örf ve âdetleri ve kanunları olduğunu kaydederler. Yunan, Lâtin ve İslâm kaynaklarında da muhtelif Türk şubelerinden ve devletlerinden bahsedilirken bunu teyit eden kayıtlara ve gerek amme hukuku gerek husûsî hukuk bakımlarından mühim (önemli) malûmata (bilgiye) tesadüf olunur. Bütün bu dağınık malzeme, basit bir analist (inceleyici) göziyle değil, yukarıda da kısaca izahına çalıştığımız usûl ile tetkik edilince, Türk devletçiliğinin hukukî cephesini ve umûmî karakterlerini kavrayabilmek kabil olacaktır. Devlet kurmak, amme müesseseleri meydana getirmek demek olduğuna göre, büyük Türk imparatorluklarının kuvvetli teşkilât yâni sağlam hukukî müesseseler vücuda getirmiş olması pek tabiîdir. Yukarı ortazamanın en muntazam ve sağlam teşkilâta mâlik bir imparatorluğu olan Sâsânîlerin, komşuları olan Türk imparatorluklarını idarî ve askerî teşkilâtı hakkında büyük bir takdir besledikleri buna bir delil olarak zikredilebilir. Yirminci asırda Şarkî Türkistan kazılarında meydana çıkan malzeme arasındaki birtakım hukukî vesikalar, büyük bir kısmının hangi asırlara ait olduğu -çünkü içlerinde XIV. hattâ daha muahhar (sonraki) asırlara ait olanlar da vardır- taayyün (aşikâr) edememekle beraber, herhalde oldukça eski hukukî an’anelerin bakiyesi gibi de telâkki olunabilir. Kezâlik, Proto-Bulgarların yâni Türk Bulgarların parçalar halinde intikal eden bâzı kanunları, hukuk târihi bakımından da mühim bir vesika olan Kök-Türk kitabeleri, bütün bu mahdut ve nâdir bakiyyeler, yukarı ortazaman Türklerinin hukukî hayâtını ve bilhassa amme müesseselerini anlatmaya yarayan mühim vesikalardır. İşte bütün bu müesseselerin birbiriyle ve aşağı ortazamandaki mümasil (benzer) Türk müesseseleriyle mukayesesi, biraz evvel bâzı misâllerle gösterdiğimiz veçhile bunların herhangi bir taklit ve iktibas eseri olmaktan ziyâde Türklere has bir hukukî hayâtın mahsulleri olduğunu meydana koymaktadır…”(4)

Müslüman Türk Devletlerinde Amme Hukuku

“Daha yukarı ortazamanda kuvvetli amme müesseselerine mâlik olduklarını gördüğümüz Türkler, İslâmiyeti kabulden sonra Müslüman hukuku esasları üzerinde muhtelif devletler kurdular. Acaba bunların amme müesseseleri, umumiyetle iddia edildiği gibi, münhasıran islâm amme hukuku esasları üzerine mi dayanmaktadır? Diğer bir ifâde ile, bu Türk devletleri, kendilerinden evvelki veya muasırları olan İslâm devletlerinin mümasil (benzer) müesseselerini sâdece taklit ile mi iktifa etmişlerdir? Bu suâlin cevabını verebilmek için iptida (baştan), İslâm hukuki müesseselerinin ve bilhassa İslâm amme hukukunun mâhiyet ve inkişâfına (gelişmesine) târihî bakımdan sür'atli bir göz atmak zarurîdir.

Fıkıh denilen İslâm hukuku sistemi, menşeini dinden almakla beraber, İslâmiyeti yayıldığı ve yerleştiği yeni sahalardaki mahallî hukuk an'anelerinin de tesirleri altında muhitin içtimâî-iktisadî zaruretlerine tetâbuk ederek (uyarak) teşekkül etmiştir…”(5)

“(…)Eski Türk idare an'anelerinin tesirlerini, Sâmânîlerde ve bilhassa onların ordu teşkilâtında gömlekteyiz; lâkin bu da son hükümdarlar zamanında yâni orduda Türk unsurunun ehemmiyeti arttıktan sonra olmuştur. İslâm fütuhatından evvel asırlarca Kök-Türk hâkimiyeti altında kalan Mâverâü’n-Nehir’de, onların idârî an'anelerinden birtakım bakiyeler kalması tabiî olmakla beraber, Sâmânî teşkilâtında bu izlere pek tesadüf olunmuyor. Sâmânîlerin kısmen Tâhirî ve Saffârîler vâsıtasıyla ve kısmen de doğrudan doğruya Abbasî teşkilâtını iktibas ve taklit etmeleri bu hususta müessir (tesirli) olmuştur. Gaznelilere gelince, iptida (baştan) Sâmânîlere tâbi bir devlet olarak kurulmakla beraber, vaktiyle asırlarca Eftalit (Hun Türk) İmparatorluğunun hâkimiyeti altında kalmış kesif (sıkı) Türk unsurlarıyla meskûn sahaları da kendisine ilhak suretiyle inkişâf eden (gelişen) bu İmparatorlukta, Türk hükümet an’anelerinin te'sirlerini daha kuvvetli olarak görmek mümkündür. Gerçi, mutaassıp bir Sünnîlik siyâseti takip eden ve Bağdad sarayı ile çok samîmî münâsebetlerde bulunan bu devlet, amme müesseselerini Abbasî-Sâmânî modeline göre, tanzim etmekle beraber, ordu teşkilâtında, rütbe ve memuriyet adlarında, bilhassa Türk kabileleriyle olan hukukî münâsebetlerinde, Kök-Türk ve Eftalit (Hun Türkleri) hukukî an’anelerinden de müteessir olmuştur…”(6)

“Eski Türk hükümet an’anelerinin tesirini, en açık ve kuvvetli şekilde, Karahanlılar devletinin amme müesseselerinde görmek kabildir. İlk kuruluş safhaları hakkında târihi kaynakların hiçbir sarih (açık) malumat (bilgi) vermedikleri bu devlet, doğrudan doğruya Kök-Türk ve Uygur siyâsî ve idari an'anelerini devam ettiren bir teşekküldür ki, muahharen (sonradan) hükümdarın ve tebasının İslâm dinini kabul etmeleri üzerine, yavaş yavaş amme müesseselerini de İslâm prensiplerine (umdelerine) uydurmaya ve bir İslâmî devlet mâhiyetini almaya çalışmıştır. Karahanlılar devletinin amme müesseselerine ait elimizde bulunan vesikalar, ancak XI. asrın son yarısına yâni bu devletin Mâverâü'n-Nehr'i zapt ettikten ve en şarkî sahalarına kadar kuvvetli bir İslâm tesiri altında kaldıktan sonraki devresine aittir. Fakat buna rağmen, amme hukukuna ait birtakım esasî prensiplerde (umdelerde), saray teşkilâtında, orduda ve idârede, vergilerde ve memuriyet isimlerinde, adlî mekanizmada, bazı hukukî sembollerde, hülâsa hukukî hayâtın bütün tezahürlerinde Kök-Türk ve Uygur devletlerinden kalmış hukukî müesseselerin -kısmen muahhar (sonraki) devirlerinde İslâm dini tesiri altında bazı tahavvüllere (değişmelere) uğramakla beraber- devam edip gittiğini görüyoruz... XI. asırda bu devletin -Tiyenşan dağlarının ötesindeki- şarkî kısımlarında bulunan iktisadî-kültürel büyük merkezlerinde İslâm dininin kuvvetle yerleşmiş olduğu, buralardaki medreselerin büyük faaliyetle İslâm kültürünü yaymaya çalıştığı malûmdur; fakat buna rağmen, kuvvetli köklere mâlik olan eski amme müesseselerinin hiç olmazsa büyük bir kısmının- yeni din tarafından birdenbire sökülüp atılamadığı ve onların ancak dâhilî bir tekâmül neticesinde yavaş yavaş İslâmî nazariyelerle telif edilebildiği göze çarpmaktadır. Karahanlıların Semerkand’ı payitaht (başşehir) edinen garp şubesinde, coğrafî şartların doğurduğu kültürel münâsebetler, İslâm hukukunun burada daha çabuk ve kuvvetli bir tesirini intâc etmiştir (göstermiştir); fakat Kâşgar ve Balasagun’daki şark şubesinde, bu İslâmî tesir, şüphesiz daha tedricî (yavaş) olmuştur ki, yine bunu da coğrafi şartların kültürel neticeleriyle izah edebiliriz…”(7)

“Maârif Türk müesseseleri târihinin en mühim devri, bu müesseselerin İslâm kültürü dairesindeki kavimler üzerinde bariz tesirler bırakması bakımından da, şüphesiz, Büyük Selçuklu imparatorluğu devridir. Karahanlılar, coğrafi mevkilerinin de tesiriyle, ortazaman Şark târihinde siyâsî bakımdan büyük bir rol oynayamadıkları gibi, Türk hükümet an'anelerini başka Müslüman kavimlere vermek hususunda da pek müessir (tesirli) olmamışlardır. Hâlbuki, Abbasî halifelerini maddî hâkimiyetleri altına aldıktan sonra, Mısır ve Suriye gibi Şiî Fâtimî halifelerinin nüfuz sahaları ve Şimalî Afrika müstesna olmak üzere, Yakın-Şark İslâm dünyâsının hegemonyasını (egemenliğini) ele geçirmiş olan Selçuklu İmparatorluğu, siyâsî tesiriyle mütenasip (uygun) olarak, hukukî kültür bakımından da geniş ve devamlı bir nüfuz icrasına muvaffak oldu. XI. asır sonlarında muntazam bir hükümet cihazına, idarî ve mâlî mütekemmil teşkilâta ve muntazam bir askerî kuvvete mâlik (sahip) olarak gördüğümüz bu büyük imparatorluğun hukukî enstitüsyonlarını (ilmî inceleme ve araştırmalarını), menşelerinden başlayarak muhtelif tekâmül (gelişme) safhalarında -yâni imparatorluğun merkezî nüfuzu mahvolduktan sonra ona vâris olan muhtelif devletlerde nasıl devam ettiklerini- takip edecek olursak, bunu oldukça açık olarak görebiliriz. Bu muğlâk (karışık), mes'eleler hakkında şimdiden kat’i hükümler kabil olmamakla beraber, Selçuklu müesseselerinin muhtelif hukukî menşelerden geldiği muhakkaktır: Gazneliler teşkilâtı vâsıtasıyla intikal eden Abbâsî-Sâmânî an'aneleri, Gazneliler ve Karahanlılardandan intikal eden Eftalit (Hun Türkleri), Kök-Türk ve Uygur an'aneleri ve nihayet imparatorluğun asıl kurucusu olan Oğuzların kabile an'aneleri; işte bütün bu muhtelif hukukî unsurların birbiriyle karışmasıdır ki, Selçuklu müesseseleri dediğimiz complexusı (karmaşıklığı) vücûda getirmiştir. Bu müesseselerden herhangi birinin menşeinde nasıl bir unsurun daha hâkim bulunduğu ve muahhar (sonraki) tekâmül (gelişme) safhalarında -şu veya bu şartlar altında- daha başka ne gibi unsurların müessir (tesir) olduğu, ancak uzun tahlil ve mukayeseler neticesinde tespit olunabilir; fakat şimdiden söyliyebiliriz ki, Selçuklu İmparatorluğu'nun ilk devirlerinde Türk husûsiyetleri pek barizdir: Hâkimiyet telâkkisinde ve sembollerinde, hükümdarlar tarafından verilmesi mûtad umûmî ziyafetler gibi dinî menşeden gelip hukukî bir mâhiyet almış bâzı âdetlerde, rütbe ve memuriyet isîmlerinde, askerî teşkilâtta Karahanlılarda gördüğümüz hükümet an’aneleriyle, sembol mâhiyette Oğuz an’aneleri çok açık görünür: Yabgu, inal, inanç, kutlug, tekin, subaşı gibi eski Türk unvanları, gerek bunlarda gerek Selçuklu an’anesini devam ettiren muahhar (soraki) Türk devletlerinde dâima mevcuttur…”(8)

“Selçuklu İmparatorluğunun muhtelif şubelerinde, onlara vâris olan Atabeylerde, Hârizmşâhlar împaratorluğu'nda, Eyyûbîlerde, Mısır-Suriye Memlûk İmparatorluğunda, Artuklular, Danişmendliler ve Anadolu Selçuklularında, hattâ XII. asrın ikinci yansında, Bağdad'taki Abbasî devleti teşkilâtında, Büyük Selçuklulardaki amme müesseselerinin devamını görmemek imkânsızdır. Hiçbir zaman Selçuklu hâkimiyeti altında kalmayan Hindistan Türk devletlerinde, Selçuklulardan bilvasıta intikal eden hukukî tesirler bulunduğu gibi, Şimalî Afrika İslâm devletlerinde de Selçuklulardan yine bilvasıta intikal etmiş- meselâ növbet çalınması, hükümdarların başlarında tutulan şemsiye gibi- hâkimiyet sembollerine tesadüf olunmaktadır. Bütün bu izahlardan anlıyoruz ki, geniş ve kuvvetli nüfuzu muahhar (sonraki) asırlardaki siyâsî teşekküller üzerinde de devam eden Selçuklu müesseselerinde Türk amme hukukunun hissesi büyüktür… Gerçi Melikşah’tan itibaren Selçuklu hükümdarlarının meselâ Tuğrul ve Alp Arslan zamanlarındaki gibi eski Oğuz âdetlerine öyle çok riayetkâr olmadıklarını, askerî ve siyasî kudreti şahsında temsil eden Türk şefinden ziyâde Şark saraylarının karışık ve debdebeli saray protokolları (merasim-teşrifâtları) içinde kaybolmuş Sasânî-Bizans tipinde bir İslâm imparatoru mâhiyeti aldıklarını ve bununla hem-âhenk olarak amme müesseselerinin de tedricen (yavaş yavaş) daha İslâmî bir renk altında kaldığını görüyoruz. Fakat bütün bu değişmelere rağmen, gerek Selçuklu imparatorluğunda, gerek vârislerinde, yukarıda bahsettiğimiz Türk hukukî an'aneleri dâima mevcudiyetini göstermiş, hattâ Gürcüler, Ermeniler, Bizanslılar gibi komşu veya tâbi devletlerin müesseseleri üzerinde bile az çok tesir etmekten geri kalmamıştır. Selçuklu müesseselerinde, ilk bakışta İslâmî yahut İranî bir menşe’den gelmiş zannolunan birçok şeylerin, eski Türk dinî-hukukî telâkkilerine bağlı olduğu, sıkı bir tahlil ve mukayese neticesinde meydana çıkıyor.

Bütün Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi Selçuklu İmparatorluğunda da devletin mevzuat faaliyeti daha ziyâde amme hukuku sahasında tecelli etmektedir. Medeni hukuk sahasında, hükümetin nasbettiği (tâyin ettiği) Sünnî mezhebindeki kadıların şeriat ahkâmına göre verdikleri hükümler muteber idi. Maamafih Melikşah, şüphesiz Nizâmül-Mülk'ün teşvikiyle, büyük hukukçulardan mürekkep bir heyet topladı ve medenî hukuka ait -o asırda büyük ihtilâfları mucip olan- birtakım meseleler hakkında sarih ve kat’î hükümleri ihtiva eden bir Mecelle vücuda getirerek bütün imparatorluk memleketlerinde tatbikini emretti. İmparatorluğun büyük kültür merkezlerinde kurulan medreseler, dinî (esâslara uygun hükümleri tespit ve tesis) etmek için hükümetin muhtaç olduğu unsurları hazırlıyordu… Selçuklu devletlerinde ve ona vâris olan sair İslâm devletlerindeki mümasil (benzer) müesseselere benzeterek Dîvânü'l-Mezâlim diye izah etmek istediği bu mahkeme, Celâleddin’in ordusunda vazife görmekte idi. Maamafih (bununla beraber), devlet merkezinde ve hattâ büyük askerî merkezlerde bu cins müesseselerin mevcudiyeti kolayca tahmin edilebilir. Bu mahkemelerin örf ve âdete ve devletin örfî kanunlarına göre hüküm verdiği de pek tabiîdir. XIII. asırdan başlayarak muhtelif Türk devletlerinde gördüğümüz ordu kadılığı, her hâlde bu eski müessesenin İslâmî bir renk almış devamından başka bir şey olmamalıdır. Bağdad’a ilk girdiği zaman, İslâm hukukçularının kurdukları nazarî amme hukuku sistemine tamamıyla mugayir ve devlet menfaatine uygun bir hatt-ı hareket (hareket hattı) takibinden çekinmeyen Tuğrul Bey'den başlayarak, amme hukuku sahasında, Selçuklu hükümdarlarının serbest bir kanun koyma fâaliyeti gösterdikleri kat'iyetle söylenebilir. Selçuklulardan sonra, İslâm dinine en fazla riayetkâr sayılan Türk hükümdarları bile, bu sahada devlet otoritesini her şeyin fevkinde (üstünde) tutmuşlardır. Türk emirlerinde hemen umumiyetle görülen bu devletçilik temayülünün muasırları olan birtakım din âlimleri ve o zihniyette bazı tarihçiler tarafından şiddetle tenkid edildiğini gömlekteyiz. Selçuklu idare an'anelerini devam ettiren Türk devletlerinde bu müesseselerden her birinin -muhtelif âmiller tesiriyle- mâruz kaldığı değişiklikleri, mahalli ve yabancı tesirlerin derecesini, hülâsa, içtimaî ve iktisadî zaruretler neticesindeki dâhilî tekâmüllerini burada en kısa şekilde izaha imkân yoktur. Yalnız, Selçuklu devresinde gördüğümüz bu umumî karakterlerin, vârislerin hukukî hayâtında da mevcut olduğunu söyleyebiliriz…”(9)

“Ortazaman Türk müesseseleri tarihinin son safhasını Osmanlı devri teşkil eder… Anadolu Selçuklu saltanatının idâri an’anelerine vâris olarak İlhanlılar ve Memlükler İmparatorlukları müesseselerinin de tesirleri altında çok muntazam bir hükümet makinesi vücûda getiren bu Türk İmparatorluğu, XV. asırda Avrupa’nın ilk mutlakiyetçi devlet (idare şeklinin -devlete ait kudretin- bir hükümdarın şahsında toplanması esasına dayanan devlet) tipini ortaya koymuş ve yeni zaman tarihinin siyâsi tekâmül bakımından bir farikasını (alâmetini) teşkil eden bu rejimin (idarenin) Avrupa'da ilk örneği olmuştur. Son zamanlarda bazı Avrupa mektep kitaplarına kadar giren bu görüş tarzı, mutlakiyetçi devlet rejiminin (idaresinin) ilk örneğini, Paleologlar (Fatih’in İstanbul’u alması ile sona eren Bizans Hanedanlığı) devrinde tamamıyla feodal (derebeylik) bir mahiyet almış ve merkeziyetçiliğini kaybetmiş XIV.-XV. asır Bizans İmparatorluğunda aramaktan elbette daha mantıkîdir ve tarihî realiteye uygundur.

Ortazaman Türklerinin bu suretle yeni zaman Avrupa'sına mutlakiyetçi devlet rejiminin (idaresinin) ilk örneğini vermeleri, Türklerde amme hukukunun ve siyâsî kültürün süratli inkişâfını göstermek itibariyle çok bariz bir üstünlük ifâde eder…”(10)

Gâzî’ler ve Alp’lar

“Âşık Paşazâde’nin Gâzîyân-ı Rûm, başka menbaların, Alplar, Alp-erenler gibi ünvanlar altında zikrettikleri bu zümre, yalnız Anadolu Selçuklu imparatorluğunun çökmesi devrinde değil, daha ilk Anadolu fütuhatı (fetihleri) esnasında mevcut bir içtimâî teşekküldü. Gerçi daha İslâmiyet’ten evvelki Türklerde ‘kahraman, cengâver’ mânasına bir lâkab olan ve prenslere (şehzâdelere) de verilen Alp unvanı, İslâmiyet’ten sonra da –Müslüman Türk devletlerinin resmî ünvanlarında bile- devam etmişti; fakat Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra, bâzen onunla beraber, bâzen de yalnız başına dinî mahiyetteki Gâzî lâkabı kullanılmağa başlamıştır. Din mücâhitlerine verilen bu şerefli lâkabın, Anadolu’da Dânişmendîler sülâlesinde ve daha sonra birtakım uç beylikleri hükümdarlarında bir unvan olarak kullanıldığı görülüyor. İslâm devletleri ümerasına (ileri gelen devlet adamlarına) mahsus türlü türlü lâkablar taşıyan Anadolu Selçuk ricâli (erkânı) arasında nâdiren ve Uç beylikleri ümerâsında (emirlerinde) daha çok olarak Alp ünvanının isti’mâline (kullanılmasına) rast geliniyor.

Tarihî menbalarda (kaynaklardan) bâzen umumî olarak bütün Müslüman ordusu efradını ifade için kullanılan gâzî’ler ta’biri, umumiyetle daha dar ve daha husûsî bir mâna ifade eder; yâni onunla ordudaki veya büyük şehirlerdeki muayyen (belirli) bir zümre kasdolunur: Anadolu Selçukîleri’nin, Dânişmendîler’in,daha evvel Büyük Selçukîler’in ordularında bu Gâzîler Zümresi mevcut olduğu gibi, daha evvel yâni Saman Oğulları zamanında da Horasan ve Mâverâü'n-Nehir sahalarında da bu gâzîlerin bulunduğunu biliyoruz…(11)

“İslâm Tasavvuf tarihinde ‘Horasan Melâmetiyesi’ diya ma’ruf olan mühim zümre, Horasandaki Ayyârlar teşkilâtiyle bâzı noktalardan alâkadar olduğu cihetle, mürüvvet, fütüvvet, ilh… bir takım tasavvufî tâbirler, her iki zümrenin ıstılahlarında (terim ve kavramlarında) da -ifâde ettikleri mânalar biraz farklı olmakla beraber- mevcud idi; sınaî ve ticarî büyük İslâm merkezlerinde muhtelif mesleklere göre teşkilâtlar teşekkül ettiği zaman, gerek tasavvuf zümreleriyle, gerek bu Ayyârlar ve emsalî zümrelerle râbıtaları (irtibatları) olan bu teşkilâtların ıstılahlarına (kavramlarına) da bu gibi kelimeler girmiş, hatta bunlara mahsus ahlâk prensiplerinin (umdelerinin) teşekkül ve inkişâfında (gelişmesinde) da aynı te’sirler az çok kendini göstermiştir…”(12)

“Anadolu’da XIII ve XIV’üncü asırlarda Gâzî ünvanına daha ziyade Uç beylerinin isimlerinde tesadüf edilmekte ve ne Orta Anadolu şehirlerinde, uçlarda bu isim altında bir teşkilâttan bahsolunmamaktadır. XV-XVI’ncı asır Osmanlı menbalarında -meselâ Âşıkpaşazâde’deki Gâzîyân-ı Rûm tâbiri gibi- tesadüf edilen bu isim yerine, daha ziyade Alp tâbirine rast gelinmektedir. İlk Osmanlı menbaları Osman Gâzî maiyetindeki kumandanlarının bir çoğunun ismine Alp lâkabını ilâve ettikleri gibi, XIV’ncü asrın ilk yarısında yaşayan ma’ruf Türk şairi Âşık Paşa da Alp yahut -bu Türk an’anesinden gelen bu iftihar ünvanına sofiyâne bir renk de vermek için- Alp-eren olmak için dokuz şartın lüzumundan bahsediyor: ‘Kuvvetli yürek yâni şeceat, bâzu kuvveti, gayret, iyi bir at, husûsî bir libas (elbise), yay, iyi bir kılıç, süngü, uygun arkadaş’. Öyle anlaşılıyor ki bu devrelerde garbî Anadolu uçlarındaki Alplar teşkilâtı, yukarıdan beri bahsettiğimiz ve daha ziyade bir şehir teşkilâtı mahiyetinde olup İslâmî an’anelere dayanan Gâzîler teşkilâtından farklıdır; bilhassa eski Türk an’anelerine bağlıdır. Uç beyliklerinin asıl askerî teşkilâtını teşkil eden ve millî an’anelerini bozulmamış olan yarı göçebe Türkmen aşiretleri arasında bunun böyle olması pek tabiî idi; Uç beylerinin Gâzî lâkabını almaları ise, onların artık şehir hayatına geçmiş ve az çok medrese tesiri altına girmiş olmalarından dolayıdır...”(13)

Ahîler

“Âşıkpaşazâde’nin Anadolu’da ehemmiyetlerinden bahsettiği ikinci zümre Ahîyân-ı Rûm, yâni Anadolu Ahîleri’dir. İbn Battuta’nın müşahedeleri sayesinde XIV’ncü asırda bu teşekkülün Anadolu’da ne kadar yayılmış olduğu eskiden beri bilindiği için, Osmanlı devletinin kuruluşunda bunların rolleri mes’elesi epeyi zamandır dikkati celbetmiş (üzerine çekmiş) bulunuyor…

İbn Battuta, bilhassa Anadolu’nun belli başlı merkezlerinde, Antalya, Burdur, Gölhisar, Lâdik, Milas, Barcın, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri(ye), Sivas, Gümüş(hane), Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Gerede, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinob’da Ahîyat al-fityân ‘kardeş yiğitler’ adını verdiği bu zümrenin zaviyelerinden bahsetmekte ve Anadolu’da her Türkmen kasabasında, köyünde bunlara tesadüf edildiğini söylemektedir. Filhakîka (hakikatte), gerek toponimi (yer, çevre ve muhit) tetkîkatı (incelemeleri), gerek kitâbeler ve mezar kitâbeleri, sonra vakfiyeler ve resmî kayıtlar ve nihayet muhtelif tarihî menbalar, bu teşkilâtın Anadolu’nun her tarafına, hattâ Anadolu ile sıkı münasebeti olan Azerbaycan ve Kırım’ın sahil şehirlerine kadar yayıldığını gösteriyor…

Gerçi, Ahî teşkilâtı yalnız şehirlerde değil, köylerde, uçlarda da vardı. Hattâ bu suretle Alplar teşkilâtı ile de temas ederek ona da hülûl ettiği için, hem Ahî, hem Alp adını taşıyan, yâni her iki zümreye de birden mensup olan kimselere tesadüf ediyoruz: Tıpkı büyük merkezlerdeki esnaf birlikleri ile fütüvvet teşkilâtının müteâkiben birbirinin içine girmeleri gibi… Fütüvvet teşkilâtı en ziyade Anadolu’da kuvvetli idi: Büyük merasimde, yeni hükümdarın şehre gelmesi şenliklerinde olanlar husûsî mızıkaları, bayrakları, kostümleri ile ve mükemmel müsallâh (barışçı) olarak bulunurlardı…

İbn Battuta, bu fütüvvet teşkilâtının bekâr gençlerden mürekkep ve içlerinden seçilmiş Ahî lâkaplı bir reis etrafından idare edilen zümreler olduğunu söylüyor… Devlet idaresi inhilal ettiği, anarşi baş gösterdiği zamanlarda, yâni intikal devrelerinde, ellerindeki teşkilâta istinat eden Ahîler yâni fütüvvet reisleri şehirlerin idaresini ellerine alıyorlar ve eski idareden yeni idareye geçişin şehir için büyük bir sarsıntıya meydan vermemesine çalışıyorlardı…”(14)

 

TEFEKKÜR

Türk Milliyetçiliği; millî sesi irfânın,

Cihân Hâkimiyeti; millî aşkı vicdânın...

KAYNAKÇA

(1) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi; Yayımlayan Dr. Orhan F. Köprülü, “Ortazaman Türk Hukukî Müesseseleri İslâm Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk Hukuku Yok mudur?” Akçağ Yayınları: 737 Kaynak Eserler: 203, Başer Matbaası, 2. Baskı Ankara 2005, s.11.

(2) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 15, 16.

(3) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 16, 17.

(4) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s.18,19.

(5) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 20, 21.

(6) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 25.

(7) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 26, 27.

(8) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 27, 28.

(9) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 28, 29, 30, 31.

(10) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 34, 35.

(11) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, “Gâzîler ve Alplar”; Atatürk Külür, Dil ve Tarih Yüksek Kumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 4.Baskı, Ankara 1991; s. 84, 85.

(12) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 87.

(13) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 88.

(14) Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprulü, age. s. 89, 90, 91.

  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve imla kuralları ile
    yazılmamış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Ülkücü Medya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.